<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[ - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.utku618.com/</link>
		<description><![CDATA[ - http://www.utku618.com]]></description>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 02:55:33 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[azithromycin strep  and buy zithromax in canada]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-azithromycin-strep-and-buy-zithromax-in-canada.html</link>
			<pubDate>Sun, 20 May 2012 02:26:00 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-azithromycin-strep-and-buy-zithromax-in-canada.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font></a>  <font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font></a><br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;">antibiotic zithromax </span>,<span style="font-weight: bold;">zithromax vs levaquin </span>,<span style="font-weight: bold;">gonorrhea zithromax </span><br />
 <br />
<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font> <br />
 <br />
<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
<br />
<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font></a>  <font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font></a><br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;">antibiotic zithromax </span>,<span style="font-weight: bold;">zithromax vs levaquin </span>,<span style="font-weight: bold;">gonorrhea zithromax </span><br />
 <br />
<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font> <br />
 <br />
<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
<br />
<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İNSAN KENDİ KENDİNİ NİYE GIDIKLAYAMAZ]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-INSAN-KENDI-KENDINI-NIYE-GIDIKLAYAMAZ.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:51:48 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-INSAN-KENDI-KENDINI-NIYE-GIDIKLAYAMAZ.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
Bir Ezop masalıdır, karga açmış, yüzüne bakan yokmuş, güvercinler öyle mi her yerde ağırlanıyorlar her yerde yemleniyorlar, karganın canına tak demiş, yahu bunların benden farkı yok, ben de onlar gibi AK’lar sürünüp beyaz olurum, ben de onlar gibi gözlerime 28 Şubat sürmesi çekerim, ben de onlar gibi süzgün süzgün bakarım, ziyafet dolu kafeslere girerim, demiş...<br />
<br />
Karga AK’lar sürünmüş gözlerine gümüşi sürmeler çekmiş artık dünyada ne belalar olursa olsun ne gam, onlar gibi süzgün süzgün bakmaya başlayıp güvercinlerin arasına katılmış, oh yediğin önünde yemeğin arkanda, hatta güvercinler bu ‘kardeş’ hepimizden güzel en güzel o yiyor deyip başına sorguç bile takmışlar…<br />
<br />
Güvercin rengine girip benzemiş zenginlere, ama bir gün kendini unutup GAK demiş... Güvercinler GAK sesini duyunca uyanmış, senin gibi soysuzun ne işi var aramızda deyip kargayı gagalayıp kafesinden atmışlar...<br />
<br />
On binlerce yılın masallarını gerçek hikayeler gibi medyamızda izliyoruz, on yıl önce AK’lar sürünüp beslenmekten tavuk gibi irileşmiş yandaş güvercinlerin arasına katılanlar, bazen kendilerini unutup GAK dedikçe ‘uğursuz kargalar’ gibi kovuluyorlar...<br />
<br />
Masaldan girdik Zerdüş’ten çıkalım (Bugüne kadar çevrilen en mükemmel Zerdüşt çevirisi Ahmet Cemal’in Türkçesiyle): ‘…. Böyle inançlılara yüreğini bağlamamalıdır, kaçak ve korkak insan türünü tanıyan, böyle baharlara ve rengarenk çayırlara inanmamalıdır... Başka türlü olabilselerdi eğer, başka türlü de isterlerdi. Yarım-yarımlıklar, bütün diye ne varsa hepsini bozar.’<br />
<br />
 ‘Yaprakların solması... ne var ki bunda yakınacak... …Bırak onları dökülüp düşsünler, ey Zerdüşt ve yakınma... Üfle o yaprakların altına ey Zerdüşt, üfle ki, ne varsa solmuş, çok daha çabuk uzaklaşsın senden…’<br />
<br />
Ve biraz sonra Zerdüşt şöyle sesleniyor: ‘...kanıtlamak ona güç geliyor, asıl önemsediği ise kendisine inanılması…’<br />
<br />
Yandaş sürüsü ve onların arasına katılıp şimdi ayrılanlar da hiçbir şeyi ‘kanıtlayamadılar’ ama hepsi kendilerine inanmamızı istiyorlar...<br />
<br />
Daha şurada Ergenekon, Balyoz ve hepsinden daha derince gözünüzün içine soktuğumuz ODA TV davası var, daha geçen yıla kadar, bu tutukluların manşetlerle boynuna yılan gibi dolanan sizler değil miydiniz, bugün neden sustunuz, hadi kanıtlayın hadi belgeleyin...<br />
<br />
Ergenekon, Balyoz, ODA TV davalarını belgelemiş gibi nihayet bir hakim hükmüne güya varmışlar gibi şimdi 28 Şubat’a sarıldılar, güvercinler nihayet dişlerine göre belgeli kanıtlı bir ‘dava’ sonunda bulduklarını sanıyorlar...<br />
<br />
Dünden beri ağızlarının suyu akarak imrendikleri kapılarında çalışmak için bin takla attıkları sözüm ona medyanın ileri geri bütün isimlerini şimdi topa tutmuşlar, isim isim artık yataktan nasıl kalkmışlarsa ‘çarşaf’ listeler yayınlıyorlar...<br />
<br />
Gözdağı, tehdit, gestapoluk, fişlemecilik, gırla gidiyor, canları kiminle eğlenmek istiyorsa oyuncu işkenceciler gibi içeri attım atmadım kazığa oturtturdum oturtmadım gibi işkenceciliğin dahi bokunu çıkartıp hokkabaz-cellat türünün tarihimizde ilk öncüleri oldular...<br />
<br />
Medya derken akıllarına kim gelirse sayıyorlar, aklıma azgın hindilerle yapılan deneyler geldi, azgın hindiler her objeyi dişi gibi görüyormuş, bir yığın deney yapılmış, deneyde, bir sırığın başına dişi hindi başı geçirmişler, azgın hindi bu tahtadan at gibi hindi başlı tahtaya dahi atlamış... Sonra bilim adamları deneyi bir adım daha ileri taşımış, dişi hindi başını çok çirkin tanınmaz hale getirmişler, azgın hindi yine atlamış, sonra dişi hindi başını sopadan çıkartıp yerine domuz başı koymuşlar, azgın hindi yine atlamış...<br />
<br />
Sonuç, hindi azgınsa kurtuluş yok, atlayacak... Ancak unutmayalım, azgın hindilerin atlaması için bile hiç değilse dişiye benzer dişiyi andırır bir ‘obje’nin olması gerekiyor... Tabiat aleminde benzesin benzemesin andırsın andırmasın tahrik etsin etmesin göz çevresindeki her türlü çizgiye eşyaya şekle atlayan tek canlı türü, İNSAN’dır...<br />
<br />
Bu insan türünün İslamcı ve kendine ‘müslümanım’ diyenlerden çıkması hiç hayra alamet değildir... İşgal güçleriyle işbirliğine girip hemen her alanda para şirket iktidar kurum belediye imar hakimiyet kurdukları halde, keyfini çıkartamıyor, doyamıyorlar.<br />
<br />
Yemenin eğlenmenin dahi bir kültürünü oluşturamayacak sefamız olsun diyemeyecek kadar dünyaya uzaklar, sırtlanları iktidar yapsanız saraylarda ağırlasanız olacağı budur, bildikleri tek şey parçalamak, ısırmak, kemirmek...<br />
<br />
Akıllarına getirmek istemedikleri şu, kanıt, belge, hukuk ve tutukluların soruları...<br />
<br />
Ergenekon, Balyoz ve ODA TV davalarında sorulan soruların hiçbirine cevap vermeden şimdi 28 Şubat’a tekme tokat giriştiler, kuşkunuz olmasın bu 28 Şubat davası ‘dahi’ ellerinde kalacak, çünkü ‘sorulara cevap vermemek gibi Hitlervari bir alışkanlıkları’ var...<br />
<br />
Beş yılı aşkın süredir, Ergenekon, Balyoz ve ODA TV tutukluları SORULAR soruyor, bu sorulara hakimler ya da itibarsızlaştırma ortadan kaldırma eylemlerine katılan gazetecilerin cevap vermesi gerekiyor...<br />
<br />
Benim aptalların aptalı İslamcı kardeşlerim, sorulara cevap vermeden yolunuzda yürüyebileceğinizi mi sanıyorsunuz. Sorulara cevap vermiyorsanız yaptığınız şey tam anlamıyla ‘imha’dır, ‘yok etme’dir, yani soyunu sopunu sorgulamadan ‘ortadan kaldırma’dır...<br />
<br />
Yeni Türkiye hiçbir soruya cevap vermeyerek mi sessizliği ve huzuru sağlayacak? 2012’nin iletişim dünyasında sorulara cevap vermeden insanların kitlelerin dünyanın size inanabileceğini mi sanıyorsunuz?<br />
<br />
Ve henüz ‘GAK’ demediği için kümesten kovulmayan kendisini aklayıp sürmeleyen eski kargaları okuyorum dinliyorum, onlar da ‘sürüye’ katılmış... Oysa 28 Şubat’ta beni mahkemelik eden yazılarıma bir daha baktım, onların isimlerini de gördüm, Hasan Cemaller, Ergun Babahan’lar, Reha Muhtarlar...<br />
<br />
Muhteşem sonuçları olan bir fare deneyi vardır, bilim adamları, aynı yuvada bir arada yaşayan farelerin hep aynı anda ‘ürediklerini’ keşfetmiş ve ciddi bir soru sorup başka deneye girişmişler...<br />
<br />
Peki demişler kadınları da aynı oda içinde aylarca tutarsak aybaşları ayrı ayrı günlerde olan kadınlarda da ‘aybaşı’ tarihleri kesişir mi?<br />
<br />
Yüzlerce kadını aynı kovuşa koymuşlar, sonuç şaşırtıcı, aybaşları ayrı ayrı günlerde olan kadınların aybaşları aynı güne denk gelmeye başlamış...<br />
<br />
Bilim adamları buna kadın kokusu, salgı kokusu, bir yığın cevap bulmaya çalışıyor, gerçek şu: Nasıl ki ayrı ayrı mesleklerden ve ayrı ayrı iklimlerden hepimiz askere gidip talimlere başlıyoruz ve ilk yanaşık düzen eğitiminde hepimiz aynı anda hareket etmeyi öğreniyorsak… İşte insan bedeni de böyle, bir zaman sonra metabolizma sanki talim ettirilmiş gibi yanında birlikte yaşadığı insanların metabolizmasına ayak uyduruyor...<br />
<br />
Ezcümle kardeşlerim, bu kanlı işgal tutuklama sürecini, hukukmuş belgeymiş kanıtmış hak’mış diye okumak anlamak hepimiz için yanlış olur. Doğrusu, benim yaptığım gibi, böcekler fareler solucanların sıcağa soğuğa tehlikeye karşı ‘tepkilerini’ ölçen deneylerle anlayabiliriz.<br />
<br />
Çünkü karşımızda AKIL yok... Israrla konuşacak birini arıyorsun, karşımızda duyan işiten koklayan konuşan tartan değerlendiren İNSAN yok...<br />
<br />
Şimdi size ciddi bir soru, bir insan Einstein’ı yamyam gibi yese, sizce Einstein zekası taşır mı?<br />
<br />
Yamyamlar birbirlerini yedikleri için bir zeka transferi olmadığını söyleyebilirsiniz... Ancak diyelim yamyamların eline bir bilim adamı düştü, haşladılar yediler, bu bilim adamının aklı, haşlamanın suyuyla kanıyla yiyenlere geçer mi?<br />
<br />
Hayır... Ama hemen hayır demeyin... Bilim adamları bu tuhaf sorunun dahi cevabını aradı... Sıcağa soğuğa ışığa tepki vermeyi öğretilen solucanları deney masasına aldılar. Soğuğa sıcağa ışığa tepki vermeyi öğrenmiş (eğitilmiş) solucanların kuyruklarını kestiler ve başka solucanlara yedirdiler...<br />
<br />
Sonuç, hüsran... Eğitilmiş bir canlıyı yiyen diğer canlının zekasında hiçbir ilerleme sağlanamıyor...<br />
<br />
Günümüz modern toplumu tıpkı böyledir, TV’nunda sokağında alışveriş merkezlerinde, okullarında bir yığın sanatçı ürünü ‘eşyalar’ satılır, çiğnediğiniz sakızın ambalajını dahi tasarımlayan bir sanatçı vardır... Bir top’un bir vazonun, bir reçelin kıvamını tutturma, bir yoğurt markası oluşturmak, gömlek, araba… Hepsi ‘sanatçı’ eseridir, yani zeka ürünüdürler...<br />
<br />
Ve siz, durmaksızın bunları SOLUCANLAR FARELER gibi yiyorsunuz... Amerika ya da Suudlar size dolarlarını veriyor, siz de habire iliklerine kadar hüp hüp çekip KEMİRİYORSUNUZ…<br />
<br />
Bakıyorum ekrandan, gömlekleriniz gözlükleriniz mikrofonlarınız gazete kağıtlarınız hepsi başkaları tarafından üretilmiş… Hukuk, siyaset, ekonomi vs. bilimini inşa edenler eşyaya olaylara karşı sorular sordular, hayat dediğiniz şey artık sadece ‘sorular’ sorarak ilerler...<br />
<br />
Ama sizin sorularla işiniz yok, siz de lop lop yutuyorsunuz... Üretmek yok, değerlendirme eleştiri hiç yok, yaptığınız tek şey, içeri tıkmak ve tıksırıncaya kadar yemek...<br />
<br />
Tıpkı bir zamanlar Ertuğrul Özkök gibilerin Türkiye ekonomisi yüz elli milyar soyulsa da şarap tadıcılığını hiçbir şey olmamış gibi sürdürdüğü günlerin.... tıpkı aynısı…<br />
<br />
Onlar da yasak koydu onlar da imha etti onlar da yok saydı onlar da görmezden geldi ve bugün dünya aleme rezil oldular...<br />
<br />
Çünkü onların da tıpkı sizin gibi batıdan getirilmiş TV teknolojileri ve baskı için rotatifleri vardı... TV ve gazeteyle, üretmeden, sadece musluğun başını tutarak, ihaleler bankalar siyaset her şeye ‘hakim oldular’, tıpkı sizin gibi ezilen hakkı yenen avukatsızlara işsizlere sendikalara bir gramcık yer vermediler, ezenlere karşı bir tek soru sormadılar, tıpkı sizin gibi...<br />
<br />
Hadi bir bilmişlik de ben yapayım, şarap tadıcılığı diye bilinen bu şarap uzmanlığı mesleği tam bir yalan’dır, bu konuda da onlarca deney yapıldı, bu mesleğin sahtekarlığı çoktan kanıtlandı.<br />
<br />
Şöyle, dünyanın en iyi şarap uzmanlarının önüne en adi günlük şaraplar getirildi, bir farkla, markaları hileyle değiştirilip eski zaman tarihleri atılarak, hatta beyaz şarapla kırmızı şarabı içine boya atılıp değiştirildi ve Fransa’nın en ünlü şarap uzmanları tanıyamadı...<br />
<br />
Oysa yapmadıkları ne entelektüel numaralar ne kamuoyu liderliği ne kanaat önderlikleri kalmadı, şu en iyi romancıdır dediler, şu en iyi sinemacıdır dediler, şunlar en vatansever işadamlarıdır dediler, şunlar en iyi on yazardır dediler, bastılar palavrayı, sahte ünlüler fabrikası, sahte sanatçılar sahte işadamları sahte siyasetçiler cenneti kurdular...<br />
<br />
Bugün bakıyoruz, kim ayakta kaldı, ‘hak’ları ‘hukuk’u ‘insanlık’ı savunacak büyük yazarlar nerde büyük vatansever işadamları nerde büyük sanatçılar nerde?<br />
<br />
Hepsi şarap uzmanlarının keyfince dizayn edilmiş bir bomboş tenekeler.<br />
<br />
Gerçek şuydu, şarap uzmanlarının elinde büyük bir trompet vardı, sesi her evden duyuluyor en ücra kasabalara kadar gidiyordu...<br />
<br />
Hak, hukuk, belge, kanıt, soru, eleştiri, geçin bunları...<br />
<br />
Dün de bugün de kazanan hep BORAZAN oldu...<br />
<br />
Harbiden 28 Şubatları mı yargılıyorsunuz, elinize verilen BORAZANLAR’A BİR DAHA BAKIN... Kim üretmiş, kimler üflüyor? Dün kimin elindeydi bugün kimin?<br />
<br />
Ben o trompet sesini tanıyorum, Teksas Tommiks kitaplarından Afganistan’a Irak’a Libya’ya kadar sesi duyulan, bol yıldızlı hep aynı RANGER’in elinde...<br />
<br />
Yani, 28 Şubat dedikleri, yeni Amerikancılar eski Amerikancıları yargılıyor. Bunun halk arasındaki deyimini bilmeyen mi var: İTİ İTE KIRDIRMAK…<br />
<br />
Unutmayın, dünkü solucanların bugünkü kuyrukları sizlersiniz, 28 Şubat kabusları yaratanlar, 28 Şubat ‘aşağılamaları’yla altmışlı yıllarda icad olunmuş İslamcı ideolojinin eline hayatlarının en büyük şansını verdiler. Bu kabus ve aşağılanmaları İslamcılar kendilerine değil Müslüman halkımıza karşı yapılıyor diye büyük bir kara propagandayı çevirdi ve onlarca yıl ekranlardan sabahlara kadar kullandı.<br />
<br />
Yani bugün iktidar koltuğunu, 28 Şubatçılar’ın kabuslarına ve aşağılamalarına borçlusunuz...28 Şubatçılar’a şükredin ve dua edin, İslamcı ideolojinin eline büyük bir kara propaganda şansı verdiği için, ayrıca Ertuğurul Özkök gibilerine de yatıp kalkın dua edin, 28 Şubat’ın aşağılamalarına insanlık adına tek soru sormadıkları tam tersine görmezden gelip ‘yok saydıkları’ için...<br />
<br />
Öküz de değilsiniz hepiniz eşek gibi biliyorsunuz, İT’likten kurtulmanın tek yolu, altta kalanın, hakkı yenenin, kanıtsız hukuksuz içeri tıkılanın, sesi duyulmayanın, ırkı mezhebi dini ne olursa olsun yanında durmaktır, ama bunun için önce cemaat şeyh ilişkisine sonra İslamcı patronlarınıza birkaç soru sormanız gerekecek, ki bu küçücük insanlık ihtimali, henüz ufukta hiç görülmüyor...<br />
<br />
Nihat Genç<br />
<br />
Odatv.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
Bir Ezop masalıdır, karga açmış, yüzüne bakan yokmuş, güvercinler öyle mi her yerde ağırlanıyorlar her yerde yemleniyorlar, karganın canına tak demiş, yahu bunların benden farkı yok, ben de onlar gibi AK’lar sürünüp beyaz olurum, ben de onlar gibi gözlerime 28 Şubat sürmesi çekerim, ben de onlar gibi süzgün süzgün bakarım, ziyafet dolu kafeslere girerim, demiş...<br />
<br />
Karga AK’lar sürünmüş gözlerine gümüşi sürmeler çekmiş artık dünyada ne belalar olursa olsun ne gam, onlar gibi süzgün süzgün bakmaya başlayıp güvercinlerin arasına katılmış, oh yediğin önünde yemeğin arkanda, hatta güvercinler bu ‘kardeş’ hepimizden güzel en güzel o yiyor deyip başına sorguç bile takmışlar…<br />
<br />
Güvercin rengine girip benzemiş zenginlere, ama bir gün kendini unutup GAK demiş... Güvercinler GAK sesini duyunca uyanmış, senin gibi soysuzun ne işi var aramızda deyip kargayı gagalayıp kafesinden atmışlar...<br />
<br />
On binlerce yılın masallarını gerçek hikayeler gibi medyamızda izliyoruz, on yıl önce AK’lar sürünüp beslenmekten tavuk gibi irileşmiş yandaş güvercinlerin arasına katılanlar, bazen kendilerini unutup GAK dedikçe ‘uğursuz kargalar’ gibi kovuluyorlar...<br />
<br />
Masaldan girdik Zerdüş’ten çıkalım (Bugüne kadar çevrilen en mükemmel Zerdüşt çevirisi Ahmet Cemal’in Türkçesiyle): ‘…. Böyle inançlılara yüreğini bağlamamalıdır, kaçak ve korkak insan türünü tanıyan, böyle baharlara ve rengarenk çayırlara inanmamalıdır... Başka türlü olabilselerdi eğer, başka türlü de isterlerdi. Yarım-yarımlıklar, bütün diye ne varsa hepsini bozar.’<br />
<br />
 ‘Yaprakların solması... ne var ki bunda yakınacak... …Bırak onları dökülüp düşsünler, ey Zerdüşt ve yakınma... Üfle o yaprakların altına ey Zerdüşt, üfle ki, ne varsa solmuş, çok daha çabuk uzaklaşsın senden…’<br />
<br />
Ve biraz sonra Zerdüşt şöyle sesleniyor: ‘...kanıtlamak ona güç geliyor, asıl önemsediği ise kendisine inanılması…’<br />
<br />
Yandaş sürüsü ve onların arasına katılıp şimdi ayrılanlar da hiçbir şeyi ‘kanıtlayamadılar’ ama hepsi kendilerine inanmamızı istiyorlar...<br />
<br />
Daha şurada Ergenekon, Balyoz ve hepsinden daha derince gözünüzün içine soktuğumuz ODA TV davası var, daha geçen yıla kadar, bu tutukluların manşetlerle boynuna yılan gibi dolanan sizler değil miydiniz, bugün neden sustunuz, hadi kanıtlayın hadi belgeleyin...<br />
<br />
Ergenekon, Balyoz, ODA TV davalarını belgelemiş gibi nihayet bir hakim hükmüne güya varmışlar gibi şimdi 28 Şubat’a sarıldılar, güvercinler nihayet dişlerine göre belgeli kanıtlı bir ‘dava’ sonunda bulduklarını sanıyorlar...<br />
<br />
Dünden beri ağızlarının suyu akarak imrendikleri kapılarında çalışmak için bin takla attıkları sözüm ona medyanın ileri geri bütün isimlerini şimdi topa tutmuşlar, isim isim artık yataktan nasıl kalkmışlarsa ‘çarşaf’ listeler yayınlıyorlar...<br />
<br />
Gözdağı, tehdit, gestapoluk, fişlemecilik, gırla gidiyor, canları kiminle eğlenmek istiyorsa oyuncu işkenceciler gibi içeri attım atmadım kazığa oturtturdum oturtmadım gibi işkenceciliğin dahi bokunu çıkartıp hokkabaz-cellat türünün tarihimizde ilk öncüleri oldular...<br />
<br />
Medya derken akıllarına kim gelirse sayıyorlar, aklıma azgın hindilerle yapılan deneyler geldi, azgın hindiler her objeyi dişi gibi görüyormuş, bir yığın deney yapılmış, deneyde, bir sırığın başına dişi hindi başı geçirmişler, azgın hindi bu tahtadan at gibi hindi başlı tahtaya dahi atlamış... Sonra bilim adamları deneyi bir adım daha ileri taşımış, dişi hindi başını çok çirkin tanınmaz hale getirmişler, azgın hindi yine atlamış, sonra dişi hindi başını sopadan çıkartıp yerine domuz başı koymuşlar, azgın hindi yine atlamış...<br />
<br />
Sonuç, hindi azgınsa kurtuluş yok, atlayacak... Ancak unutmayalım, azgın hindilerin atlaması için bile hiç değilse dişiye benzer dişiyi andırır bir ‘obje’nin olması gerekiyor... Tabiat aleminde benzesin benzemesin andırsın andırmasın tahrik etsin etmesin göz çevresindeki her türlü çizgiye eşyaya şekle atlayan tek canlı türü, İNSAN’dır...<br />
<br />
Bu insan türünün İslamcı ve kendine ‘müslümanım’ diyenlerden çıkması hiç hayra alamet değildir... İşgal güçleriyle işbirliğine girip hemen her alanda para şirket iktidar kurum belediye imar hakimiyet kurdukları halde, keyfini çıkartamıyor, doyamıyorlar.<br />
<br />
Yemenin eğlenmenin dahi bir kültürünü oluşturamayacak sefamız olsun diyemeyecek kadar dünyaya uzaklar, sırtlanları iktidar yapsanız saraylarda ağırlasanız olacağı budur, bildikleri tek şey parçalamak, ısırmak, kemirmek...<br />
<br />
Akıllarına getirmek istemedikleri şu, kanıt, belge, hukuk ve tutukluların soruları...<br />
<br />
Ergenekon, Balyoz ve ODA TV davalarında sorulan soruların hiçbirine cevap vermeden şimdi 28 Şubat’a tekme tokat giriştiler, kuşkunuz olmasın bu 28 Şubat davası ‘dahi’ ellerinde kalacak, çünkü ‘sorulara cevap vermemek gibi Hitlervari bir alışkanlıkları’ var...<br />
<br />
Beş yılı aşkın süredir, Ergenekon, Balyoz ve ODA TV tutukluları SORULAR soruyor, bu sorulara hakimler ya da itibarsızlaştırma ortadan kaldırma eylemlerine katılan gazetecilerin cevap vermesi gerekiyor...<br />
<br />
Benim aptalların aptalı İslamcı kardeşlerim, sorulara cevap vermeden yolunuzda yürüyebileceğinizi mi sanıyorsunuz. Sorulara cevap vermiyorsanız yaptığınız şey tam anlamıyla ‘imha’dır, ‘yok etme’dir, yani soyunu sopunu sorgulamadan ‘ortadan kaldırma’dır...<br />
<br />
Yeni Türkiye hiçbir soruya cevap vermeyerek mi sessizliği ve huzuru sağlayacak? 2012’nin iletişim dünyasında sorulara cevap vermeden insanların kitlelerin dünyanın size inanabileceğini mi sanıyorsunuz?<br />
<br />
Ve henüz ‘GAK’ demediği için kümesten kovulmayan kendisini aklayıp sürmeleyen eski kargaları okuyorum dinliyorum, onlar da ‘sürüye’ katılmış... Oysa 28 Şubat’ta beni mahkemelik eden yazılarıma bir daha baktım, onların isimlerini de gördüm, Hasan Cemaller, Ergun Babahan’lar, Reha Muhtarlar...<br />
<br />
Muhteşem sonuçları olan bir fare deneyi vardır, bilim adamları, aynı yuvada bir arada yaşayan farelerin hep aynı anda ‘ürediklerini’ keşfetmiş ve ciddi bir soru sorup başka deneye girişmişler...<br />
<br />
Peki demişler kadınları da aynı oda içinde aylarca tutarsak aybaşları ayrı ayrı günlerde olan kadınlarda da ‘aybaşı’ tarihleri kesişir mi?<br />
<br />
Yüzlerce kadını aynı kovuşa koymuşlar, sonuç şaşırtıcı, aybaşları ayrı ayrı günlerde olan kadınların aybaşları aynı güne denk gelmeye başlamış...<br />
<br />
Bilim adamları buna kadın kokusu, salgı kokusu, bir yığın cevap bulmaya çalışıyor, gerçek şu: Nasıl ki ayrı ayrı mesleklerden ve ayrı ayrı iklimlerden hepimiz askere gidip talimlere başlıyoruz ve ilk yanaşık düzen eğitiminde hepimiz aynı anda hareket etmeyi öğreniyorsak… İşte insan bedeni de böyle, bir zaman sonra metabolizma sanki talim ettirilmiş gibi yanında birlikte yaşadığı insanların metabolizmasına ayak uyduruyor...<br />
<br />
Ezcümle kardeşlerim, bu kanlı işgal tutuklama sürecini, hukukmuş belgeymiş kanıtmış hak’mış diye okumak anlamak hepimiz için yanlış olur. Doğrusu, benim yaptığım gibi, böcekler fareler solucanların sıcağa soğuğa tehlikeye karşı ‘tepkilerini’ ölçen deneylerle anlayabiliriz.<br />
<br />
Çünkü karşımızda AKIL yok... Israrla konuşacak birini arıyorsun, karşımızda duyan işiten koklayan konuşan tartan değerlendiren İNSAN yok...<br />
<br />
Şimdi size ciddi bir soru, bir insan Einstein’ı yamyam gibi yese, sizce Einstein zekası taşır mı?<br />
<br />
Yamyamlar birbirlerini yedikleri için bir zeka transferi olmadığını söyleyebilirsiniz... Ancak diyelim yamyamların eline bir bilim adamı düştü, haşladılar yediler, bu bilim adamının aklı, haşlamanın suyuyla kanıyla yiyenlere geçer mi?<br />
<br />
Hayır... Ama hemen hayır demeyin... Bilim adamları bu tuhaf sorunun dahi cevabını aradı... Sıcağa soğuğa ışığa tepki vermeyi öğretilen solucanları deney masasına aldılar. Soğuğa sıcağa ışığa tepki vermeyi öğrenmiş (eğitilmiş) solucanların kuyruklarını kestiler ve başka solucanlara yedirdiler...<br />
<br />
Sonuç, hüsran... Eğitilmiş bir canlıyı yiyen diğer canlının zekasında hiçbir ilerleme sağlanamıyor...<br />
<br />
Günümüz modern toplumu tıpkı böyledir, TV’nunda sokağında alışveriş merkezlerinde, okullarında bir yığın sanatçı ürünü ‘eşyalar’ satılır, çiğnediğiniz sakızın ambalajını dahi tasarımlayan bir sanatçı vardır... Bir top’un bir vazonun, bir reçelin kıvamını tutturma, bir yoğurt markası oluşturmak, gömlek, araba… Hepsi ‘sanatçı’ eseridir, yani zeka ürünüdürler...<br />
<br />
Ve siz, durmaksızın bunları SOLUCANLAR FARELER gibi yiyorsunuz... Amerika ya da Suudlar size dolarlarını veriyor, siz de habire iliklerine kadar hüp hüp çekip KEMİRİYORSUNUZ…<br />
<br />
Bakıyorum ekrandan, gömlekleriniz gözlükleriniz mikrofonlarınız gazete kağıtlarınız hepsi başkaları tarafından üretilmiş… Hukuk, siyaset, ekonomi vs. bilimini inşa edenler eşyaya olaylara karşı sorular sordular, hayat dediğiniz şey artık sadece ‘sorular’ sorarak ilerler...<br />
<br />
Ama sizin sorularla işiniz yok, siz de lop lop yutuyorsunuz... Üretmek yok, değerlendirme eleştiri hiç yok, yaptığınız tek şey, içeri tıkmak ve tıksırıncaya kadar yemek...<br />
<br />
Tıpkı bir zamanlar Ertuğrul Özkök gibilerin Türkiye ekonomisi yüz elli milyar soyulsa da şarap tadıcılığını hiçbir şey olmamış gibi sürdürdüğü günlerin.... tıpkı aynısı…<br />
<br />
Onlar da yasak koydu onlar da imha etti onlar da yok saydı onlar da görmezden geldi ve bugün dünya aleme rezil oldular...<br />
<br />
Çünkü onların da tıpkı sizin gibi batıdan getirilmiş TV teknolojileri ve baskı için rotatifleri vardı... TV ve gazeteyle, üretmeden, sadece musluğun başını tutarak, ihaleler bankalar siyaset her şeye ‘hakim oldular’, tıpkı sizin gibi ezilen hakkı yenen avukatsızlara işsizlere sendikalara bir gramcık yer vermediler, ezenlere karşı bir tek soru sormadılar, tıpkı sizin gibi...<br />
<br />
Hadi bir bilmişlik de ben yapayım, şarap tadıcılığı diye bilinen bu şarap uzmanlığı mesleği tam bir yalan’dır, bu konuda da onlarca deney yapıldı, bu mesleğin sahtekarlığı çoktan kanıtlandı.<br />
<br />
Şöyle, dünyanın en iyi şarap uzmanlarının önüne en adi günlük şaraplar getirildi, bir farkla, markaları hileyle değiştirilip eski zaman tarihleri atılarak, hatta beyaz şarapla kırmızı şarabı içine boya atılıp değiştirildi ve Fransa’nın en ünlü şarap uzmanları tanıyamadı...<br />
<br />
Oysa yapmadıkları ne entelektüel numaralar ne kamuoyu liderliği ne kanaat önderlikleri kalmadı, şu en iyi romancıdır dediler, şu en iyi sinemacıdır dediler, şunlar en vatansever işadamlarıdır dediler, şunlar en iyi on yazardır dediler, bastılar palavrayı, sahte ünlüler fabrikası, sahte sanatçılar sahte işadamları sahte siyasetçiler cenneti kurdular...<br />
<br />
Bugün bakıyoruz, kim ayakta kaldı, ‘hak’ları ‘hukuk’u ‘insanlık’ı savunacak büyük yazarlar nerde büyük vatansever işadamları nerde büyük sanatçılar nerde?<br />
<br />
Hepsi şarap uzmanlarının keyfince dizayn edilmiş bir bomboş tenekeler.<br />
<br />
Gerçek şuydu, şarap uzmanlarının elinde büyük bir trompet vardı, sesi her evden duyuluyor en ücra kasabalara kadar gidiyordu...<br />
<br />
Hak, hukuk, belge, kanıt, soru, eleştiri, geçin bunları...<br />
<br />
Dün de bugün de kazanan hep BORAZAN oldu...<br />
<br />
Harbiden 28 Şubatları mı yargılıyorsunuz, elinize verilen BORAZANLAR’A BİR DAHA BAKIN... Kim üretmiş, kimler üflüyor? Dün kimin elindeydi bugün kimin?<br />
<br />
Ben o trompet sesini tanıyorum, Teksas Tommiks kitaplarından Afganistan’a Irak’a Libya’ya kadar sesi duyulan, bol yıldızlı hep aynı RANGER’in elinde...<br />
<br />
Yani, 28 Şubat dedikleri, yeni Amerikancılar eski Amerikancıları yargılıyor. Bunun halk arasındaki deyimini bilmeyen mi var: İTİ İTE KIRDIRMAK…<br />
<br />
Unutmayın, dünkü solucanların bugünkü kuyrukları sizlersiniz, 28 Şubat kabusları yaratanlar, 28 Şubat ‘aşağılamaları’yla altmışlı yıllarda icad olunmuş İslamcı ideolojinin eline hayatlarının en büyük şansını verdiler. Bu kabus ve aşağılanmaları İslamcılar kendilerine değil Müslüman halkımıza karşı yapılıyor diye büyük bir kara propagandayı çevirdi ve onlarca yıl ekranlardan sabahlara kadar kullandı.<br />
<br />
Yani bugün iktidar koltuğunu, 28 Şubatçılar’ın kabuslarına ve aşağılamalarına borçlusunuz...28 Şubatçılar’a şükredin ve dua edin, İslamcı ideolojinin eline büyük bir kara propaganda şansı verdiği için, ayrıca Ertuğurul Özkök gibilerine de yatıp kalkın dua edin, 28 Şubat’ın aşağılamalarına insanlık adına tek soru sormadıkları tam tersine görmezden gelip ‘yok saydıkları’ için...<br />
<br />
Öküz de değilsiniz hepiniz eşek gibi biliyorsunuz, İT’likten kurtulmanın tek yolu, altta kalanın, hakkı yenenin, kanıtsız hukuksuz içeri tıkılanın, sesi duyulmayanın, ırkı mezhebi dini ne olursa olsun yanında durmaktır, ama bunun için önce cemaat şeyh ilişkisine sonra İslamcı patronlarınıza birkaç soru sormanız gerekecek, ki bu küçücük insanlık ihtimali, henüz ufukta hiç görülmüyor...<br />
<br />
Nihat Genç<br />
<br />
Odatv.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NİHAT GENÇ: SONU MUTLU BİTEN TÜRK FİLMLERİNE NE OLDU]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-NIHAT-GENC-SONU-MUTLU-BITEN-TURK-FILMLERINE-NE-OLDU.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:49:42 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-NIHAT-GENC-SONU-MUTLU-BITEN-TURK-FILMLERINE-NE-OLDU.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
02.05.2012 <br />
Söz oyunlarıyla insanların beynini eğlendiremeyenlerin eylemeyenlerin modern toplumda yaşamak için hiç şansları yok, ister tiyatroları mizahı sanatı özelleştirin ister fonlayın, sorun şudur, sağcı solcu liberal İslamcı ne olursa olsun üniversite eğitiminden geçmiş milyonlarca insanın beyni Etopya gibi aç, hepsi her gün meşguliyet, oyun, eğlence, drama, kurgu, sohbet vs. istiyor…<br />
<br />
İşbirliği, tezgah ve cemaat mürit ilişkisi dışında birebir konuşma’dan habersiz insanlar, toplumların en temel değer ve kurumlarıyla siyaset yapmaya çalışırken işte bu yüzden aleme rezil oluyor, yazık, kazık gibi dünya dışı kalıyorlar.<br />
<br />
Tarihin en soylu en eski insan iştahı bir arkadaş bir dostla kendinle ve çevrenle konuşmayı muhabbeti başarabilmektir.<br />
<br />
Arkadaşlarımızla konuşma beynin bisikletle bahçede bir tur atması gibidir, toplumla dünyayla konuşmak alemleri bir tur atması gibi. Herkese efendi herkese ağbi diyenlerin beyinleri çakılıdır. Zifir katran zamkıyla kaskatı olmuş insanlar serbest konuşmaları, dalga geçmeleri, dünyayla, çağıyla, toplumuyla, tabiatla, sonsuzlukla, yazarların konuşma metinlerini ne bilsin?<br />
<br />
Tarihte üretilmiş bütün metinler bir konuşma’dır, insanın kendiyle ya da başkalarıyla. Sorun, kendiyle ya da başkasıyla konuşan insanların güçlü ifadelerle cezp etme yeteneği olmalı ve bu yeteneği coşturan da ahlaki cesurluğu. İnsan evladı için en hüzünlü şey ahlak sorunudur, çünkü sapkınlıklarını hatalarını yanlışlarını itirafla deşifreyle kendini toplumun ortasına bin rezillik bin dışlanma riskleriyle atıverir, bilemezler, her ruh, genç kalmak için anlatmak anlatmak anlatmak zorundadır. <br />
<br />
Siyasi iktidarın nimetleriyle yalama yutma tıkınma talan etmek dışında hiçbir şey üretemeyen insanların soyulmamış soğan hallerini izliyoruz, tarihin bugününü anlatmak için bir enstalasyon sergisiyle ekranlardan kopyalayıp kataloglayın bu Yozgat Akdağmadeni cücüklerini.<br />
<br />
Çalıştıkları devlet daireleri ya da gazete idarehanelerinde haklarında en çok dile getirilen ‘laflama’ dediğimiz ‘oturma kalkma kültürü’ dediğimiz sosyal kültürden zırnık nasiplerini almamış olmaları; üstlerine oturdukları döner sandalyeler tabureler iskemleler daha canlı, daha atak.<br />
<br />
Argoda, ‘kalas’ ‘öküz’ diye tabir edilen bu tiplere, bir daha bakın suratlarına, böcek ısırıp şişmiş ayak parmağına benziyorlar, ‘dolama’ diye tabir edilen irin işlemiş tırnak arası gibi suratları. Lacivert içine gömülmüş parlak yeşil takım elbiselerine bir daha bakın, işletme ruhsatı sökülüp mühürlenmiş eski kapıların paslanmış kilitleri gibi.<br />
<br />
Tiyatro, sanat, mizah dediğimiz alanlarda çırak dahi olamazlar ama uygarlıkların en üstün sanat biçimleri karşısında baltalar keserlerle vahşi çığlıklar atıyorlar. Sanat’ın sokaklarını  kapatarak ağızları köpürerek ‘zafer üstüne zafer’ çığlıkları atıyorlar. Hangi halk köpeklikten hoşlanır, bir daha bakın suratlarına, AKP iktidarının tavuk gerisi suratlı tembel memurlarının.<br />
<br />
Halk halk halk diyorlar ama halkın değerlerini kültürünü konuşmasını manilerini türkülerini mizahını neşesini sevinçlerini bildiklerine dair henüz bir eserlerini ya da konuşmalarını görmedik, halkın kültürüne dair ne biliyorlarsa da bu bilgilerini bugün dışlayıp yasaklayıp kovdukları bilim adamları sayesinde biliyorlar.<br />
<br />
Kardeşlerim, ağır donuk buz gibi sıkıcı olan her şeyden kuşkulanmanız gerektiğini size birileri kasıtla öğretmemiş. Doğaçlama, rast gele konuşma dahi bir basit insan becerisidir. Sanattan mizahtan kendinizi dışladığınız için gelişigüzel laflamayı dahi bilmiyorsunuz. Ama maşallah günlerdir tiyatroya mizaha sanata ‘yasaklar’ getirmekle meşgulsünüz. On yıldır aralıksız ekranlardasınız işte bu yüzden facebook twitter sayfalarınızda peşinize takılan birkaç bin kişi dahi yok. O seçim günleri kutsadığınız halkınız dahi o uğursuz suratlarınıza bakmıyor, dilin en pis kusmuğu gevezeliği olsun beceremiyorsunuz.<br />
<br />
Birazcık düşünün, iyi fikirleri neden hep şeyhiniz ya da başbakanınız dillendiriyor. Burada bir ciddi sorun yok mu? Sizlerin bir ömür boyu ölünceye kadar iyi ve farklı bir fikri hiç olmayacak mı? Bu genç yaşta bu canlı cenaze haline sizi kim soktu?<br />
<br />
Unutmayın bir oyun bir eser tasarımlayacak gücü olmayan hiç kimse değil lider olmak artık modern bir birey olması bugünün dünyasında mümkün değil, cebinizde bir avuç kuru üzüm taşımanız da mı yasak, hani zekanız açılmasın diye.<br />
<br />
Kardeşlerim, bırakın bilmediğiniz şeyler konusunda konuşmayı, yelkeni olmayan her kelime, yüreklerinizi için için güldürmeyen her söz sizi genç yaşta ihtiyar kılar, kalbin de gür parlak dalgalı saçları var, saçkıran mı girmiş.<br />
<br />
Unutmayın, modern insan sıkıcı insanlara sadece ‘dürüstlük’ kaydıyla katlanır, felaketiniz şu ki cemaat ve AKP yalanlarına bu iktidar döneminde susarak, tarihlerin alnına yazılmış temiz müslümanın dürüstlüğü ebediyen elinizden alındı, fırsatı kaçırdınız, olsun Allah’ın tövbe kapısı açık, bakın biz her gün her saat bu kapıdan vızır vızır girip çıkıyoruz, sonsuz sıcaklığı kaybetmemek için, ikide bir boynumuzu yere eğip belki de hayatın eğrisi biziz dediğimiz için.<br />
<br />
Kardeşlerim, size yapacağım en ağır eleştiri şudur, hem iman ediyoruz diyorsunuz hem yücelerden korkuyorsunuz, yalnızlığın yükseklerine yıldızlarına sonsuzluğuna tırmanmak sizi ürkütüyor. Oysa tam tersi iman sahibi insan hafifler.<br />
<br />
Ah kardeşlerim, eski baraj hafriyatlarında papatyalı güllü çimenlik araziye atılmış artık kullanılmayan dağılmış paslanmış eski vinçler gibi ağırsınız, şakıyarak dağın dört tarafını sarmış çiçeklere sağırsınız.  Kardeşlerim hantal insanlar kem gözlüdür, konuşulmamış yaşanmamış haseti kıskançlığı özentisi gözlerinden fırlar. Lütfen kardeşlerim, kem gözlerinizle İslam’ı Müslümanlığı kıyaslamayın. Allah size kem ve kıskanç ve aç gözler vermedi, sizi doyumsuz duygusuz ve aç kılan cemaatiniz ve partiniz, ABD’nin bu Ortadoğu inşaatı bir gün bitecek ve siz Anadolu’nun o yemyeşil tepelerinde parçaları dağılmış hurda vinçler gibi kalakalacaksınız.<br />
<br />
Başbakanı da yanlış bilgilendirmişler canım(!), bilimsel olarak ispatlandı, mizaha gülmeye neşeye açık kadınların hamile kalma oranı daha fazla.<br />
<br />
 …<br />
<br />
Sonu mutlu biten Türk ve Amerikan filmlerine ne oldu?<br />
<br />
Bu soruyu ben sormuyorum, ‘iyimserlik’in toplum üzerindeki mucizevi etkilerini inceleyen reklamcılar söylüyor. Ünlü Yeşilçam sinemasının çok büyük özentileri vardı, mesela her sanatçıyı Amerikan sinemasının ünlülerinden birine tıpatıp benzetmek gibi. Ama asıl özenti, Vietnam Savaşı başlayıncaya kadar mutlu son’la dünyayı fethetmiş Amerikan sinemasının ‘mutlu son’larını kendine birebir aynen adapte etmesiydi.<br />
<br />
Doğrusu ‘mutlu son’la biten filmleri ben de özledim.  Yalan ve imkansız olduğunu bile bile milyarlarca seyirci mutlu son’lara bayılırdı, çünkü hayatın kendisi zaten sıkıcı ve çekilmezdi ve birkaç saat olsun rüyalara hülyalara dalıp gitmek duygusal tatların en güzeliydi.  (18. yüzyılın başında Kars ve Erzurum’da köylerde Leyla ve Mecnun hikayesi anlatıcılarına zabıtaların Leyla’yı sonunda Mecnun’la buluşturup mutlu son’la hikayelerini bitirmedikleri için ceza verdiği de kayıtlardadır)<br />
<br />
Ve bugün itibariyle yeryüzünde ödül almış adı duyulmuş hiçbir yönetmene bir tanecik deneme kabilinden olsun ‘mutlu son’la biten bir film yaptırmaya kimsenin gücü yetmez.<br />
<br />
‘Mutlu Son’un mucizevi teması bugün sadece ‘reklamcılar’da kaldı, sabahtan akşama kadar TV reklamlarında gülümseyen neşeli insanların banka ve telefon kartlarıyla ya da alışveriş merkezlerinde mutluluktan uçtuklarını izliyoruz.<br />
<br />
Bu mutluluğun da bir sonu var tabii, nihayet Türkiye ekonomisinin ünlü cari açık’ı ilk doğumunu gerçekleştirdi, bireysel borçlar son on yılda on kat büyüdü, yani, artık cari açığımız ‘sürdürülebilir mutluluğunu’ yalnız yaşamayacak.<br />
<br />
Bireysel borçlar kredi borçları, ülke ekonomisi tam anlamıyla Bankalar’ın elinde, bireylerin eli altında da eşsiz yurt topraklarının devasa büyüklükteki ‘ipotek’e hazır arazileri olunca, vur patlasın çal oynasın mutlulukları uzunca bir zaman daha sürecek anlamı taşıyor.<br />
<br />
Bu şu demek, dünya ve biz, hepimiz için biten ‘Mutlu Son’lu filmlerini, AKP iktidarıyla bir müddet daha izlemeye devam edeceğiz, aşırı obez cari açık ve onun aşırı tombul kredi mamasıyla yaşayan bebeğinin gamsız tasasız neşeli serüvenlerini.<br />
<br />
…<br />
<br />
(Bir uyarı):Yandaş medyanın ideolojik bir refleks olarak ‘elitlerin kibri’ ‘seçkin elitler’ vs. gibi bir çok klişeleri var.<br />
<br />
Bir gün Anadolu’nun tarihini evliyalarını şiirlerini felsefesini kökünden merak ederseniz Anadolu’yu Anadolu yapan en temel değerin ‘kibre’ karşı çıkmış olduğunu görürsünüz.<br />
<br />
Bu yüzden Anadolu’nun soylu şiirleri tasavvuf felsefesinin baş eserleri ‘efendi’ tanımaz, yani, üstünlük taşıyanların kibrini en büyük düşman ilan eder.<br />
<br />
Bizler sosyal ve siyasal eşitliklere inanmış ‘yurttaş’ kültürüyle yüzlerce yazı yazdık ve seçkin, elit, imtiyazlı vs. kültürüne karşı durmayı geniş kitlelerin beynine kazımaya çalıştık.<br />
<br />
Ancak yandaş yazarlar ‘seçkin’ ‘elit’ derken Cumhuriyet’in ilk gününden beri kazmayı kasıtla hiç olmayacak yere yanlış yere vuruyorlar. Şöyle, her bağımsızlık savaşının bir zaferi ve o zaferin haklı gururu vardır ve her bağımsızlık kazanmış kahramanlar ‘işbirlikçilerden tiksinir’ ve ajanlarla düşmanla tezgah çevirenleri dışlar küçümser ve aşağılamayı haklı olarak görev bilir.<br />
<br />
Mesela muhafazakar diyebileceğimiz bir çok büyük yazar Yahya Kemal, Peyami Safa gibi yazarlar ‘bağımsızlık savaşının’ karşısında asla yer almadılar, hatta Nazım Hikmet dahi, Kuvayı Milliye şiiriyle kurtuluş savaşının destanını yazdı kurtarıcılarla başı belada olduğu halde.<br />
<br />
Sağdan soldan Cumhuriyet’e Mustafa Kemal’e çokça hatta yıkıcı eleştiriler olduğu halde bu topraklarda işbirlikçi İslamcı bu nesil dışında hiç kimse zaferlere karşı ağzını bozmadı. Bu yıkıcı eleştiri Menderes döneminde kurtarıcılarla siyasi dalaşlarını soluk almadan bir an bırakmadan devam etti (İsmet Paşa’nın savaşta samanlığa saklandığı gibi dedikodular üretmek dahil) ancak yine kimse Kurtuluş Savaşı’nı karşısına almadı, bağımsızlıkla dalga geçmedi, kahramanların bayramıyla haklı gururuyla alay edip eğlenmedi.<br />
<br />
Bugün ise seçkin, elit, deyip başına da ‘kibir’ koyularak bağımsızlık, kurtuluş savaşı ve kahramanların haklı zaferlerinin gururuna karşı iğrenç bir saldırı düzenleniyor.<br />
<br />
Kullananlar ise ‘işbirlikçi’ bir tarihi dile getiriyor ve hala işbirlikçilerin dilini tezgahlarını hatta mezarlarında anma törenleri düzenliyor.<br />
<br />
İşbirlikçilik en utanılacak rezilce bir kötülüktür ve aksine kibir işbirlikçilerin efendilerinin dilidir.<br />
<br />
Yani kibir emperyalist ve işgalcilerin yüzyıllardır değişmeyen karakteridir, istilacıların bu kibrine karşı Trablus’tan Balkan Savaşı’ndan İzmir’de Yunan’ın denize dökülmesi anına kadar aralıksız on yılın her günü uçsuz bucaksız cephelerde savaş vermiş bu halka ve kahramanlarına karşı ağza alınmayacak laflar ediliyor.<br />
<br />
İşgalcilerin ‘kibrini’ takan yok, işgalcilerin tezgahlarını ve emperyalist emellerini dile getiren yok. Ama ‘kibir’ kelimesini, seçkin, elit, kelimeleriyle kasıtla kullanıp bu topraklarda bir takım insanların kendilerini ‘halktan’ üstün gördükleri tezini işleyip bambaşka ideolojik maksatlarına güya zemin hazırlıyorlar, mesela Tek Parti dönemine yaptıkları saldırılarda en çok işledikleri konu, budur.<br />
<br />
Sosyal olarak kibir tabii ki aşağılanacak bir şey, ancak kibir kelimesini bolca kullananlar hileli bir çalım atıp sosyal ve siyasal olanı kasten aldatıp aslında seçkin, elit kibrini değil kahramanların haklı gururunu kirletmeye çalışıyorlar.<br />
<br />
Bağımsızlık duygusunu bayramlarıyla yaşamak isteyen insanlar kendilerini sadece işgalcilerden işbirlikçilerden ‘üstün’ görür, bu her halk gibi bizim de hakkımızdır, çünkü ülkemizi en zor günümüzde alçakça işgal ettiler ve biz de onları kovduk. Kendisini işgalcilerden aşağı görenler ise zaten bağımsızlık savaşı veremez. Ve yabancı tahakkümüne karşı durma kültürünü temasını, şiirleriyle eğitimiyle edebiyatıyla bayramlarıyla yeni nesillere öğretmesi kahramanların en haklı istekleridir.<br />
<br />
Ancak bu denli muhteşem bir bağımsızlık savaşı verenler savaş bitip ‘barış’ dönemi başlayınca insanlık değerlerini baş tacı eder, kendini hiçbir milletten dinden mezhepten üstün asla görmez ve görmeyeceğini siyasi olarak ‘yurttaş’ olarak tanımlar ve bunu kültürü ve siyasetiyle hayata geçirmeye çalışır.<br />
<br />
İşbirlikçi medya bu tarihi gerçeklik ortadayken bir başka ‘sosyal gerçek’ olan kendini üstün gören elit, seçkin kavramlarıyla ‘kibri’ kullanıp, o muhteşem bağımsızlık kahramanlarının gururunu zaferini kirletmeye itibarsızlaştırmaya boşuna çalışıyorlar.<br />
<br />
İstedikleri kadar çalışsınlar biz onları aşağılamaya devam edeceğiz, nedeni basit, dün ve bugün hala işbirlikçi efendilerle tezgah peşindeler.<br />
<br />
İkinci uyarım şudur, uyan ey ehli cemaat ehli yandaş, bağımsızlık savaşına, kahramanlarına, zaferine yobazca karşı gelerek, üstüne işbirlikçilerle tezgahlar düzenleyerek ‘kibir’den söz etmek hakkına sahip olamazsınız.<br />
<br />
Tek Parti dönemini kimler eleştirmedi ki, siz de eleştirin, ancak en yıkıcı eleştirileri dahi yapanlar ‘bağımsızlığa’ ‘istiklal’ kelimelerinin gururuna karşı tek laf etmedi, çünkü tüm dünya coğrafyaları ve tarihler bağımsızlığın haklı gururu zaferiyle dalga geçecek tıynette insanları bünyesinde asla barındırmadı, yabancıların silah ve para desteğiyle kısa bir işgal süreci hariç, unutmayın.<br />
<br />
Ve Anadolu’nun tarihini şiirlerini evliyasını bir gün kökünden okursanız, Anadolu halkının tarih boyu yabancı tahakkümüne efendilere kendini üstün görenlere karşı binlerce yıldır batı dışı topraklarda eşi benzeri olmayan bir savaş verdiğini ve vermekte olduğunu görürsünüz.<br />
<br />
Üstelik bu iğrenç saldırıları düzenleyenler kahraman şehitlere şükretmeleri gerekirken tam tersine bağımsızlıkla kurtarılmış toprak parçalarını kendilerine ve yabancılara peşkeş çekip Osmanlı padişahları gibi saltanatını gel keyfim gel sefasıyla sürdürürken yapıyorlar.<br />
<br />
Tarihlerde eşi benzeri görülmemiş bu muhteşem kurtuluş savaşına sizler ekrandan alayla gülerken, içimden bir ses diyor ki, Allah’ım o şehitler kalkıp mezarından gelip girseler o TV’nin odalarına, cephelerde uyuyup on yıldır üstünden çıkartamadığı üniformasıyla, güneşten çamurdan çatlak çatlak elleriyle. o zaman diyorum bakalım bu alay etme enerjisini bulabilecekler mi, yoksa Ankara’nın pisliğini taşıyan Etimesgut Deresi’nin bokuyla büyüyen marullara mı dönecekler?<br />
<br />
…<br />
<br />
Zeki bir insan mıyım bilmem, ancak çalışkan ve sabırlı biriyim, yazarlığımı ise içimden gelen beklenmedik sorular’a borçluyum, bir çok zeki arkadaşla Mısır’da piramitleri hayatımızda ilk defa görüyoruz, üstlerine çıktık, oturduk, dokunduk, herkes topluca fotoğraf çektirirken, ben fotoğraf karesinden çıktım ve yüksek basamak oluşturan taşlara tırmanmaya başladım. Ne göreyim, bütün taşlar birbirinin aynısı, dokuları tıpatıp aynı. Aklıma gelen ilk soru, bu taşlar bir yerden kesilmiş taşınmış olamaz, öncelikle taşların damarları yok,  ve yeryüzünde hangi kaya ya da mermer parçası tıpkısı birbirine benzer, sonrasında… düşündüm düşündüm ve sanki bir toz bulutu yoğunlaşıp katılaşıp taş haline gelmiş gibi bir şey dedim.<br />
<br />
Çok zeki hatta allame tabir edilen bir ağbiye düşüncemi, yani sana çok saçma bu çocuk da kafayı yedi diyeceksin ama, ben bu taşlardan kuşkuluyum dedim. Bu taşlar buraya çıkartılmadı, buraya kadar bu taşları kaldıran sırtlanan sürükleyen olmadı, bu taşlar, burada piramidin üstünde oldukları yerde yapıldı, tıpkı kiremit tuğla gibi kalıplarına koyularak dondurulup.<br />
<br />
Evet, bugün arkeologlar Mezopotamya’da dört bin yıl önce nehir kıyısındaki tozları eritip kalıplayıp taş yaptıklarını gerçeğini biliyorlar, üstelik, bizim Evliya Çelebi dahi anlatır, bir mağaradan çıkan tozlu suyun çamuru insanlar tarafından alınıp dondurulup taşlaştırıldığını.<br />
<br />
Şimdi bunları neden anlatıyorum, çocukluğumuzdan beri kafamıza işlenmiş bir bilgi yerinden sarsılıyor, ve bu bilgiyle oluşturulmuş milyonlarca mecaz çöpe gidiyor, yani, piramitlerde köleler aslında o kadar taşı taşımamış. Ve bugün bu kadar taş o tepeye nasıl çıkartıldı, bugünkü teknolojiyle dahi mümkün değil gibi hayretler içinde ağzı açık ifadelerle konuşan bilim adamları kadar şaşkın değiliz artık.<br />
<br />
Ya da bunları söyledik de başımız göğe mi erdi, hayır, insanlığın mucize dediği bir şeyi çözüyorsun, insanlığın akıl sır ermiyor dediği bir şeyi bugünkü aklımızla anlamaya çalışıyoruz. Bir takım gaip’ten güçler ya da dünya ötesi güçler ya da bugün unutulmuş muhteşem zengin eski zaman bilim’inin olup olmadığını dahi iyi anlıyorsun.<br />
<br />
Gizem’i sırrı mucizeyi inanılmazı anlamaya çalışmak, çok şeydir, çook, her mucizeye apışıp kalırsan o mucizenin kulu kölesi olursun, o mucizelerin korku oyuncağı olursun ve firavunum diyene padişahım diyene ‘sessiz teslim’ kalırsın.<br />
<br />
Mimar Sinan’a hayransın ecdadım ecdadım diye övünüyorsun ama Mimar Sinan’ın gerçekte ne yaptığını nasıl yaptığını zerre anlamıyorsun, ki, iki yüzyıldır bu soylu mimariye yakışır yanından geçecek hadi taklidi dahi olsun tek bir camii tek bir mimari eser üretemiyorsun.<br />
<br />
Tiyatroda hatta müzikte mizahta bilimde karşımızda müthiş mucizeler taşıyan gizemli eserler var, insan elinden çıkma büyük eserler. Eğer eser üreten bir yazarsanız bu muhteşem eserler içinizi acıtır, çünkü ‘sırrını’ merak edersiniz, içine girmek, doğasını kökünü yapısını çözmek istersiniz. Bu eserler insanın ve eşyanın bütün problemlerini ve çözümlerini yansıtır. Eser’i anlamış insan karşısında donup kalmaz, fareler gibi kemiricisi tüketicisi hiç olmaz.<br />
<br />
Bu satırlar Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin gençlik kongresinde yaptığı konuşmayı dinlerken aklıma geldi. Yetmedi, Nasreddin Hoca’dan Karacaoğlan’dan Pir Sultan’dan Yunus Emre’den Mevlana’dan Şeyh Galip’ten Itri’den, yüzlercesinin eserlerinden tek bir tanesinden bir numune olsun bir küçük istisna olsun, bir tek ‘esercik’ üretemiyorsun, geçtik, bu eserlerin sırrını çakızladığına dair tek bir işareti yazılarında konuşmalarında hiç göremiyoruz.<br />
<br />
Sebebi basit, bu soylu eserlerin nasıl oluşturulduklarını hangi kelimeler ve hangi duygu halleriyle inşa edildiklerine dahi zırnık bilgin yok, üstüne susuzluğun hiç yok.<br />
<br />
Size öğretilen muhafazakar kültür kabaca bir balta gibi ‘bu dindendir bu değildir’, ‘bu dine karşıdır bu değildir’ diye artık iki yüz yıldır ensemize kadar soluğunu tanıdığımız ‘yobaz’ kültürdür.<br />
<br />
Din nedir, Allah nedir, bu sırlarla düşüp kalkmamış insanların Yunus’un mısralarını anlaması Pir Sultan’ın narasını duyması mümkün mü?<br />
<br />
Ama kamuoyunun en meşhur cemaat hocası kalkıp tiyatroya mizaha sinemaya karşı, kısaca,  ‘bakarız dine Allah’a karşı mı değil mi, gerisi maskaralıktır’ diye konuşuyor. İnsanın, tiyatronun sinemanın mizahın neyini biliyorsun nesini anladın da asıp kesmeye başladın, bir dur kardeşim, diyesi geliyor, vaaz verirken kadim dinlerin dahi her birini kürsüden uçup uçup kırbaçlıyorsun korkudan müritlerinizin ağzı açılmıyor, bir dur kardeşim, sanatı konuşmak için daha bokunuz yalıya ulaşmadı.<br />
<br />
Vefa, şükür, kardeşlik, renkler, güzellikler, muhabbet, arkadaşlık, yardımlaşma, siyasal ve sosyal eşitlik, gaddarlığa karşı çıkmak, hakkını aramak, efendi’lerle dalga geçmek, zulme isyan etmek, bölüşmek ve insanlara işkence etmeden dövmeden sosyal bilgiler vermek, vs. gibi sonsuzca duyguların hangisi dine karşı gelmektir, hangisi Allah’a karşı gelmektir.<br />
<br />
Sanat doğuda ve batıda, tarihte ve bugünde toplumla işte bunları paylaşır, bunun nesi dine karşı değerlere karşı geleneklere karşı gelmektir?<br />
<br />
Yoksa, arkadaşlık, yardımlaşma, efendiler’e karşı çıkma vs. tezlerini işleyen metinler sizleri rahatsız mı ediyor. Tam tersi sizlerin ‘rehin alıp’ ‘damgaladığı’ şahsi servetinize soktuğunuz din ve Allah düşüncesinin sahtekarlığını ortaya çıkartacağı için kafayı yemişçe suçluyor yasaklıyorsunuz.<br />
<br />
Bir şizofren ya da bir terörist koskoca ülkelere tek başına savaş açabilir, bunun bile mantığı vardır, ancak, sanata, mizaha, tiyatroya savaş açmak, tarihte sadece ortaçağ asırlarına mahsus. Dibine kadar yasakladınız, ne oldu, işte İran’a gidip onlarca evin içine girdik, hepsi istisnasız uydulardan Türk TV’leri seyrediyor. Ve İran’da devletin yayınlarının izlenme oranı, yüzde bir dahi değil, TRT’niz gibi.<br />
<br />
Sizler çok zeki muhteşem allame mucizeler sahibi eşi bulunmaz liderler olabilirsiniz, ben bunu nereden bileyim, ben kelimelerinize ve ürettiklerinize bakarım, hantal beceriksiz içi kurtçuk dolu konuşmalar, bir insan evladının arzu duyacağı iştahlanacağı hiçbir şey yok aralarında. Dikkat edin ülkeyi yönettiğini düşünen Tayyip Erdoğan ve cemaat liderinin yüksek sesli vaazları dışında hiçbir şey yok ortada. Hadi olsun deyip, bu iki parti ve cemaat liderinin konuşmalarına bakalım, içinde kurulmuş cümleleri ayıklayalım, kokularına kulaklarına mecazlarına deyimlerine bir daha bakalım, insan kalbi ve beyninde hiçbir iz bırakmayan yüzlerce didişme dalaşma kelimesi, gerisi hiç.<br />
<br />
O bahçede büyüyen gençler de olmuş patlamış ağbileri de sanat eseri üretemiyor, bunun sebebi, kendi bahçenizdeki gençliğe, dik durmasını, sorgulamasını, kendi iktidarınızı dahi rahatça eleştirmesine asla izin vermeyişinizdir ve dahası, tezgah ve dümenlerinizin arka planlarından hiç haberdar etmeyişiniz, ne bu kardeşim, ortalıkta ona buna haset duyan bir yığın kifayetsiz dolaşıyor, üretilmiş ne varsa dehşete kapılıp abdestini kaçırıyor.<br />
<br />
Bugün o çocuklar, değil AKP iktidarının gaddarlığını, çürümüş çözülmüş çökmüş kokuşmuş ve İslam’a Müslümanlığa mal edilmiş hurafelere çoktan meydan okumuş olmalıydı. Tam tersi sayenizde bu hurafelerin bekçiliğini yapıyorlar, samimi söylüyorum, çalışmayı bilmiyorlar yorulmayı öğrenmemişler, samimi söylüyorum beynin ateşinden kalbin ışığından haberleri yok, çünkü daha ilk günden taşkın romantizmden ergen yaşlarda kaçırılıp kafeslendiler, köşe yazarı olmuşlar işte bakın kalemle polis cop’unu karıştırıyorlar.<br />
<br />
Ülkeler siyasal ve ekonomik olarak zenginleştikçe açılır sosyalleşir. Tarihlerde tek örnek, ülkemiz güya zenginleşiyor, ama düşünceye, yazara, tiyatroya, mizaha kapanıyor, ne diyelim, refah içinde yaşayan ‘sefiller’ işte bunlar, yalnız odalarında değil sefalarda sofralarda büyümüş köşe yazarları bunlar, bir aşk gecesinin değil ABD dümenlerinin tezgahlayıp döllediği çocuklar bunlar, bu kadar da kaba vaaz verilmez, nalbantların dahi bir törpüsü vardır.Sizleri dinleyen okuyan millet kafayı bu yüzden yiyor işte.<br />
<br />
Şaşırmayın Allah’a imanı ‘korkuyla’ öğrenmiş çocukların İslam’ıdır bu, henüz kendine ve dünyaya ‘güvenle’ bakabilen bir İslamcılık türü ortada yok. Sabah akşam eski atalarının zevklerini güya ağızları sulanarak anlatıyorlar ama açın yüz binlerce sayfa yazılarını mesela hala bir ‘ten’ kelimesi hiçbirinin kaleminden ağzından çıkmış değil. Kucaklanan, öpülen, sarılan, okşanan, dokunulan insan ten’i hiçbir kitapta yazmıyor, ama niyeyse ekrana çıkarken kaz tüyü gibi iki perçemi ikinci nikahlı eşin hatırına mı artık alınlarında fiyakayla perçemlemeyi de ihmal etmiyorlar.<br />
<br />
Muhafazakar bir sanat anlayışı var mı, kavramları zorlarsak var, Yahya Kemal, Peyami Safa, Semiha Ayverdi, Tarık Buğra gibi bir çok isim. Zamanında eleştirdik ama şimdi bu sanatçıların kurutucu yobaz rüzgarlarına karşı koruyucu orman rolü oynadıklarını bugün dahi iyi anlıyoruz. Bu sanatçıların sönmüş bir ateşi dahi anlatışlarında hepimizi saran gümüş renkli hüzünlü bir duman vardı, çünkü keskin zekalarını bileyen ateşli bir ruhları vardı. Kuşkunuz olmasın şimdi işkembeden konuşan bu dangalakları görmüş olsalardı aptallığı tasvir eden binbir kelime bulup hücuma geçerlerdi.<br />
<br />
 …<br />
<br />
Çamaşır makinesine ne atarsan at yıkar ancak çamaşır makinesi sert yıkar, yıpratarak yıkar. İslamcı olmanın en bariz özelliği toplumda yaşadığı gördüğü her şeyi ‘İslam’la kıyaslayıp endişe duyduğu, tanımadığı bilmediği, kavrayamadığı, dahil olamadığı, her şeyi İslam adında büyük bir çamaşır makinesine atarak, modern toplumun yeniliklerinden ve kötülüklerinden kurtulmak istiyor. Bunu da bir savaş talimi, yabani eşek sürülerine ava çıkıp tek kılıç darbesiyle eşek kellesi doğrayan Moğol hakanları gibi yapıyorlar.<br />
<br />
İslamcı denen adamların asla tadamadıkları şey, erdem denen bilgelikle hasıl olan şey. Erdem, bilgelik, çirkini kötüyü ‘düşmanlaştırmadan’ dönüştürebilmenin dilini sırrını bilmekle olur, bulanıklığa karışıklığa yol açmadan olur, ince ayrımlar üzerine sebatla çalışmakla olur, tam tersi, her şey değişti yenilendi iki yüzyıl öncesinin din elden gidiyor diyen yobazı zırnık yerinden oynamadı.<br />
<br />
Allah gibi din gibi bilmedikleri şeyleri sabahtan akşama kadar gözlerinin önüne gelen her şeyle kıyaslama yetkisini kendilerinde görecek kadar bir dangalaklık, üstelik en yıldızlı oteller en lüks arabalar içinde.<br />
<br />
Mesela şimdi başlarını örttükleri türban, başörtüsü, her neyse, tabir edilen şey, 60’lı yılların sonlarında İslam dünyasında moda oldu. Daha öncesi yok. Dünya ve Anadolu Müslüman kadınlarının asırlardır giydikleri bin bir türlü rengi ve şekli olan şalların örtülerin hiçbirini tek bir örnek olsun giyeni de görmedik.<br />
<br />
Fikirleri gibi şekilleri de 60 sonrası icat olmuş. Geleneği muhafaza başka şey İslamcı ideolojinin kotlanmış şekil ve figürlerini korumak başka şey, Orta-Doğu sokaklarında bir kalabalık büyüyor, Avrupa sokaklarında bir kalabalık bu benim inancım diyor, siyasette ekranlarda bir kalabalık kahrolsun laiklik diye yırtınıyor ama, ne, hangi gelenek hangi örtü hangi kadınlık hangi dindir bu. 60’ların sonunda icad olmuş ağır ve karartıcı bu selefi örtüsünü bu topraklara kim soktu, soran yok.<br />
<br />
Modern toplumun başlangıcından bugüne aşırı meczup tarikat gruplarını saymazsak sanat’a karşı durabilen ‘selefiler’ dışında büyük bir kitle bulmamız imkansız. Hemen her coğrafyanın her dini her farklı grubu sanat’ı örtbas etmeye yeltendiler ama sanata karşı asla karşı durmadılar, yaptıkları tek şey sanat’ın içeriğini kendi anlayışlarınca değiştirmek oldu.<br />
<br />
Bunun için öncelikle içten insanlar olacaksınız, çünkü dünyada sadece sanatın gizlisi saklısı yoktur, sanatın malı ortadadır, kendini saklayan bir insandan sanatkar olamaz.<br />
<br />
İkincisi, bunun için bir ‘içerik’ olacak, bu tiyatroyu sevmiyorum, halk da sevmiyor, o halde, biz kendi tiyatromuzu yapacağız diyorlar, yapın o halde.<br />
<br />
Ama yapacak bir ‘birikim’ ve ‘içerik’ yok. Diyelim tiyatrolara yılda üç yüz oyun lazım, ellerinde mevcut kendilerinin de onayladığı eser sayısı üç-beş tane dahi tutmuyor. Cemaat odalarında cemaatçi esnafın gönderdiklerini yiyerek beslenip, cemaatçi ağbilerin çaldığı sorularla imtihanlara girerek ‘eser’ değil ancak ‘ajan’ ‘cin’ yetiştirirsiniz.<br />
<br />
Okuyucular bilmeyebilir tarihin en büyük edebi eserlerinin başında sayılan Bin bir Gece Masalları’nın içeriği dahi bu yobazlarca müstehcen bulunup çevrilmedi, yirmi yıl önce kendine İslamcı demeyen başkaları tarafından Türkçeye kazandırıldı, daha önceki Bin bir Geceler ya çevrilmeyip nüshaları çok sınırlı kaldı ya da müstehcen yerler çıkartılıp özetlenerek yayınlandı.<br />
<br />
Hatta bugün 1900’lü yıllar hiç değil, 1830’lı yıllara kadar elimizde sınırlı sayıdaki Karagöz-Hacivat metinlerini incelediğimizde öyle müstehcen ve öyle rahat ifadeler vardır ki kendine İslamcı diyen hiçbir kimse bu metinleri yayınlayamaz, yayınlayamadı, üstüne, yeniden bir benzerini olsun üretemedi.<br />
<br />
Sadece Karagöz-Hacivat’ın figür ve resimleriyle bu da bizim geleneksel sanatımızmış diye kasılıp durdular, içeriğindeki mizahı ve eğlenceyi yüzyıllar geçti hala anlayabilmiş bu kitapların kapaklarını açmış değiller.<br />
<br />
19. asırda sokak ortasında diyelim Beyazıt’ta Kapalıçarşı önü gibi yerlerde oynanan Ortaoyunları’nın dili öyle müstehcen ve küfürle doluydu ki batılı eserler okumuş hemen her yazarımız Namık Kemal’inden Ziya Gökalp’e ‘ortaoyununa’ utanarak tepki gösterdi. Batılı anlamda sahnesi metni olan oyunlar yazıp ‘ortaoyunun’ sokaklarda halkımıza kötü alışkanlıklar öğretmesinin önüne geçmeye çalıştılar (tıpkı bugünün mizah dergileri ve internet sözlüklerinin önüne geçilmeye çalışılması gibi.)<br />
<br />
Yani geleneğimiz dediğimiz Ortaoyunu hem sürdüren hem modern sahnede yeniden kurgulayan kendine İslamcı demeyenlerce gerçekleştirildi. Çok da güzel oldu, geleneksel tiyatronun kapıları açıldı, şunu da unutmayalım buna rağmen en cüretkar modern ortaoyunu denemeleri dahi 18. 19. yüzyılın ortaoyunlarının müstehcen küfürleriyle hiç baş edemez.<br />
<br />
Yazılı edebiyatımız dahi sansüre karşı cüret edip bu metinleri yansıtamadı, bir örnek Pertev Naili’nin Nasreddin Hocası’dır, kıyamet kopartmasının sebebi, sözlü olanın ilk defa yazıya geçirilmiş olması, okuyunca ödü koptu İslamcılar’ın. Sadece Binbir Gece, Nasreddin Hoca, Karagöz, Ortaoyun mu, on yıl kadar önce dillerinden düşürmedikleri Tanpınar’ın hatıralarını, sonra Cemil Meriç’in anılarını okuyunca, bu hatıratlardaki rahat ifadelerle bu soylu yazarların iç dünyalarına şahit olunca korkuya kapılıp kafaları sarsılıp dışladılar.<br />
<br />
Ve bugün içlerinde ‘eser’sahibi tek adam ünlü şair Sezai Karakoç’un aylardır Amerikan emperyalizminin oyununa geliyorsunuz ikazlarına sağır kalıp, gençliklerinde hatim edip aşık oldukları bu soylu şairi dahi dışladılar, Sezai Karakoç’un Suriye’yle Mısır’la ilgili karşı çıkışlarını manşetlerde ekranlarda göreniniz var mı? Velhasıl sefillerin elinde iki ‘önder’ kaldı, biri cemaatten diğeri partiden.<br />
<br />
Benim anladığım, hat, tezhip, müzik, ortaoyunu, hikaye anlatma (meddahlık) vs. gibi geleneksel tüm sanat dallarımızı bugün anlamış, anladığına dair eserler yazmış, ya da kavramış, kavradığına dair eleştiriler yazmış birileri İslamcı güruh içinde hiç yok.<br />
<br />
Eser yazamayan eseri bilemez, eseri bilmeyen, bilmedikleri şeyi koflukla sahiplenir, bilmedikleri şeye koflukla karşı çıkan bir güruh oluşturur, bu kadar.<br />
<br />
Mesela birileri bu yobaz kardeşlere evliya deyip tapınma noktasına geldikleri son yüzyılın Osmanlı padişahlarının neler dinlediğini bir bir anlatsın.<br />
<br />
Mesela bugün  ‘bize dair eser yazmıyor oynamıyorlar’ deyip karşı çıktıkları tiyatrocuların hiç biri bu padişahlarımız kadar batılı eserleri peşin peşin özenerek ve fonlayarak kabul etmedi.<br />
<br />
Aksine bugünün tiyatrocuları mesleğe ‘geleneksel tiyatromuzu’ öğrenmeden hatta hayatıyla sahnesiyle gerçekleştirmeden kendine asla ‘sanatçı’ demez, geleneksel tiyatrodan bihaber olanları da arasına almaz, dışlayıp aşağılar.<br />
<br />
Bildiğiniz yok, boş verin bunları, sizler sahi neyi muhafaza ettiniz?<br />
<br />
Tüm coğrafyalarda ve tarihte eşi benzerine rastlanmamış altı yüz km’lik Karadeniz Sahili’ni yırtarak kopartarak DÜMDÜZ ederek ortadan kaldırdınız. Allah’ın yapısı TABİAT’ı tarihten sildiniz. Coğrafyalarda eşine rastlamayan bu tabiat cenneti altı yüz km’lik yol bir Yemen sahili bir Cezayir sahili gibi dümdüz edilirken NERDE neyi MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Parçalamaktan doymamış olmalısınız ki sadece sahilden otuz km. içerde tepelerden bizim değil insanlığın en büyük hazinesi Karadeniz Yayları’nın tam ortasından yüzlerce km dağları yaylaları köyleri yıkarak meraları çimenleri yamaçları anlamsız saçma bir yol yapmak için  ortadan kaldırılırken NERDEYDİNİZ, neyi MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Tarihi miras olarak Anadolu’nun her şeyi olan Selçuklu izleri, sokakları, türbeleri, camileri, şehirlerin ortasından otobanlar yapılıp o eski Selçuklu şehirleri YIKILIRKEN NERDEYDİNİZ, o Selçuklu sokakları üzerine ALIŞVERİŞLERİ MERKEZLERİNİ başbakanınız açarken NEYİ MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Dereleriniz boruların içine sokulduğunda NERELERDEYDİNİZ?<br />
<br />
Madenleriniz karmakarışık ruhsatlarla önüne gelene haraç mezat satılıp dağ taş oyulup vagonlarla trenlerle ülkeden TAŞINIRKEN NEYİ KOLLADINIZ, NEYİ KORUDUNUZ, NEYİ ELİNİZDE TUTTUNUZ?<br />
<br />
İktidarınız boyunca tek bir kişi olsun ‘bunlar da İslamcı ama, adalet hukuk anlayışlarına helal olsun’ diyebildi mi, yoksa, ADALETİN DE HUKUKUN DA TAM ORTASINDAN cemaat otobanlarını Amerikan tezgahı buldozerlerle GEÇİRİP, elinizi attığınız her davayı GÜLÜNÇ KOMİK VAHŞET ve GADDARLIK festivaline dönüştürürken, neyi MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Kültür ve medeniyet’i ret eden Vahhabi ve Selefi özentisiyle kendinize dünya dışı yobaz karşı koyuşlar yasaklar ambargolar sansürler tutuklamalar DIŞINDA, ne ürettiniz?<br />
<br />
İnsanları sosyal sigortalarla değil SADAKALAYARAK yalaka dilenci bir KÜLTÜR inşa ettiniz. Devlet kesesinden halkın vergi parasıyla TRT’lerde sefa sürüyorsunuz. Yetmiş kanalın yetmişinde sabaha kadar ahkam kesiyorsunuz, hepsi devletin halkın parası.<br />
<br />
Bu devasa imkanlara rağmen, hanginiz kitabı kaç satıyor, hiç, hanginiz TV konuşması sevgiyle izleniyor, hiç, hanginizin hangi sözü eseri fikri kitlelerce takdir ediliyor, hiç, onlarca yıldır iktidarın ve ekranların her türlü imkanlarını yediğiniz halde, çokça sevdiğiniz facebook ve twitter sayfalarınızı inceliyoruz, ağzınızın içine bakan sözünüzü merak eden insanların sayısı iki bin üç bini hala geçmiyor, neden?<br />
<br />
Çünkü dünün ve bugünün eserlerinden habersiz sadece talan ve yağmanın nimetleriyle nefes alıp yaşıyorsunuz?<br />
<br />
Halk halk halk diye yırtınıyorsunuz ama halk’ı sadece verdiği oyla tanıyorsunuz, halk’ın geleneklerini değerlerini tanıdığınızı gösteren tek bir eseriniz ortalıkta yok.<br />
<br />
Akit ve AKP artık yalnız değil, kendileri Sünni ama siyaset tarzları, kültür ve medeniyet düşmanı ideolojik selefiliğe çoktan sayenizde dönüştü, yani artık Amerika’nın Ortadoğu'su kurulurken bir yandan da Peygamber döneminden sonra üst üste konmuş her iki taş yıkılmak için marifetlerinizi bekleyecek.<br />
<br />
Nihat genç<br />
<br />
Odatv.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
02.05.2012 <br />
Söz oyunlarıyla insanların beynini eğlendiremeyenlerin eylemeyenlerin modern toplumda yaşamak için hiç şansları yok, ister tiyatroları mizahı sanatı özelleştirin ister fonlayın, sorun şudur, sağcı solcu liberal İslamcı ne olursa olsun üniversite eğitiminden geçmiş milyonlarca insanın beyni Etopya gibi aç, hepsi her gün meşguliyet, oyun, eğlence, drama, kurgu, sohbet vs. istiyor…<br />
<br />
İşbirliği, tezgah ve cemaat mürit ilişkisi dışında birebir konuşma’dan habersiz insanlar, toplumların en temel değer ve kurumlarıyla siyaset yapmaya çalışırken işte bu yüzden aleme rezil oluyor, yazık, kazık gibi dünya dışı kalıyorlar.<br />
<br />
Tarihin en soylu en eski insan iştahı bir arkadaş bir dostla kendinle ve çevrenle konuşmayı muhabbeti başarabilmektir.<br />
<br />
Arkadaşlarımızla konuşma beynin bisikletle bahçede bir tur atması gibidir, toplumla dünyayla konuşmak alemleri bir tur atması gibi. Herkese efendi herkese ağbi diyenlerin beyinleri çakılıdır. Zifir katran zamkıyla kaskatı olmuş insanlar serbest konuşmaları, dalga geçmeleri, dünyayla, çağıyla, toplumuyla, tabiatla, sonsuzlukla, yazarların konuşma metinlerini ne bilsin?<br />
<br />
Tarihte üretilmiş bütün metinler bir konuşma’dır, insanın kendiyle ya da başkalarıyla. Sorun, kendiyle ya da başkasıyla konuşan insanların güçlü ifadelerle cezp etme yeteneği olmalı ve bu yeteneği coşturan da ahlaki cesurluğu. İnsan evladı için en hüzünlü şey ahlak sorunudur, çünkü sapkınlıklarını hatalarını yanlışlarını itirafla deşifreyle kendini toplumun ortasına bin rezillik bin dışlanma riskleriyle atıverir, bilemezler, her ruh, genç kalmak için anlatmak anlatmak anlatmak zorundadır. <br />
<br />
Siyasi iktidarın nimetleriyle yalama yutma tıkınma talan etmek dışında hiçbir şey üretemeyen insanların soyulmamış soğan hallerini izliyoruz, tarihin bugününü anlatmak için bir enstalasyon sergisiyle ekranlardan kopyalayıp kataloglayın bu Yozgat Akdağmadeni cücüklerini.<br />
<br />
Çalıştıkları devlet daireleri ya da gazete idarehanelerinde haklarında en çok dile getirilen ‘laflama’ dediğimiz ‘oturma kalkma kültürü’ dediğimiz sosyal kültürden zırnık nasiplerini almamış olmaları; üstlerine oturdukları döner sandalyeler tabureler iskemleler daha canlı, daha atak.<br />
<br />
Argoda, ‘kalas’ ‘öküz’ diye tabir edilen bu tiplere, bir daha bakın suratlarına, böcek ısırıp şişmiş ayak parmağına benziyorlar, ‘dolama’ diye tabir edilen irin işlemiş tırnak arası gibi suratları. Lacivert içine gömülmüş parlak yeşil takım elbiselerine bir daha bakın, işletme ruhsatı sökülüp mühürlenmiş eski kapıların paslanmış kilitleri gibi.<br />
<br />
Tiyatro, sanat, mizah dediğimiz alanlarda çırak dahi olamazlar ama uygarlıkların en üstün sanat biçimleri karşısında baltalar keserlerle vahşi çığlıklar atıyorlar. Sanat’ın sokaklarını  kapatarak ağızları köpürerek ‘zafer üstüne zafer’ çığlıkları atıyorlar. Hangi halk köpeklikten hoşlanır, bir daha bakın suratlarına, AKP iktidarının tavuk gerisi suratlı tembel memurlarının.<br />
<br />
Halk halk halk diyorlar ama halkın değerlerini kültürünü konuşmasını manilerini türkülerini mizahını neşesini sevinçlerini bildiklerine dair henüz bir eserlerini ya da konuşmalarını görmedik, halkın kültürüne dair ne biliyorlarsa da bu bilgilerini bugün dışlayıp yasaklayıp kovdukları bilim adamları sayesinde biliyorlar.<br />
<br />
Kardeşlerim, ağır donuk buz gibi sıkıcı olan her şeyden kuşkulanmanız gerektiğini size birileri kasıtla öğretmemiş. Doğaçlama, rast gele konuşma dahi bir basit insan becerisidir. Sanattan mizahtan kendinizi dışladığınız için gelişigüzel laflamayı dahi bilmiyorsunuz. Ama maşallah günlerdir tiyatroya mizaha sanata ‘yasaklar’ getirmekle meşgulsünüz. On yıldır aralıksız ekranlardasınız işte bu yüzden facebook twitter sayfalarınızda peşinize takılan birkaç bin kişi dahi yok. O seçim günleri kutsadığınız halkınız dahi o uğursuz suratlarınıza bakmıyor, dilin en pis kusmuğu gevezeliği olsun beceremiyorsunuz.<br />
<br />
Birazcık düşünün, iyi fikirleri neden hep şeyhiniz ya da başbakanınız dillendiriyor. Burada bir ciddi sorun yok mu? Sizlerin bir ömür boyu ölünceye kadar iyi ve farklı bir fikri hiç olmayacak mı? Bu genç yaşta bu canlı cenaze haline sizi kim soktu?<br />
<br />
Unutmayın bir oyun bir eser tasarımlayacak gücü olmayan hiç kimse değil lider olmak artık modern bir birey olması bugünün dünyasında mümkün değil, cebinizde bir avuç kuru üzüm taşımanız da mı yasak, hani zekanız açılmasın diye.<br />
<br />
Kardeşlerim, bırakın bilmediğiniz şeyler konusunda konuşmayı, yelkeni olmayan her kelime, yüreklerinizi için için güldürmeyen her söz sizi genç yaşta ihtiyar kılar, kalbin de gür parlak dalgalı saçları var, saçkıran mı girmiş.<br />
<br />
Unutmayın, modern insan sıkıcı insanlara sadece ‘dürüstlük’ kaydıyla katlanır, felaketiniz şu ki cemaat ve AKP yalanlarına bu iktidar döneminde susarak, tarihlerin alnına yazılmış temiz müslümanın dürüstlüğü ebediyen elinizden alındı, fırsatı kaçırdınız, olsun Allah’ın tövbe kapısı açık, bakın biz her gün her saat bu kapıdan vızır vızır girip çıkıyoruz, sonsuz sıcaklığı kaybetmemek için, ikide bir boynumuzu yere eğip belki de hayatın eğrisi biziz dediğimiz için.<br />
<br />
Kardeşlerim, size yapacağım en ağır eleştiri şudur, hem iman ediyoruz diyorsunuz hem yücelerden korkuyorsunuz, yalnızlığın yükseklerine yıldızlarına sonsuzluğuna tırmanmak sizi ürkütüyor. Oysa tam tersi iman sahibi insan hafifler.<br />
<br />
Ah kardeşlerim, eski baraj hafriyatlarında papatyalı güllü çimenlik araziye atılmış artık kullanılmayan dağılmış paslanmış eski vinçler gibi ağırsınız, şakıyarak dağın dört tarafını sarmış çiçeklere sağırsınız.  Kardeşlerim hantal insanlar kem gözlüdür, konuşulmamış yaşanmamış haseti kıskançlığı özentisi gözlerinden fırlar. Lütfen kardeşlerim, kem gözlerinizle İslam’ı Müslümanlığı kıyaslamayın. Allah size kem ve kıskanç ve aç gözler vermedi, sizi doyumsuz duygusuz ve aç kılan cemaatiniz ve partiniz, ABD’nin bu Ortadoğu inşaatı bir gün bitecek ve siz Anadolu’nun o yemyeşil tepelerinde parçaları dağılmış hurda vinçler gibi kalakalacaksınız.<br />
<br />
Başbakanı da yanlış bilgilendirmişler canım(!), bilimsel olarak ispatlandı, mizaha gülmeye neşeye açık kadınların hamile kalma oranı daha fazla.<br />
<br />
 …<br />
<br />
Sonu mutlu biten Türk ve Amerikan filmlerine ne oldu?<br />
<br />
Bu soruyu ben sormuyorum, ‘iyimserlik’in toplum üzerindeki mucizevi etkilerini inceleyen reklamcılar söylüyor. Ünlü Yeşilçam sinemasının çok büyük özentileri vardı, mesela her sanatçıyı Amerikan sinemasının ünlülerinden birine tıpatıp benzetmek gibi. Ama asıl özenti, Vietnam Savaşı başlayıncaya kadar mutlu son’la dünyayı fethetmiş Amerikan sinemasının ‘mutlu son’larını kendine birebir aynen adapte etmesiydi.<br />
<br />
Doğrusu ‘mutlu son’la biten filmleri ben de özledim.  Yalan ve imkansız olduğunu bile bile milyarlarca seyirci mutlu son’lara bayılırdı, çünkü hayatın kendisi zaten sıkıcı ve çekilmezdi ve birkaç saat olsun rüyalara hülyalara dalıp gitmek duygusal tatların en güzeliydi.  (18. yüzyılın başında Kars ve Erzurum’da köylerde Leyla ve Mecnun hikayesi anlatıcılarına zabıtaların Leyla’yı sonunda Mecnun’la buluşturup mutlu son’la hikayelerini bitirmedikleri için ceza verdiği de kayıtlardadır)<br />
<br />
Ve bugün itibariyle yeryüzünde ödül almış adı duyulmuş hiçbir yönetmene bir tanecik deneme kabilinden olsun ‘mutlu son’la biten bir film yaptırmaya kimsenin gücü yetmez.<br />
<br />
‘Mutlu Son’un mucizevi teması bugün sadece ‘reklamcılar’da kaldı, sabahtan akşama kadar TV reklamlarında gülümseyen neşeli insanların banka ve telefon kartlarıyla ya da alışveriş merkezlerinde mutluluktan uçtuklarını izliyoruz.<br />
<br />
Bu mutluluğun da bir sonu var tabii, nihayet Türkiye ekonomisinin ünlü cari açık’ı ilk doğumunu gerçekleştirdi, bireysel borçlar son on yılda on kat büyüdü, yani, artık cari açığımız ‘sürdürülebilir mutluluğunu’ yalnız yaşamayacak.<br />
<br />
Bireysel borçlar kredi borçları, ülke ekonomisi tam anlamıyla Bankalar’ın elinde, bireylerin eli altında da eşsiz yurt topraklarının devasa büyüklükteki ‘ipotek’e hazır arazileri olunca, vur patlasın çal oynasın mutlulukları uzunca bir zaman daha sürecek anlamı taşıyor.<br />
<br />
Bu şu demek, dünya ve biz, hepimiz için biten ‘Mutlu Son’lu filmlerini, AKP iktidarıyla bir müddet daha izlemeye devam edeceğiz, aşırı obez cari açık ve onun aşırı tombul kredi mamasıyla yaşayan bebeğinin gamsız tasasız neşeli serüvenlerini.<br />
<br />
…<br />
<br />
(Bir uyarı):Yandaş medyanın ideolojik bir refleks olarak ‘elitlerin kibri’ ‘seçkin elitler’ vs. gibi bir çok klişeleri var.<br />
<br />
Bir gün Anadolu’nun tarihini evliyalarını şiirlerini felsefesini kökünden merak ederseniz Anadolu’yu Anadolu yapan en temel değerin ‘kibre’ karşı çıkmış olduğunu görürsünüz.<br />
<br />
Bu yüzden Anadolu’nun soylu şiirleri tasavvuf felsefesinin baş eserleri ‘efendi’ tanımaz, yani, üstünlük taşıyanların kibrini en büyük düşman ilan eder.<br />
<br />
Bizler sosyal ve siyasal eşitliklere inanmış ‘yurttaş’ kültürüyle yüzlerce yazı yazdık ve seçkin, elit, imtiyazlı vs. kültürüne karşı durmayı geniş kitlelerin beynine kazımaya çalıştık.<br />
<br />
Ancak yandaş yazarlar ‘seçkin’ ‘elit’ derken Cumhuriyet’in ilk gününden beri kazmayı kasıtla hiç olmayacak yere yanlış yere vuruyorlar. Şöyle, her bağımsızlık savaşının bir zaferi ve o zaferin haklı gururu vardır ve her bağımsızlık kazanmış kahramanlar ‘işbirlikçilerden tiksinir’ ve ajanlarla düşmanla tezgah çevirenleri dışlar küçümser ve aşağılamayı haklı olarak görev bilir.<br />
<br />
Mesela muhafazakar diyebileceğimiz bir çok büyük yazar Yahya Kemal, Peyami Safa gibi yazarlar ‘bağımsızlık savaşının’ karşısında asla yer almadılar, hatta Nazım Hikmet dahi, Kuvayı Milliye şiiriyle kurtuluş savaşının destanını yazdı kurtarıcılarla başı belada olduğu halde.<br />
<br />
Sağdan soldan Cumhuriyet’e Mustafa Kemal’e çokça hatta yıkıcı eleştiriler olduğu halde bu topraklarda işbirlikçi İslamcı bu nesil dışında hiç kimse zaferlere karşı ağzını bozmadı. Bu yıkıcı eleştiri Menderes döneminde kurtarıcılarla siyasi dalaşlarını soluk almadan bir an bırakmadan devam etti (İsmet Paşa’nın savaşta samanlığa saklandığı gibi dedikodular üretmek dahil) ancak yine kimse Kurtuluş Savaşı’nı karşısına almadı, bağımsızlıkla dalga geçmedi, kahramanların bayramıyla haklı gururuyla alay edip eğlenmedi.<br />
<br />
Bugün ise seçkin, elit, deyip başına da ‘kibir’ koyularak bağımsızlık, kurtuluş savaşı ve kahramanların haklı zaferlerinin gururuna karşı iğrenç bir saldırı düzenleniyor.<br />
<br />
Kullananlar ise ‘işbirlikçi’ bir tarihi dile getiriyor ve hala işbirlikçilerin dilini tezgahlarını hatta mezarlarında anma törenleri düzenliyor.<br />
<br />
İşbirlikçilik en utanılacak rezilce bir kötülüktür ve aksine kibir işbirlikçilerin efendilerinin dilidir.<br />
<br />
Yani kibir emperyalist ve işgalcilerin yüzyıllardır değişmeyen karakteridir, istilacıların bu kibrine karşı Trablus’tan Balkan Savaşı’ndan İzmir’de Yunan’ın denize dökülmesi anına kadar aralıksız on yılın her günü uçsuz bucaksız cephelerde savaş vermiş bu halka ve kahramanlarına karşı ağza alınmayacak laflar ediliyor.<br />
<br />
İşgalcilerin ‘kibrini’ takan yok, işgalcilerin tezgahlarını ve emperyalist emellerini dile getiren yok. Ama ‘kibir’ kelimesini, seçkin, elit, kelimeleriyle kasıtla kullanıp bu topraklarda bir takım insanların kendilerini ‘halktan’ üstün gördükleri tezini işleyip bambaşka ideolojik maksatlarına güya zemin hazırlıyorlar, mesela Tek Parti dönemine yaptıkları saldırılarda en çok işledikleri konu, budur.<br />
<br />
Sosyal olarak kibir tabii ki aşağılanacak bir şey, ancak kibir kelimesini bolca kullananlar hileli bir çalım atıp sosyal ve siyasal olanı kasten aldatıp aslında seçkin, elit kibrini değil kahramanların haklı gururunu kirletmeye çalışıyorlar.<br />
<br />
Bağımsızlık duygusunu bayramlarıyla yaşamak isteyen insanlar kendilerini sadece işgalcilerden işbirlikçilerden ‘üstün’ görür, bu her halk gibi bizim de hakkımızdır, çünkü ülkemizi en zor günümüzde alçakça işgal ettiler ve biz de onları kovduk. Kendisini işgalcilerden aşağı görenler ise zaten bağımsızlık savaşı veremez. Ve yabancı tahakkümüne karşı durma kültürünü temasını, şiirleriyle eğitimiyle edebiyatıyla bayramlarıyla yeni nesillere öğretmesi kahramanların en haklı istekleridir.<br />
<br />
Ancak bu denli muhteşem bir bağımsızlık savaşı verenler savaş bitip ‘barış’ dönemi başlayınca insanlık değerlerini baş tacı eder, kendini hiçbir milletten dinden mezhepten üstün asla görmez ve görmeyeceğini siyasi olarak ‘yurttaş’ olarak tanımlar ve bunu kültürü ve siyasetiyle hayata geçirmeye çalışır.<br />
<br />
İşbirlikçi medya bu tarihi gerçeklik ortadayken bir başka ‘sosyal gerçek’ olan kendini üstün gören elit, seçkin kavramlarıyla ‘kibri’ kullanıp, o muhteşem bağımsızlık kahramanlarının gururunu zaferini kirletmeye itibarsızlaştırmaya boşuna çalışıyorlar.<br />
<br />
İstedikleri kadar çalışsınlar biz onları aşağılamaya devam edeceğiz, nedeni basit, dün ve bugün hala işbirlikçi efendilerle tezgah peşindeler.<br />
<br />
İkinci uyarım şudur, uyan ey ehli cemaat ehli yandaş, bağımsızlık savaşına, kahramanlarına, zaferine yobazca karşı gelerek, üstüne işbirlikçilerle tezgahlar düzenleyerek ‘kibir’den söz etmek hakkına sahip olamazsınız.<br />
<br />
Tek Parti dönemini kimler eleştirmedi ki, siz de eleştirin, ancak en yıkıcı eleştirileri dahi yapanlar ‘bağımsızlığa’ ‘istiklal’ kelimelerinin gururuna karşı tek laf etmedi, çünkü tüm dünya coğrafyaları ve tarihler bağımsızlığın haklı gururu zaferiyle dalga geçecek tıynette insanları bünyesinde asla barındırmadı, yabancıların silah ve para desteğiyle kısa bir işgal süreci hariç, unutmayın.<br />
<br />
Ve Anadolu’nun tarihini şiirlerini evliyasını bir gün kökünden okursanız, Anadolu halkının tarih boyu yabancı tahakkümüne efendilere kendini üstün görenlere karşı binlerce yıldır batı dışı topraklarda eşi benzeri olmayan bir savaş verdiğini ve vermekte olduğunu görürsünüz.<br />
<br />
Üstelik bu iğrenç saldırıları düzenleyenler kahraman şehitlere şükretmeleri gerekirken tam tersine bağımsızlıkla kurtarılmış toprak parçalarını kendilerine ve yabancılara peşkeş çekip Osmanlı padişahları gibi saltanatını gel keyfim gel sefasıyla sürdürürken yapıyorlar.<br />
<br />
Tarihlerde eşi benzeri görülmemiş bu muhteşem kurtuluş savaşına sizler ekrandan alayla gülerken, içimden bir ses diyor ki, Allah’ım o şehitler kalkıp mezarından gelip girseler o TV’nin odalarına, cephelerde uyuyup on yıldır üstünden çıkartamadığı üniformasıyla, güneşten çamurdan çatlak çatlak elleriyle. o zaman diyorum bakalım bu alay etme enerjisini bulabilecekler mi, yoksa Ankara’nın pisliğini taşıyan Etimesgut Deresi’nin bokuyla büyüyen marullara mı dönecekler?<br />
<br />
…<br />
<br />
Zeki bir insan mıyım bilmem, ancak çalışkan ve sabırlı biriyim, yazarlığımı ise içimden gelen beklenmedik sorular’a borçluyum, bir çok zeki arkadaşla Mısır’da piramitleri hayatımızda ilk defa görüyoruz, üstlerine çıktık, oturduk, dokunduk, herkes topluca fotoğraf çektirirken, ben fotoğraf karesinden çıktım ve yüksek basamak oluşturan taşlara tırmanmaya başladım. Ne göreyim, bütün taşlar birbirinin aynısı, dokuları tıpatıp aynı. Aklıma gelen ilk soru, bu taşlar bir yerden kesilmiş taşınmış olamaz, öncelikle taşların damarları yok,  ve yeryüzünde hangi kaya ya da mermer parçası tıpkısı birbirine benzer, sonrasında… düşündüm düşündüm ve sanki bir toz bulutu yoğunlaşıp katılaşıp taş haline gelmiş gibi bir şey dedim.<br />
<br />
Çok zeki hatta allame tabir edilen bir ağbiye düşüncemi, yani sana çok saçma bu çocuk da kafayı yedi diyeceksin ama, ben bu taşlardan kuşkuluyum dedim. Bu taşlar buraya çıkartılmadı, buraya kadar bu taşları kaldıran sırtlanan sürükleyen olmadı, bu taşlar, burada piramidin üstünde oldukları yerde yapıldı, tıpkı kiremit tuğla gibi kalıplarına koyularak dondurulup.<br />
<br />
Evet, bugün arkeologlar Mezopotamya’da dört bin yıl önce nehir kıyısındaki tozları eritip kalıplayıp taş yaptıklarını gerçeğini biliyorlar, üstelik, bizim Evliya Çelebi dahi anlatır, bir mağaradan çıkan tozlu suyun çamuru insanlar tarafından alınıp dondurulup taşlaştırıldığını.<br />
<br />
Şimdi bunları neden anlatıyorum, çocukluğumuzdan beri kafamıza işlenmiş bir bilgi yerinden sarsılıyor, ve bu bilgiyle oluşturulmuş milyonlarca mecaz çöpe gidiyor, yani, piramitlerde köleler aslında o kadar taşı taşımamış. Ve bugün bu kadar taş o tepeye nasıl çıkartıldı, bugünkü teknolojiyle dahi mümkün değil gibi hayretler içinde ağzı açık ifadelerle konuşan bilim adamları kadar şaşkın değiliz artık.<br />
<br />
Ya da bunları söyledik de başımız göğe mi erdi, hayır, insanlığın mucize dediği bir şeyi çözüyorsun, insanlığın akıl sır ermiyor dediği bir şeyi bugünkü aklımızla anlamaya çalışıyoruz. Bir takım gaip’ten güçler ya da dünya ötesi güçler ya da bugün unutulmuş muhteşem zengin eski zaman bilim’inin olup olmadığını dahi iyi anlıyorsun.<br />
<br />
Gizem’i sırrı mucizeyi inanılmazı anlamaya çalışmak, çok şeydir, çook, her mucizeye apışıp kalırsan o mucizenin kulu kölesi olursun, o mucizelerin korku oyuncağı olursun ve firavunum diyene padişahım diyene ‘sessiz teslim’ kalırsın.<br />
<br />
Mimar Sinan’a hayransın ecdadım ecdadım diye övünüyorsun ama Mimar Sinan’ın gerçekte ne yaptığını nasıl yaptığını zerre anlamıyorsun, ki, iki yüzyıldır bu soylu mimariye yakışır yanından geçecek hadi taklidi dahi olsun tek bir camii tek bir mimari eser üretemiyorsun.<br />
<br />
Tiyatroda hatta müzikte mizahta bilimde karşımızda müthiş mucizeler taşıyan gizemli eserler var, insan elinden çıkma büyük eserler. Eğer eser üreten bir yazarsanız bu muhteşem eserler içinizi acıtır, çünkü ‘sırrını’ merak edersiniz, içine girmek, doğasını kökünü yapısını çözmek istersiniz. Bu eserler insanın ve eşyanın bütün problemlerini ve çözümlerini yansıtır. Eser’i anlamış insan karşısında donup kalmaz, fareler gibi kemiricisi tüketicisi hiç olmaz.<br />
<br />
Bu satırlar Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin gençlik kongresinde yaptığı konuşmayı dinlerken aklıma geldi. Yetmedi, Nasreddin Hoca’dan Karacaoğlan’dan Pir Sultan’dan Yunus Emre’den Mevlana’dan Şeyh Galip’ten Itri’den, yüzlercesinin eserlerinden tek bir tanesinden bir numune olsun bir küçük istisna olsun, bir tek ‘esercik’ üretemiyorsun, geçtik, bu eserlerin sırrını çakızladığına dair tek bir işareti yazılarında konuşmalarında hiç göremiyoruz.<br />
<br />
Sebebi basit, bu soylu eserlerin nasıl oluşturulduklarını hangi kelimeler ve hangi duygu halleriyle inşa edildiklerine dahi zırnık bilgin yok, üstüne susuzluğun hiç yok.<br />
<br />
Size öğretilen muhafazakar kültür kabaca bir balta gibi ‘bu dindendir bu değildir’, ‘bu dine karşıdır bu değildir’ diye artık iki yüz yıldır ensemize kadar soluğunu tanıdığımız ‘yobaz’ kültürdür.<br />
<br />
Din nedir, Allah nedir, bu sırlarla düşüp kalkmamış insanların Yunus’un mısralarını anlaması Pir Sultan’ın narasını duyması mümkün mü?<br />
<br />
Ama kamuoyunun en meşhur cemaat hocası kalkıp tiyatroya mizaha sinemaya karşı, kısaca,  ‘bakarız dine Allah’a karşı mı değil mi, gerisi maskaralıktır’ diye konuşuyor. İnsanın, tiyatronun sinemanın mizahın neyini biliyorsun nesini anladın da asıp kesmeye başladın, bir dur kardeşim, diyesi geliyor, vaaz verirken kadim dinlerin dahi her birini kürsüden uçup uçup kırbaçlıyorsun korkudan müritlerinizin ağzı açılmıyor, bir dur kardeşim, sanatı konuşmak için daha bokunuz yalıya ulaşmadı.<br />
<br />
Vefa, şükür, kardeşlik, renkler, güzellikler, muhabbet, arkadaşlık, yardımlaşma, siyasal ve sosyal eşitlik, gaddarlığa karşı çıkmak, hakkını aramak, efendi’lerle dalga geçmek, zulme isyan etmek, bölüşmek ve insanlara işkence etmeden dövmeden sosyal bilgiler vermek, vs. gibi sonsuzca duyguların hangisi dine karşı gelmektir, hangisi Allah’a karşı gelmektir.<br />
<br />
Sanat doğuda ve batıda, tarihte ve bugünde toplumla işte bunları paylaşır, bunun nesi dine karşı değerlere karşı geleneklere karşı gelmektir?<br />
<br />
Yoksa, arkadaşlık, yardımlaşma, efendiler’e karşı çıkma vs. tezlerini işleyen metinler sizleri rahatsız mı ediyor. Tam tersi sizlerin ‘rehin alıp’ ‘damgaladığı’ şahsi servetinize soktuğunuz din ve Allah düşüncesinin sahtekarlığını ortaya çıkartacağı için kafayı yemişçe suçluyor yasaklıyorsunuz.<br />
<br />
Bir şizofren ya da bir terörist koskoca ülkelere tek başına savaş açabilir, bunun bile mantığı vardır, ancak, sanata, mizaha, tiyatroya savaş açmak, tarihte sadece ortaçağ asırlarına mahsus. Dibine kadar yasakladınız, ne oldu, işte İran’a gidip onlarca evin içine girdik, hepsi istisnasız uydulardan Türk TV’leri seyrediyor. Ve İran’da devletin yayınlarının izlenme oranı, yüzde bir dahi değil, TRT’niz gibi.<br />
<br />
Sizler çok zeki muhteşem allame mucizeler sahibi eşi bulunmaz liderler olabilirsiniz, ben bunu nereden bileyim, ben kelimelerinize ve ürettiklerinize bakarım, hantal beceriksiz içi kurtçuk dolu konuşmalar, bir insan evladının arzu duyacağı iştahlanacağı hiçbir şey yok aralarında. Dikkat edin ülkeyi yönettiğini düşünen Tayyip Erdoğan ve cemaat liderinin yüksek sesli vaazları dışında hiçbir şey yok ortada. Hadi olsun deyip, bu iki parti ve cemaat liderinin konuşmalarına bakalım, içinde kurulmuş cümleleri ayıklayalım, kokularına kulaklarına mecazlarına deyimlerine bir daha bakalım, insan kalbi ve beyninde hiçbir iz bırakmayan yüzlerce didişme dalaşma kelimesi, gerisi hiç.<br />
<br />
O bahçede büyüyen gençler de olmuş patlamış ağbileri de sanat eseri üretemiyor, bunun sebebi, kendi bahçenizdeki gençliğe, dik durmasını, sorgulamasını, kendi iktidarınızı dahi rahatça eleştirmesine asla izin vermeyişinizdir ve dahası, tezgah ve dümenlerinizin arka planlarından hiç haberdar etmeyişiniz, ne bu kardeşim, ortalıkta ona buna haset duyan bir yığın kifayetsiz dolaşıyor, üretilmiş ne varsa dehşete kapılıp abdestini kaçırıyor.<br />
<br />
Bugün o çocuklar, değil AKP iktidarının gaddarlığını, çürümüş çözülmüş çökmüş kokuşmuş ve İslam’a Müslümanlığa mal edilmiş hurafelere çoktan meydan okumuş olmalıydı. Tam tersi sayenizde bu hurafelerin bekçiliğini yapıyorlar, samimi söylüyorum, çalışmayı bilmiyorlar yorulmayı öğrenmemişler, samimi söylüyorum beynin ateşinden kalbin ışığından haberleri yok, çünkü daha ilk günden taşkın romantizmden ergen yaşlarda kaçırılıp kafeslendiler, köşe yazarı olmuşlar işte bakın kalemle polis cop’unu karıştırıyorlar.<br />
<br />
Ülkeler siyasal ve ekonomik olarak zenginleştikçe açılır sosyalleşir. Tarihlerde tek örnek, ülkemiz güya zenginleşiyor, ama düşünceye, yazara, tiyatroya, mizaha kapanıyor, ne diyelim, refah içinde yaşayan ‘sefiller’ işte bunlar, yalnız odalarında değil sefalarda sofralarda büyümüş köşe yazarları bunlar, bir aşk gecesinin değil ABD dümenlerinin tezgahlayıp döllediği çocuklar bunlar, bu kadar da kaba vaaz verilmez, nalbantların dahi bir törpüsü vardır.Sizleri dinleyen okuyan millet kafayı bu yüzden yiyor işte.<br />
<br />
Şaşırmayın Allah’a imanı ‘korkuyla’ öğrenmiş çocukların İslam’ıdır bu, henüz kendine ve dünyaya ‘güvenle’ bakabilen bir İslamcılık türü ortada yok. Sabah akşam eski atalarının zevklerini güya ağızları sulanarak anlatıyorlar ama açın yüz binlerce sayfa yazılarını mesela hala bir ‘ten’ kelimesi hiçbirinin kaleminden ağzından çıkmış değil. Kucaklanan, öpülen, sarılan, okşanan, dokunulan insan ten’i hiçbir kitapta yazmıyor, ama niyeyse ekrana çıkarken kaz tüyü gibi iki perçemi ikinci nikahlı eşin hatırına mı artık alınlarında fiyakayla perçemlemeyi de ihmal etmiyorlar.<br />
<br />
Muhafazakar bir sanat anlayışı var mı, kavramları zorlarsak var, Yahya Kemal, Peyami Safa, Semiha Ayverdi, Tarık Buğra gibi bir çok isim. Zamanında eleştirdik ama şimdi bu sanatçıların kurutucu yobaz rüzgarlarına karşı koruyucu orman rolü oynadıklarını bugün dahi iyi anlıyoruz. Bu sanatçıların sönmüş bir ateşi dahi anlatışlarında hepimizi saran gümüş renkli hüzünlü bir duman vardı, çünkü keskin zekalarını bileyen ateşli bir ruhları vardı. Kuşkunuz olmasın şimdi işkembeden konuşan bu dangalakları görmüş olsalardı aptallığı tasvir eden binbir kelime bulup hücuma geçerlerdi.<br />
<br />
 …<br />
<br />
Çamaşır makinesine ne atarsan at yıkar ancak çamaşır makinesi sert yıkar, yıpratarak yıkar. İslamcı olmanın en bariz özelliği toplumda yaşadığı gördüğü her şeyi ‘İslam’la kıyaslayıp endişe duyduğu, tanımadığı bilmediği, kavrayamadığı, dahil olamadığı, her şeyi İslam adında büyük bir çamaşır makinesine atarak, modern toplumun yeniliklerinden ve kötülüklerinden kurtulmak istiyor. Bunu da bir savaş talimi, yabani eşek sürülerine ava çıkıp tek kılıç darbesiyle eşek kellesi doğrayan Moğol hakanları gibi yapıyorlar.<br />
<br />
İslamcı denen adamların asla tadamadıkları şey, erdem denen bilgelikle hasıl olan şey. Erdem, bilgelik, çirkini kötüyü ‘düşmanlaştırmadan’ dönüştürebilmenin dilini sırrını bilmekle olur, bulanıklığa karışıklığa yol açmadan olur, ince ayrımlar üzerine sebatla çalışmakla olur, tam tersi, her şey değişti yenilendi iki yüzyıl öncesinin din elden gidiyor diyen yobazı zırnık yerinden oynamadı.<br />
<br />
Allah gibi din gibi bilmedikleri şeyleri sabahtan akşama kadar gözlerinin önüne gelen her şeyle kıyaslama yetkisini kendilerinde görecek kadar bir dangalaklık, üstelik en yıldızlı oteller en lüks arabalar içinde.<br />
<br />
Mesela şimdi başlarını örttükleri türban, başörtüsü, her neyse, tabir edilen şey, 60’lı yılların sonlarında İslam dünyasında moda oldu. Daha öncesi yok. Dünya ve Anadolu Müslüman kadınlarının asırlardır giydikleri bin bir türlü rengi ve şekli olan şalların örtülerin hiçbirini tek bir örnek olsun giyeni de görmedik.<br />
<br />
Fikirleri gibi şekilleri de 60 sonrası icat olmuş. Geleneği muhafaza başka şey İslamcı ideolojinin kotlanmış şekil ve figürlerini korumak başka şey, Orta-Doğu sokaklarında bir kalabalık büyüyor, Avrupa sokaklarında bir kalabalık bu benim inancım diyor, siyasette ekranlarda bir kalabalık kahrolsun laiklik diye yırtınıyor ama, ne, hangi gelenek hangi örtü hangi kadınlık hangi dindir bu. 60’ların sonunda icad olmuş ağır ve karartıcı bu selefi örtüsünü bu topraklara kim soktu, soran yok.<br />
<br />
Modern toplumun başlangıcından bugüne aşırı meczup tarikat gruplarını saymazsak sanat’a karşı durabilen ‘selefiler’ dışında büyük bir kitle bulmamız imkansız. Hemen her coğrafyanın her dini her farklı grubu sanat’ı örtbas etmeye yeltendiler ama sanata karşı asla karşı durmadılar, yaptıkları tek şey sanat’ın içeriğini kendi anlayışlarınca değiştirmek oldu.<br />
<br />
Bunun için öncelikle içten insanlar olacaksınız, çünkü dünyada sadece sanatın gizlisi saklısı yoktur, sanatın malı ortadadır, kendini saklayan bir insandan sanatkar olamaz.<br />
<br />
İkincisi, bunun için bir ‘içerik’ olacak, bu tiyatroyu sevmiyorum, halk da sevmiyor, o halde, biz kendi tiyatromuzu yapacağız diyorlar, yapın o halde.<br />
<br />
Ama yapacak bir ‘birikim’ ve ‘içerik’ yok. Diyelim tiyatrolara yılda üç yüz oyun lazım, ellerinde mevcut kendilerinin de onayladığı eser sayısı üç-beş tane dahi tutmuyor. Cemaat odalarında cemaatçi esnafın gönderdiklerini yiyerek beslenip, cemaatçi ağbilerin çaldığı sorularla imtihanlara girerek ‘eser’ değil ancak ‘ajan’ ‘cin’ yetiştirirsiniz.<br />
<br />
Okuyucular bilmeyebilir tarihin en büyük edebi eserlerinin başında sayılan Bin bir Gece Masalları’nın içeriği dahi bu yobazlarca müstehcen bulunup çevrilmedi, yirmi yıl önce kendine İslamcı demeyen başkaları tarafından Türkçeye kazandırıldı, daha önceki Bin bir Geceler ya çevrilmeyip nüshaları çok sınırlı kaldı ya da müstehcen yerler çıkartılıp özetlenerek yayınlandı.<br />
<br />
Hatta bugün 1900’lü yıllar hiç değil, 1830’lı yıllara kadar elimizde sınırlı sayıdaki Karagöz-Hacivat metinlerini incelediğimizde öyle müstehcen ve öyle rahat ifadeler vardır ki kendine İslamcı diyen hiçbir kimse bu metinleri yayınlayamaz, yayınlayamadı, üstüne, yeniden bir benzerini olsun üretemedi.<br />
<br />
Sadece Karagöz-Hacivat’ın figür ve resimleriyle bu da bizim geleneksel sanatımızmış diye kasılıp durdular, içeriğindeki mizahı ve eğlenceyi yüzyıllar geçti hala anlayabilmiş bu kitapların kapaklarını açmış değiller.<br />
<br />
19. asırda sokak ortasında diyelim Beyazıt’ta Kapalıçarşı önü gibi yerlerde oynanan Ortaoyunları’nın dili öyle müstehcen ve küfürle doluydu ki batılı eserler okumuş hemen her yazarımız Namık Kemal’inden Ziya Gökalp’e ‘ortaoyununa’ utanarak tepki gösterdi. Batılı anlamda sahnesi metni olan oyunlar yazıp ‘ortaoyunun’ sokaklarda halkımıza kötü alışkanlıklar öğretmesinin önüne geçmeye çalıştılar (tıpkı bugünün mizah dergileri ve internet sözlüklerinin önüne geçilmeye çalışılması gibi.)<br />
<br />
Yani geleneğimiz dediğimiz Ortaoyunu hem sürdüren hem modern sahnede yeniden kurgulayan kendine İslamcı demeyenlerce gerçekleştirildi. Çok da güzel oldu, geleneksel tiyatronun kapıları açıldı, şunu da unutmayalım buna rağmen en cüretkar modern ortaoyunu denemeleri dahi 18. 19. yüzyılın ortaoyunlarının müstehcen küfürleriyle hiç baş edemez.<br />
<br />
Yazılı edebiyatımız dahi sansüre karşı cüret edip bu metinleri yansıtamadı, bir örnek Pertev Naili’nin Nasreddin Hocası’dır, kıyamet kopartmasının sebebi, sözlü olanın ilk defa yazıya geçirilmiş olması, okuyunca ödü koptu İslamcılar’ın. Sadece Binbir Gece, Nasreddin Hoca, Karagöz, Ortaoyun mu, on yıl kadar önce dillerinden düşürmedikleri Tanpınar’ın hatıralarını, sonra Cemil Meriç’in anılarını okuyunca, bu hatıratlardaki rahat ifadelerle bu soylu yazarların iç dünyalarına şahit olunca korkuya kapılıp kafaları sarsılıp dışladılar.<br />
<br />
Ve bugün içlerinde ‘eser’sahibi tek adam ünlü şair Sezai Karakoç’un aylardır Amerikan emperyalizminin oyununa geliyorsunuz ikazlarına sağır kalıp, gençliklerinde hatim edip aşık oldukları bu soylu şairi dahi dışladılar, Sezai Karakoç’un Suriye’yle Mısır’la ilgili karşı çıkışlarını manşetlerde ekranlarda göreniniz var mı? Velhasıl sefillerin elinde iki ‘önder’ kaldı, biri cemaatten diğeri partiden.<br />
<br />
Benim anladığım, hat, tezhip, müzik, ortaoyunu, hikaye anlatma (meddahlık) vs. gibi geleneksel tüm sanat dallarımızı bugün anlamış, anladığına dair eserler yazmış, ya da kavramış, kavradığına dair eleştiriler yazmış birileri İslamcı güruh içinde hiç yok.<br />
<br />
Eser yazamayan eseri bilemez, eseri bilmeyen, bilmedikleri şeyi koflukla sahiplenir, bilmedikleri şeye koflukla karşı çıkan bir güruh oluşturur, bu kadar.<br />
<br />
Mesela birileri bu yobaz kardeşlere evliya deyip tapınma noktasına geldikleri son yüzyılın Osmanlı padişahlarının neler dinlediğini bir bir anlatsın.<br />
<br />
Mesela bugün  ‘bize dair eser yazmıyor oynamıyorlar’ deyip karşı çıktıkları tiyatrocuların hiç biri bu padişahlarımız kadar batılı eserleri peşin peşin özenerek ve fonlayarak kabul etmedi.<br />
<br />
Aksine bugünün tiyatrocuları mesleğe ‘geleneksel tiyatromuzu’ öğrenmeden hatta hayatıyla sahnesiyle gerçekleştirmeden kendine asla ‘sanatçı’ demez, geleneksel tiyatrodan bihaber olanları da arasına almaz, dışlayıp aşağılar.<br />
<br />
Bildiğiniz yok, boş verin bunları, sizler sahi neyi muhafaza ettiniz?<br />
<br />
Tüm coğrafyalarda ve tarihte eşi benzerine rastlanmamış altı yüz km’lik Karadeniz Sahili’ni yırtarak kopartarak DÜMDÜZ ederek ortadan kaldırdınız. Allah’ın yapısı TABİAT’ı tarihten sildiniz. Coğrafyalarda eşine rastlamayan bu tabiat cenneti altı yüz km’lik yol bir Yemen sahili bir Cezayir sahili gibi dümdüz edilirken NERDE neyi MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Parçalamaktan doymamış olmalısınız ki sadece sahilden otuz km. içerde tepelerden bizim değil insanlığın en büyük hazinesi Karadeniz Yayları’nın tam ortasından yüzlerce km dağları yaylaları köyleri yıkarak meraları çimenleri yamaçları anlamsız saçma bir yol yapmak için  ortadan kaldırılırken NERDEYDİNİZ, neyi MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Tarihi miras olarak Anadolu’nun her şeyi olan Selçuklu izleri, sokakları, türbeleri, camileri, şehirlerin ortasından otobanlar yapılıp o eski Selçuklu şehirleri YIKILIRKEN NERDEYDİNİZ, o Selçuklu sokakları üzerine ALIŞVERİŞLERİ MERKEZLERİNİ başbakanınız açarken NEYİ MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Dereleriniz boruların içine sokulduğunda NERELERDEYDİNİZ?<br />
<br />
Madenleriniz karmakarışık ruhsatlarla önüne gelene haraç mezat satılıp dağ taş oyulup vagonlarla trenlerle ülkeden TAŞINIRKEN NEYİ KOLLADINIZ, NEYİ KORUDUNUZ, NEYİ ELİNİZDE TUTTUNUZ?<br />
<br />
İktidarınız boyunca tek bir kişi olsun ‘bunlar da İslamcı ama, adalet hukuk anlayışlarına helal olsun’ diyebildi mi, yoksa, ADALETİN DE HUKUKUN DA TAM ORTASINDAN cemaat otobanlarını Amerikan tezgahı buldozerlerle GEÇİRİP, elinizi attığınız her davayı GÜLÜNÇ KOMİK VAHŞET ve GADDARLIK festivaline dönüştürürken, neyi MUHAFAZA ETTİNİZ?<br />
<br />
Kültür ve medeniyet’i ret eden Vahhabi ve Selefi özentisiyle kendinize dünya dışı yobaz karşı koyuşlar yasaklar ambargolar sansürler tutuklamalar DIŞINDA, ne ürettiniz?<br />
<br />
İnsanları sosyal sigortalarla değil SADAKALAYARAK yalaka dilenci bir KÜLTÜR inşa ettiniz. Devlet kesesinden halkın vergi parasıyla TRT’lerde sefa sürüyorsunuz. Yetmiş kanalın yetmişinde sabaha kadar ahkam kesiyorsunuz, hepsi devletin halkın parası.<br />
<br />
Bu devasa imkanlara rağmen, hanginiz kitabı kaç satıyor, hiç, hanginiz TV konuşması sevgiyle izleniyor, hiç, hanginizin hangi sözü eseri fikri kitlelerce takdir ediliyor, hiç, onlarca yıldır iktidarın ve ekranların her türlü imkanlarını yediğiniz halde, çokça sevdiğiniz facebook ve twitter sayfalarınızı inceliyoruz, ağzınızın içine bakan sözünüzü merak eden insanların sayısı iki bin üç bini hala geçmiyor, neden?<br />
<br />
Çünkü dünün ve bugünün eserlerinden habersiz sadece talan ve yağmanın nimetleriyle nefes alıp yaşıyorsunuz?<br />
<br />
Halk halk halk diye yırtınıyorsunuz ama halk’ı sadece verdiği oyla tanıyorsunuz, halk’ın geleneklerini değerlerini tanıdığınızı gösteren tek bir eseriniz ortalıkta yok.<br />
<br />
Akit ve AKP artık yalnız değil, kendileri Sünni ama siyaset tarzları, kültür ve medeniyet düşmanı ideolojik selefiliğe çoktan sayenizde dönüştü, yani artık Amerika’nın Ortadoğu'su kurulurken bir yandan da Peygamber döneminden sonra üst üste konmuş her iki taş yıkılmak için marifetlerinizi bekleyecek.<br />
<br />
Nihat genç<br />
<br />
Odatv.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NİHAT GENÇ: DİKENLİ ANNE]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-NIHAT-GENC-DIKENLI-ANNE.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:47:19 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-NIHAT-GENC-DIKENLI-ANNE.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
08.05.2012Kardeşlerim, batı batı dediğimiz şey, anlaşıldı ki sonunda, bir İtalyan lokantasında makarnanın üstüne şef garsonun peyniri elleriyle ovuşturup rendelerken bizlerin ‘harika... mükemmel…’ dememize kadar iniverdi.<br />
<br />
Ve sonra işimiz gücümüz hiç yokmuş gibi aşçının okul ve diploması ne yüksek yerlermiş diye (ağzımızdaki lokmayı saygı yüzünden yanak altına çekip yerinden hiç oynatmadan) dinlemek ve hayranlıkla başımızla tasdik etmekmiş...<br />
<br />
Aslında neyi ne zaman ne kadar takdir edeceğimiz konusunda taa sandalye ceket ilk geldiği günlerden beri sıkı bir eğitim aldığımız halde, hala batılı şeylerin her defasında bize disiplinel bir sessizlikle öğretilmesi tuhafıma gidiyor... Gerçi aşçı New York bilmem ne mezunu olsa da takdir etmeye hazırım Paris bilmem ne mezunu olsa da...<br />
<br />
Mekâna ve ritüele ne kadar saygılı olsak da içimizde ehilleşmemiş doğulu bir tarafın sırıttığını onlar da biliyor, mesela, aşçı Çinliyim, Hintliyim, Filipinliyim deseydi, kesinlikle işe ben de maydanoz olur ‘ne diyon lan’ ‘yeme bizi kardeşim’ diye takdim’i bozacak potansiyelim hala mevcut...<br />
<br />
Dinlemeler, telefon tape’leri de böyle bir şeydi, çok da bildiğimiz eski usul belgelere benzemiyordu, nereden bakarsan bak teknoloji işi, hangimiz teknolojiye hayranlık duymadık...<br />
<br />
Cemaat ve ABD ajanları eliyle dinleme dolu bavullar Taraf Gazetesi’nden harekete geçince, benim eski arkadaşlarım, yani eski kot pantolon ve eski polo gömlek giymiş az sakallı solcu arkadaşlarım, HAYRANLIKLA TRİBÜNLERİ salladı... Ve belgeleri getiren aşçıların önünde yıllar ama yıllarca saygıyla eğildiler övgü methiyeler iltifatlar kahramannameler düzdüler...<br />
<br />
Aslında ben bu dinlemelerin ne anlama geldiğini önceleri pek anlamadım, eski solcu arkadaşlarım Taraf Tribününde sevinçten gömleklerini parçalayıp Sen Çok Yaşa Ahmet Altan Sen Çok Yaşa Baransu diye bağırmaya başladıklarında birazcık uyanır gibi oldum ama yine de kemiklerime kadar işlemiş gerçekçilik yüzünden bedenimi beynimin dahi ikna etmesi asla söz konusu olamazdı...<br />
<br />
Bu servis edilen belgeler neymiş de neymiş, arkadaşlarımın ekranlardaki sevinç çığlıklarına bakarsak GODOT SONUNDA gelmiş ve getiren de çok sürpriz bir isim cemaat ve ABD ajanları... O günlerde ekranlara fırlayan o bisiklet yaka süveter kazak giyen hafif sakallı arkadaşlar var ya, çok iyi tanışırız... O günlerde ekranlarda en hasılat getiren konuşmalar işte bu TAPE’lerdi, geceler boyu konuşmalar, ne cumhuriyet bıraktılar, ne Atatürk ne bizim katilliğimiz kaldı ne faşistliğimiz...<br />
<br />
Diğer konuşan solcu kardeşi de tanırım o da arkadaş, dürüstlükten bir amatör belgeseli dahi bitirecek parası yoktu, şimdi ekranda konuştukça suratı Ford Mustang araba gibi ani vites değişikliğine her iklim şartlarına debriyajsız ayak uyduruyor...<br />
<br />
Tabii o eski solcu arkadaşlardan bazıları bu kadar fazla ekran matinelerine yetişemediler, ama saç şekilleri ve konuşma şekilleri spor araba renklerinin sivilliğinde birkaç günde dönüşüverdi...<br />
<br />
Açılım açılım açılım, eski Türkiye bitti bitti bitti derlerken sanki Ege’den Soros Körfezi’nden Türkiye’ye serin bir hava üflüyorlar ve toprağımızın ve tarihimizin kiri pası küfü havalanıp temizleniyordu...<br />
<br />
Öyle serin bir vantilatör ki ekranlardan odalarımıza hatta dünyaya yayılıyor ve kendini sürgünde kabul eden niceleri ülkeye dönüyor. Ülkücü, eski solcu, liberal, herkes, beyninin kıvrımlarından eski bir işkence anı, itilmişlik, travma izini kazıyıp çıkartıp cemaatin ekranlarına koşuyordu...<br />
<br />
Birkaç ay içinde ülkede iyi liberaller için tatlı kötü katil Ergenekoncular(!) için çok acımasız öyle sert bir rüzgar estirilir ki tutuklanan tutuklanana, operasyonlar, 1, 2, 3 diyor sonu ucu bucağı görünmüyor... O galeyan günleri kitap fuarında imza atıyorum, hayatları boyu yazarlığıma saygı duymuş başörtülü kızlar, ne olmuş o birkaç ay içinde, önümden geçerken burunları havada bana laf attılar, ‘bunlar hala yaşıyor mu, bunlar hala tutuklanmadı mı?’<br />
<br />
Oysa o meşum günlere kadar hikayeler yazan ya da hikayeyle süslenmiş konuşmalar yapan birisiydim, tam da o galeyan günleri ortasında açtım internet sitelerini, adımın yanında sen de on bin ben diyeyim yirmi bin Ergenekoncu yaftası, adımın yanında birkaç bin tane katil, faşist, deli, meczup gırla gidiyor...<br />
<br />
Bir de içlerinde güya çok bilmiş ağbilerinin alaylı lafları, şöyle cümleler: ‘bunları ciddiye alıp yazmayın’, bazıları: ‘geçin o Ergenekoncu delileri konuşup zaman harcamaya değmez...’, ben diyeyim yirmi bin siz deyin elli bin ‘küçümseyici’ ‘yok sayıcı’ ‘dışlayıcı’ ve bir o kadar bol keseden küfürlü karalamalar...<br />
<br />
Hadi cemaatçiler Amerika AKP böyle buyurdu, size ne oluyor benim eski solcu anarşist kardeşlerim diyeceğim, inanın kendilerine ulaşmak, cevap mesajımızı yayınlatmak dahi bu en özgürlükçü bilmem ne bokum yerlerde mümkün olmadı…<br />
<br />
Bütün tribün bir tek ruh tek beden olmuş anamızdan girip katilliğimizden çıkıp ipimizi çektiler.<br />
<br />
Anladım ki fikirler farklı farklı olabilir ama renk uyumu diye bir şey var, o tribünlerden sahaya o ajanlı dumanlı bombaları kim attı bilmiyorum, alkışlayanları da tane tane bilmiyorum, bildiğim, tüm stat, tüm ülke, o dumanın altında kaldı, Hrant’ı rahipleri dahi öldürüp beynimizin içine erimiş kurşun akıttılar, gerçekten seven insan terk etmez, kaçan kaçsın, biz, yerimizden zırnık oynamadan buradan kavgayı okuma yazma bilen herkes uyanıncaya kadar sürdürdük ve Sızıntı ve Samizdat kitapları yazıldı ve bu ‘tutuklanıp içeri tıkılan’ site şahitsiniz tarihi görevini soyluca yerine getirdi...<br />
<br />
Çalıştığım her yere polis baskını yapıldı, arkadaşlarım etrafım herkes tek tek içeri atıldı, sandılar ki, üç yüz beş yüz kişiyi içeri tıkar ellerinden gazeteleri ekranları alır, boğarak, yok ederiz...<br />
<br />
Kardeşlerim bizler bilgisayar başında büyümüş bir nesil değiliz, bizler Tayyip Erdoğan’ın etrafına doluşan bir köy dolusu insan hiç değiliz...<br />
<br />
İşte yer gök duydu gördü, işte içerden arkadaşlarımızın kitapları, kan kusturuyorsunuz ama teslim alamadınız. <br />
<br />
Beş altı yıl önce biz bu bir işgaldir ve bu belgeler uydurmadır dedik, geçen yedi-sekiz seneden sonra nihayet yeni yeni uyanmaya başladınız. Ne diyeyim sabahı şerifleriniz hayrolsun, biraz geç kaldınız tabii, ne çay kaldı ne çaydanlık ne ev kaldı ne sokak ne gidecek kahve ne adam gibi konuşulacak birileri…<br />
<br />
Ve siz kendinizi kurtarmak kendinizi korumak için en acayip anarşist fikirlere dahi sığınmayı felsefi sporları bahane ettiniz... Kimseciklerden içerdekilerin parmaklarından tutsun istemedik, kalkıp en zor günümüzde bize koltuk değneği olsun da istemedik, ama bir insan evladı, üstelik bir yazar, onur denen şey’in tam da tarihsel zamanı gelmişken bu an’ı nasıl kaçırır. Deli süslemesi bir yığın garip suratlı vicdanı yazılar, yok oydu buyduyla güya paçanızı mı kurtardınız? Şimdi ödül törenlerinde dans mı edersiniz? Sormadınız mı kendinize şimdi içerde yatanlar bu ülkeye denizden dalgalarla mı geldi gökten mi düştüler, senin benim gibi sıradan insanlardı, söyleyin durduk yere bu insanlar neden savaşçı olsunlar, neden, şimdi içerde boğulup giderken tek başlarına Amerikan ve cemaatin gizli silahlarına karşı neyle nasıl zafer kazansınlar!<br />
<br />
Ve artık gün döndü kara çalanların kara şeytan suratları göründü artık ne içerdekilere ne dışarıdakilere sormayın bu beş yıl nasıl geçti, o kapkara günler içinde uzağı görme yeteneği işe yarayabilirdi, erdem, kirli elinizden sabun gibi zaman kayıp gitti...<br />
<br />
Hadi hiçbir şeycikler olmamış gibisinden başlayalım yazımıza, soruyor bezgin okuyucular yazıyor, yazıyorsun da ne oluyor, cevaplıyorum, Romanler kesintisiz yirmi dört saat göbek atıyor da ne oluyor, göbekleri mi eriyor, eğleniyorlar işte, yazıyoruz çünkü sürünerek değil her şeye karşın eğlenerek yaklaşmak istiyoruz ölüme...<br />
<br />
Tecavüzcüsüyle evlenen liberallerden son günlerde ilginç çıkışlar görüyoruz, mesela Ahmet Altan daha geçen gün, askere karşı yapılan sözlü saldırılar karşısında asker değil hükümet cevap vermeli dedi, hayrola, daha iki yıl önce İlker Başbuğ’a saldırıldığında aynı şeyi iğrendikleri ulusalcı yazarlar söylüyordu, demek dünya bir günde değişiyormuş.<br />
<br />
Bitmedi, Tayyip Bey devletin tek dini var deyince Ahmet Altan yine ayağa kalktı, canım olur mu ‘laiklik’e aykırı diye, vay maşallah, daha bir yıl öncesine kadar iğrendikleri ulusalcılar da aynı şeyleri söylüyordu, demek dünya bir günde değişiyormuş...<br />
<br />
Tabiatta ‘körlük’ diye bir şey var mı, yok, bütün canlılar dokunarak duyarak temasla sesle bir şekilde dış dünyayı algılar. Yalnız bu beyefendiler dışarıdan dünyaya gelmiş yaratıklar gibi... Amerikan tezgâhı ajan bavulları taşıyıp birilerini içeri tıkmak için görev almışlardı, hazır bu görevi harfiyen yerine getirirken bir de üstüne devlet, hukuk, anayasa, özgürlükler, açılımlar gibi işleri de süslü çalımlı yazılarla üzerlerine aldılar, birkaç günlük feylesofluk özentiliği, şakacılıklarıyla da soslayarak, ne oldu?<br />
<br />
 ‘Bozuk olmayan bir şeyi güya açılımlar adı altında tamire’ çalıştılar, bugün onlar da gördü, yaraya hastalığa değil ‘beden’e saldırıldığını. Kendi bedenlerini kendilerine doğrattılar hala uyanmamış ayaklarındalar... Beden, özgürlükler, siyasi sosyal eşitlikler ve bunları garanti altına alan anayasal düzen, şimdi, dün alelacele bir hışımla saldırdıkları tüm kötülüklerin anası ilan ettikleri ‘gövdeyi’ bugün yarım ağızla ve cici cümlelerle güya savunuyorlar...<br />
<br />
Neye benziyorlar Allah aşkına, el ve ayak parmakları olmadığı için ağzıyla resim yapan engelliler gibi pek marifetli muhalif yazılar yazıyorlar. İnsan sormaz mı, ellerimizin ayaklarımızın katili kasabı kim, tabii ki kendileri, sadece el ve ayaklar olsa, bırakın bu şirin muhalif yazılarını siz, cemaatten ve iktidardan ve Amerikan ajanlarından penislerinizi bir daha geri alabilecek misiniz, kara kara bunu düşünün, bir Müslüman kadının sahneye çıkması dahi kaç yüz yıl aldı, yüzyılların kazanımlarını cemaatin gayya odalarında peşkeş çektiniz...<br />
<br />
Sözün özü, kiliseye kim papaz oluyorsa önce İsa’yı bir daha çarmıha geriyor sonra çarmıha gerilmiş İsa önünde ağlayarak duaya başlıyor... Cehennemin dibine pek hevesle cumburlop çivileme atlamışlar şimdi de cehennemin dibinde demokrasi arıyorlar, arayın arayın bulursunuz şeytanların .mlarını, herifçioğlunun en yakın arkadaşını cemaat öldürmüş, herifçioğlu sırf İslamcılar’a teorisyenlik hevesi yüzünden, gık’ını çıkartmıyor Yeni Şafak Gazetesi’nde...<br />
<br />
…<br />
<br />
Kızılderili Çerokiler kendi top oyununa ‘savaşın küçük kardeşi’ adını koydu. İlkel toplumdan bugüne savaşın dahi bir ahlakı olduğunu görürüz, esir komutanların onurlarına saygı gibi, hatta 1800’li yılların ortasına doğru diplomaside bir devrim niteliği uluslar arası hukuk’un ilk büyük düzenlemesi sayılan girişimler savaşın dahi kurallarını koymuştur, şu meşhur Cenevre antlaşması, esirlere muamele gibi...<br />
<br />
Daha geçen yaz iddianame yazıp yüzlerce yıl ceza isteyeceksin bir yıl dolmadan suçsuz bulup aklayacaksın... Artık herkes hepimiz biliyoruz ki bunlar hukuku ilgilendiren adli vakalar değil, olup bitenler kayıtsız şartsız BİR SAVAŞIN CEPHELERİ...<br />
<br />
Ve asılsız kanıtsız iddianameden mahkumlara reva görülen muamelelere, ciddiye alınmayan dilekçelere, değerlendirmeye savunmaya alınmayan kanıtlara kadar ve manşetlerde astırılan iftiralara kadar, bu savaş tarihlerin yazdığı en ahlaksız savaşlardan biri haline çoktan geldi...<br />
<br />
Savaşın tek yöntemi vardır: İMHA, ülkemizdeki savaşın da… İmha savaşının felsefesi ‘niçin varsın?’, yani suçlu olduğun için değil var olduğun için yok edilmek zorundasın... Beş yıldır içerde hala suçunu bilmeyip savcıya ben neden buradayım cevabını boşa arayan kardeşlerimiz de çoktan öğrendi artık, suçları, varolmaları, şimdi dışarıdan oh olsun diye sevinen herkese sıra işte yavaş yavaş geliyor...<br />
<br />
…<br />
<br />
Siz hiç köylülerle kurt ya da domuz avına çıktınız mı? Sıkıştığını anlayan hayvan ‘tiz sesler’ çıkartmağa başlar, muhtemelen duygusal çığlıklar, bir olasılık da sesini daha da inceltip en uzaklara zor durumda olduğunun mesajını iletmek için, çaresizliğin çığlıkları, hepimizin her günkü yazıları gibi...<br />
<br />
Hayvan vuruluncaya kadar köylüler sesini asla çıkartmaz, aralarında işaretlerle konuşurlar... Hayvan vurulup gövdesi yere düşüp ayakaltına alındığında köylüler artık kısık sesle konuşmayı bırakır ve o köyde ancak düğünlerde görülen neşeli kahkahalar ve yamaçtan yamaca bağırarak seslenmeye başlarlar... ‘Gördün mü gününü…’ ‘sen ha….’<br />
<br />
Çocukluğumu travmaya sokacak kadar vahşi işte böyle bir av yaşadım, bugün aklımda kalan, köylünün birinin ağzından ayağının altındaki kurt’un kanlı başını ezerken söylediği şu sözlerdi: ‘bizim köyle baş edeceğini mi sandın?’<br />
<br />
Tayyip Bey’le baş edeceğinizi mi sandınız?<br />
<br />
Bu ‘av’ hikâyesi size bir şeyler hatırlatsın, içeri atmak için, karanlık tezgâhlarda adı geçenlerin ellerine kelepçe takılıncaya kadar, kendi aralarında gizlice işaretleşip sessizce beklediler, içeri atılınca, işte o zaman vadilerden dağların tepelerine naralar atmaya başladılar: ‘Sen ha… gördünüz gününüzü, kuruldu II. Cumhuriyet…’<br />
<br />
İyi de ülkemizde yaşanan bir domuz avı değil, savcılar siyasetçiler gazeteciler de elleri tüfekli ‘avcı’ değil... Kardeşlerim, kimin lafıydı, içlerinde bu denli cezalandırma içgüdüsü olanların hukuku ahlakı olamaz, Zerdüşt’ün lafıdır, en yırtıcı hayvan: insan’dır...<br />
<br />
…<br />
<br />
Ancak yırtıcı hayvanlar gibi saldıran savcılar siyasetçiler gazeteciler savaşın değişmez kuralı şu açmaz’ı (handikap) çok önceden bilmek zorundaydılar: Savaşın bayrakları vardır, kimi mavi kimi kırmızı, futbolun da renkli formaları vardır... Renkler tarafları belirler, bilim adamları üşenmemiş hangi renklerin daha saldırgan bir futbola yol açtığını öğrenmek istemişler, sonuç malum: kırmızı...<br />
<br />
Bizim takımın rengi kırmızı diye sevinmeyin, bu sonuca yapılan eleştiri çok kafa karıştırıcı çünkü ‘kırmızıyı’ gören rakip takım daha da saldırgan hale geliyor, bir demokrasi dersi olarak çık işin içinden bakalım...<br />
<br />
Bu deneye bir eleştiri daha, aynı renkleri çiçek bahçesinde gördüğünüzde neden ‘saldırganlaşmıyoruz’ tam tersine sevinçli duygulu bir hal alıyoruz...<br />
<br />
Yani öfkemizi kudurtan renkler değil oyun’un kurallarıdır... Oyunun ahlakı’na neşeyle uyulduğunda bir futbol sahası birden bir çiçek bahçesine dönüşebilir, aksine renkler sıcaklığıyla öfkemize kalkan olabilir...<br />
<br />
Tayyip Erdoğan bey iki koyun güdemiyorsunuz deyip eğleniyordu, maşallah kendisi çok güzel yönetiyor, ilave edelim, iki koyun olsa tabii ki Tayyip Bey yönetir, örümcekler bitler tahtakurular yönetilmez, üstüne hukuk’un içine sızmışlarsa, hiçbirimizin şansı yok...<br />
<br />
Duysun Tayyip ve yandaşları, müsabaka kültürü, çayır güreşinden ok yarışlarına top oyunlarına kadar tarihlerde ilk defa bu denli karman çorban düzensiz işin içinden çıkılmaz hale geldi, siyasetimiz hukukumuz gibi, hayırlı olsun, cemaatimize Amerikamıza ve Müslüman iktidarımıza...<br />
<br />
Tayyip Erdoğan Bey iri ufaklı muhalefeti ortadan kaldırarak siyaset yapma tarzını çok sevdi, itiraz eden de çıkmadı, ancak ‘rakip’i yok ederek siyaset yapma tarzını aynı tezgahçı yöntemlerle ‘spor’a taşıyınca kirli düzenleri yıkıldı.<br />
<br />
Çünkü spor müsabakaları her şeyden önce müsabaka’dır, yani maç için rakip takımın da olması gerekiyor, CHP’si MHP’si DP’si sahaya çıkma şansı bulmadan da Tayyip Bey siyaset yapmayı becerebiliyor, ama müsabakada bu mümkün değil...<br />
<br />
Rakip takımın taraftarlarını jopla, rakip takımın hocasını futbolcusunu içeri tık, sonra hükmen galip gelip kendine Yeni Cumhuriyet’in Padişahı ilan et, sporda işlemiyor...<br />
<br />
Ayıptır be hepimize ayıp, Ergenekon vb. davalardaki aynı tezgahları hiç yenilemeden aynı şekilde futbola taşıyıp netice alacaklarını sanacak kadar düşük bir zekanın kurbanı nasıl olduk, bu tezgahları fırsat bilip asıl biz kendimizi yargılayalım...<br />
<br />
…<br />
<br />
Ağaçları kökünden hızarla kesen profesyonel ormancılar dahi tam bilemez ağaç’ın ne yana düşeceğini, hesabınızı kesilen yöne doğru yaparsınız ancak yukarıdaki dallar ne tarafa ağırlığıyla bastırır ya da son anda beklenmedik bir rüzgar ne tarafa yıkar ağacı?<br />
<br />
Bugünlerde on yıllardır her gün papağan gibi tekrarladıkları açılım, ileri demokrasi gibi lafları eden kalmadı, niçin, açılım ve ileri demokrasi hızarıyla önlerine gelen her şeyi kesmeye kalkan sözüm ona liberallerin her birinin tek tek üstüne İslam İmparatorluğu’nun önünü tıkayan İslam’ın kütükleri düşüyor, kuşkunuz olmasın bu kesilen ağaçlar’ın Müslüman kalasları altında ezilmeyecek tek kimse kalmayacak, yarından da yakın...<br />
<br />
Polo oyununun kökeni Asya’dır, top diye ortaya atıp sopayla vurdukları insan kellesi’dir, bizim liberaller binlerce insanın kellesini itibarını hukukunu kişiliğini ayaklar altına alıp insanlıkla dalga geçtiler, yine de keyiflerine diyecek yok. Tam tersine, Amerika’nın kötümserleri liberallerdir, petrol, savaş, borsa her gün sinirlerini yıpratır... <br />
<br />
İlkel vahşi Polo oyunu dahi bu kadar çok ‘kelleyle’ oynanmaz, siyaset yapabilmeniz için her gün ama her gün birkaç kelleyi sopalamak zorunda değilsiniz ve artık öyle bir gaddar tuzak kurdunuz ki her gün birkaç kelle almadan iktidarınızın ayakta kalması imkânsız...<br />
<br />
Şimdi size bir ‘sonsuzluk’ sorusu: bir yazar kimden yanadır, savcılar, asker, medya, üniversiteleri vs. bir tarafa koyun, ahlak, hukuk, insanlık’ı diğer yana...<br />
<br />
 Geçtiğimiz on yıl içinde ABD’nin ve gizli ellerin ve cemaatin ve bilmem neler’in baş rollerde oynadığı bir büyük ‘yıkım savaşı’ ‘ele geçirme savaşı’ verildi.<br />
<br />
 Ve başta cemaat ve liberaller bu savaşı kazanmak için her türlü iftirayı, yalanı, suçlamayı, kanıtsız belgesiz manşetlere taşıyıp kara propagandayla savcıları, askeri, medyayı, üniversiteleri vs. ele geçirdi... Karun hazineleri gibi kurumlar’ı ‘kazandılar’ ama ahlak’ı insanlık’ı hukuk’u dünyaya beşikteki çocuklara kadar rezil kepaze olarak kaybettiler.<br />
<br />
Aradan geçen yıllara rağmen suçladıkları, iddianame düzdükleri, tezgahladıkları hiçbir şeyi ispat edemediler, üstüne, henüz bir ‘yargı’ yok, hüküm verilmiş tek bir dava yok...<br />
<br />
Sonsuzluk sorusu şudur, bir yazar, daha baştan, darbecilikle suçlanacağını bile bile, askercilikle suçlanacağını bile bile, kişisel hayatına iftiralar atılacağını bile bile, mahremiyetine saldırılacağını bile bile, ekmeğiyle işiyle oynanıp karnını doyurma imkanlarının elinden alınacağını bile bile, büyük bir kuşatmayla sesini duyuramayacağı bir kafese sokulacağını bile bile, söylediklerinin çarpıtılacağı, yapmadığı olmadığı söylemediği şeylerle karanlık bir tezgahın hücresine tıkılacağını bile bile, neden yola çıksın?<br />
<br />
Hepinizin gözleri önünde cereyan etti, kimse yola çıkamadı, içerdekiler hariç, aksine, düzmece belgeleri servis yapan ajanlı gazetelere güle oynaya köşe oldular...<br />
<br />
 İnsanlık, hukuk, ahlak... yıkılırken neşeli oh olsun kahkahaları attılar... Şimdi patır patır dökülmeye başladılar, keşke bugünden olsun çark etmenin soylu bir anlamları olsa, değil, kendilerini dışarı atmak için bahane kolluyorlar, çünkü kanıtlanabilen hiçbir şeyin ortada olmadığı gerçeğinin (buna da şükür) kazığı yavaş yavaş onlara da girmeye başladı...<br />
<br />
 İşte bu karanlık tezgahların hepsi birden oldu, onlar ne kazandı, bizim elimize ne geçti?<br />
<br />
 Onlarca yıl uzakta yaşayan çok yakın bir akrabam hayatında hiçbir yazarla oturup konuşmuş tanışmış değil, yaptığım işi sordu, kağıtları, kitapları, hikayeleri, dergileri, cezaları, vs. oturup tane tane anlattım, sözü bitirdiğimde, bana sorduğu soru şu oldu: Bu işin avantası ne?<br />
<br />
 Bu işin avantası falan yok, bu işin avantası ahlaklı bir insan olmak diyeceğim, ama, avanta gibi mafya argosuyla ‘ahlak’ı aynı cümlede kullanmak çok yakışıksız...<br />
<br />
 Bu iftira ve işgalin tutuklamaları başlarken, herkes iç dünyasında kendine şöyle dedi: seni de bin bir iftirayla manşetlere çekerler ve sen ölürsün. En yakınındaki ailen dahi yahu demek böyle sapıkmış böyle hırsızmış böyle illegal işlerin içindeymiş gibi şüpheler’in içine düşer mi düşer... Seni savunan, seni tanıdığını söyleyen, senin macerandan habersiz tek kişi kalmaz.<br />
<br />
 Düşünün siz ölüp gitmişsiniz ve ardınızda kalan herkes size atılan iftira ve suçlamaların şüphesi ya da gölgesiyle cesedinizi kurtçuklayıp leşleyip konuşuyor...<br />
<br />
 Evet herkes seni tezgahçıların resmettiği gibi konuşabilir Köşede kıyıda sessizce buluşup konuştuğumuz her arkadaşla aramızdaki son cümleler hep şu oldu: her şeyi gören bilen Allah var.<br />
<br />
Ve ve ve ve gerçekten o güne kadar tasavvuruna akıl sır erdiremediğim Allah denen şeyi arkadaşlarımla ilk defa bu denli derinden gaipten hissettik. Gençliğimin ilk gününden beri bilip konuştuğum ‘iman’ denilen şeyin kokusunu sanki o gün yıldız tozları gibi nefesimde hissettim...<br />
<br />
Bu ne büyük lafdır: yukarda Allah var... Allah dışında herkes arkandan iftiralarla konuşuyor, arkadaşlar, ailen, medya, savcılar, herşey aleyhinde, bir Allah var yukarda, sen ve Allah...<br />
<br />
Onların elinde seni tutuklayacak aleme arkadaşlarına ailene iftiralarla bin türlü rezillikler içinde sunacak ‘güç’ var, senin elinde ise sadece Allah var... İşte bunun adı: Allah’ın İpi’dir...<br />
<br />
Diğer adı Allah’ın Asası... Allah’ın Asasına tutunanlar, dünyevi ölçülerle maddi olarak kazanır mı kaybeder mi bilmem.<br />
<br />
Ama iman şudur, Allah’ın ipine tutunanlar, renkleri, çiçekleri, insanları, acıları, kederleri, türküleri, yalnızlığı, bulutları, toprağı, nefesi, olup biten dönen şeyleri daha başka görür, kazancı budur, yaratılmış canlı cansız şeyleri daha içinden tanır ve insanı ayakta tutan direniş denen şeyin lezzetleri hazz’ları haline dönüşür...<br />
<br />
Şüphesiz bu duyguyu içimize kök salanlar şimdi içerde direnen onurlu insanlar, tarihlerde en zor günlerde Allah’ın ipini terk etmeyen evliyalar, ezberimizle beynimize kazıdığımız duygusal ifadelerimizi güçlendiren şairler, dünyanın ve coğrafyanın dört bir yanından sahipsiz efendisiz güzellikleri binbir rengiyle işkencelere karşın bize ulaştırmayı başaran soylu sanatçılar...<br />
<br />
İman’ın özü budur ve aslında bu duyguların en köklü halinin Müslümanım diyen insanlarda olmasını kim beklemez?<br />
<br />
Konferanslarımda çokça anlattığım meşhur bir fıkram vardır, eski evlerimizde fare kapanları olurdu, zehirli peynir parçası ya da buğday koyulurdu ve bıçak gibi keskin çivisi ve içine gireni sert yayıyla sıkıştırıp boğan basit ama paslı demirden bir düzeneği olurdu...<br />
<br />
Bir gün bir geniş evin içinde bir muhabbet kuşu odalardan odalara gezerken, karanlık helanın önünde bir fare kapanı görmüş, daha önce fare kapanı görmediği için, merak edip sormuş, sen burada ne arıyorsun demiş fare kapanına...<br />
<br />
Fare kapanı, ben temiz bir Müslümanım, zaman zaman böyle insanlardan uzak karanlık yerlerde inzivaya çekilir Allah’a zikr ederim, şükür ederim...<br />
<br />
 Peki, demiş muhabbet kuşu, şu üstündeki demirden çivi ne oluyor? Fare kapanı, ha o mu, o Allah’ın asasıdır, biz dua ederken zikrederken şükrederken Allah’ın asasına tutunuruz, Allah’ın Asası demek Allah’tan başka hiçbir kazancın peşinde olmamak demek, kısaca Allah’a giden yol demektir.<br />
<br />
 Peki, demiş muhabbet kuşu, önünde bir buğday tanesi var, onu yemiyor musun?<br />
<br />
 Fare kapanı, biz azla kanaat eden mümin Müslümanlarız, birazcık yer, gerisini bir aç bir Allah’ın fakiri gelir diye ‘misafirlerimize ayırırız’ demiş...<br />
<br />
Muhabbet kuşu, öyleyse ben de açım, yiyebilir miyim, demiş...<br />
<br />
Fare kapanı, tabii buyur, afiyet olsun, ne demek, siz o buğday tanesini yerseniz Allah bu ikramımız için bizi daha çok sever...<br />
<br />
Muhabbet kuşu hemen yemiş buğday tanesi. Tabii buğday tanesine hamle yaparken, tuzağa düşmüş ve fare kapanının çivisi boynundan kazık gibi girip kuşu öldürmüş...<br />
<br />
Muhabbet kuşu can çekişip ölürken, başını kaldırmış fare kapanına: ‘Ulan fare kapanı, şu kanlı kazık çiviyi bana Allah’ın asası diye sattın ya, şu zehirli ağulu buğdayı bana ‘Müslümanlık’ diye yedirdin ya…’ demiş...<br />
<br />
Otuz yıldır ekranlarda gazete köşelerinde bu başörtüsü bizim inancımızdır, biz Müslümanız, biz inananlardanız diye aralıksız konuşanlar, sonra bir gün iktidar oldular...<br />
<br />
Önlerine gelene iftira, önlerine geleni içeri tıktılar… İçlerinden tek bir temiz Müslüman çıkıp, yahu ne oluyor, haksız hukuksuz belgesiz kanıtsız yaptıklarınız zulümdür, gaddarlıktır, hala diyemiyor…<br />
<br />
Sonunda hepimiz anladık ki inanç inanç dedikleri Müslümanım, Müslümanız diye diye bu toplumun boynuna geçirdikleri, pis bir fare kapanının kanlı çivisiymiş...<br />
<br />
Oysa bu toprakların tertemiz Müslümanları bilir ki inanan insanlar Allah’ın ipine bağlanan insanlar, Allah’tan başka kimseden korkmaz, Allah’tan başka hiçbir güce boyun eğmez…<br />
<br />
Halkımız hepimiz yer gök aldandı, tarihler döndü ve tarihlerde eşine rastlanmaz bir tezgah ortaya çıktı, onların Allah’ın ipi dedikleri, savcıların ellerindeki Domuz Bağı’ymış...<br />
<br />
Fikrimce, iktidarı ele geçirince artık Allah’a ihtiyaçları Allah’tan öğrenecekleri bir şey kalmadı, muhabbet kuşunun öğrenmesi gereken, siyaset felsefesi yine doğrusundan zırnık şaşmadı, sağ’ın Allah’ı: Devlet’tir...<br />
<br />
 …<br />
<br />
Yazarların annesi de sütü de ‘ahlak’tır... Bebeklerin oyuncak bebeklere sarılmalara açlık kadar derin bir şefkat duygusudur. Hatta kucaklanmaya yemekten daha fazla ihtiyaçları vardır.<br />
<br />
Bebeklere oyuncaktan anne yapın, kumaşı, ipek, keten, bez, farklı farklı olsun, tercihleri hep ‘havlu gibi’ yumuşak olanlardan olmuştur, daha da ötesi var...<br />
<br />
Bilim adamları deneylerini daha da ileri taşıyor, oyuncak anneyi bu sefer tamamen dikenlerden yapıyorlar.<br />
<br />
 Bebeğin bir çok farklı oyuncak arasında, havludan şirin parlak renklerden ayılar maymunlar tavşanlar olsa da tercihi yumuşacık olanlardan değil, dikenli de olsa dikenli oyuncak anne’ye sarılmak oluyor...<br />
<br />
 Yumuşacık kuzuların ciğerini seven liberal akbabalara bu hikaye ne anlatır bilmem...<br />
<br />
 …<br />
<br />
Uzay aracı içinde astronotlar birbirlerini duymaz, çünkü ses’i iletecek hava yoktur. Feci olan bugünler itibariyle toplumun konuşan tarafları arasında sansür yüzünden tam anlamıyla hava boşaltıldı... Afrika’nın Uganda’sında bile hatta balta girmemiş ormanlarında on üç yaşındaki çocukları asker yapıp savaşanların dahi ‘muhalif TV’leri var, Türkiye’nin yok...<br />
<br />
 Havasız, cemaat ya da tezgah odalarında büyüyenler ise tek ‘konuşan’ ‘sesi duyulanlar’ haline geldi...<br />
<br />
Ancak aynı astronotlar birbirini görür, çünkü görüntü ışıkla ilgili, ışığı da izole edin, göremezsiniz, evet, ışık da izole edildi ve gözünüz aydın karanlık hepimizin üstüne çöktü...<br />
<br />
Oysa ‘renkleri’ görebilmeliyiz, ışığın değdiği her şeyin içinden ne geçiyorsa, mesela çiçekler ona göre renk verir...<br />
<br />
 Bugünler itibariyle hiç kimse bu havasız ve ışıksız ortamda hala niye yazıyor anlayamıyorum, kendinizi ve renginizi ifade edemedikten sonra, niçin varız, niçin yaşıyoruz?<br />
<br />
 Daha da ötesi, görünmez bir anayasa çoktan ilan edildi, iktidara karşı gelen, iktidarı takmayan, otoriteyi dinlemeyen kim varsa çoktandır zararsızsa psikopatlıkla tehlikeliyse özel yetkili mahkemelerce mahkum ediliyor...<br />
<br />
Yani yepyeni bir RUH SAĞLIĞI anayasamız çoktan kabul edildi. Bu görünmez anayasaya göre ortaokul kantinindeki fiyatlara itiraz eden 13 yaşındaki çocuktan bize kadar hepimiz ya psikopatız ya Ergenekoncuyuz...<br />
<br />
İktidar ve yandaş medyası Ergenekon, Balyoz ve Odatv davalarına sağır. Oysa, ses fiziksel bir gerçekliktir, ben sağırım ‘do’ sesini ‘mi’ sesini tanımam diyebilir misiniz, açın medyanın yetmiş TV’sini bal gibi diyorlar işte...<br />
<br />
 Kardeşlerim, ilk insan toplulukları hatta bizim köyde dahi insanlar konuşmak için yakına gelmek zorunda değildi, uzaktan yüksek sesle anlaşırlardı...<br />
<br />
İnsanların yan yana gelme sebebi çok başka, daha ‘kederli’ ‘duygusal’ ifadeleri yüzümüz mimiklerimiz yansıtsın diye… Bir hercai laf vardır insana en zalim her şeyi yaptıran şey parasızlıktır diye, değil, insana en gaddar şeyleri yaptıran şey konuşamamaktır, kendini ifade edememek, derdini anlatamamak...<br />
<br />
Yan yana gelip sesimizi duyuracak bir TV’yi dahi acımasız özel yetkili adalet terörü yüzünden inşa edemiyoruz, kış geliyor konuşamıyoruz, yaz geliyor konuşamıyoruz, hadi konuş, Ergenekon’dan içerdesin...<br />
<br />
 İnsan evladına en ağır gelen şey, konuşamamaktır, şu dağın ardındaki yıldız bu gece hangi mahalleden hangi kızı öpüyor diye dahi laflamıyoruz, bunun adı kayıtsız şartsız işgaldir.<br />
<br />
 İşgalin askersiz silahsız ve çatışmasız çok ucuza getirildiğini düşünmeyin, hem cemaat hem ortakları ajanlarının kullandıkları ‘teknik’i takdir etmemiz gerekir, öncelikle belki de tüm tarihimizin en büyük markasını yarattılar: Ergenekon.<br />
<br />
Dünyada hiçbir ürünün reklamı bu denli başarıyla piyasaya sürülmedi... Bir zeka eseri olarak ABD’li yaratıcılarını ne kadar övsek azdır. Bizlerin canlarına yüzlerce insanın hayatlarına mal oldu ancak liberal solcuları da çok eğlendirdi akıllarını başlarından aldı, Türkiye’de her taşı yerinden oynattı. <br />
<br />
Bütün içtenliğimle söylüyorum aylarca yıllarca adalet bakanlığı koridorlarında ve cemaat emniyet odalarında harıl harıl çalışıp harikulade bir iş başardılar...<br />
<br />
Ancak bir daha ki sefere kahramanlarını gerçek değil çizgi kahramanlardan seçmeleri demokrasi ve kendileri açısından daha akıllıca olur, çünkü Ergenekon markası için tarafsız habersiz günahsız rahipleri de Hrant’ı da Danıştay gibi nicesini de katletmek zorunda kaldılar...<br />
<br />
Bir daha ki sefere çizgi kahramanlarını tercih ederlerse gerçekten iyi olur, daha akılcı daha acısız olur. Ergenekon markası için tam tersine canlı yaşayan düpedüz insanları göz göre öldürdüler ve bize insanlık ve hukuk önünde soğuk kaskatı bir intikamdan başka şans bırakmadılar...<br />
<br />
Nihat Genç <br />
<br />
Odatv.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
08.05.2012Kardeşlerim, batı batı dediğimiz şey, anlaşıldı ki sonunda, bir İtalyan lokantasında makarnanın üstüne şef garsonun peyniri elleriyle ovuşturup rendelerken bizlerin ‘harika... mükemmel…’ dememize kadar iniverdi.<br />
<br />
Ve sonra işimiz gücümüz hiç yokmuş gibi aşçının okul ve diploması ne yüksek yerlermiş diye (ağzımızdaki lokmayı saygı yüzünden yanak altına çekip yerinden hiç oynatmadan) dinlemek ve hayranlıkla başımızla tasdik etmekmiş...<br />
<br />
Aslında neyi ne zaman ne kadar takdir edeceğimiz konusunda taa sandalye ceket ilk geldiği günlerden beri sıkı bir eğitim aldığımız halde, hala batılı şeylerin her defasında bize disiplinel bir sessizlikle öğretilmesi tuhafıma gidiyor... Gerçi aşçı New York bilmem ne mezunu olsa da takdir etmeye hazırım Paris bilmem ne mezunu olsa da...<br />
<br />
Mekâna ve ritüele ne kadar saygılı olsak da içimizde ehilleşmemiş doğulu bir tarafın sırıttığını onlar da biliyor, mesela, aşçı Çinliyim, Hintliyim, Filipinliyim deseydi, kesinlikle işe ben de maydanoz olur ‘ne diyon lan’ ‘yeme bizi kardeşim’ diye takdim’i bozacak potansiyelim hala mevcut...<br />
<br />
Dinlemeler, telefon tape’leri de böyle bir şeydi, çok da bildiğimiz eski usul belgelere benzemiyordu, nereden bakarsan bak teknoloji işi, hangimiz teknolojiye hayranlık duymadık...<br />
<br />
Cemaat ve ABD ajanları eliyle dinleme dolu bavullar Taraf Gazetesi’nden harekete geçince, benim eski arkadaşlarım, yani eski kot pantolon ve eski polo gömlek giymiş az sakallı solcu arkadaşlarım, HAYRANLIKLA TRİBÜNLERİ salladı... Ve belgeleri getiren aşçıların önünde yıllar ama yıllarca saygıyla eğildiler övgü methiyeler iltifatlar kahramannameler düzdüler...<br />
<br />
Aslında ben bu dinlemelerin ne anlama geldiğini önceleri pek anlamadım, eski solcu arkadaşlarım Taraf Tribününde sevinçten gömleklerini parçalayıp Sen Çok Yaşa Ahmet Altan Sen Çok Yaşa Baransu diye bağırmaya başladıklarında birazcık uyanır gibi oldum ama yine de kemiklerime kadar işlemiş gerçekçilik yüzünden bedenimi beynimin dahi ikna etmesi asla söz konusu olamazdı...<br />
<br />
Bu servis edilen belgeler neymiş de neymiş, arkadaşlarımın ekranlardaki sevinç çığlıklarına bakarsak GODOT SONUNDA gelmiş ve getiren de çok sürpriz bir isim cemaat ve ABD ajanları... O günlerde ekranlara fırlayan o bisiklet yaka süveter kazak giyen hafif sakallı arkadaşlar var ya, çok iyi tanışırız... O günlerde ekranlarda en hasılat getiren konuşmalar işte bu TAPE’lerdi, geceler boyu konuşmalar, ne cumhuriyet bıraktılar, ne Atatürk ne bizim katilliğimiz kaldı ne faşistliğimiz...<br />
<br />
Diğer konuşan solcu kardeşi de tanırım o da arkadaş, dürüstlükten bir amatör belgeseli dahi bitirecek parası yoktu, şimdi ekranda konuştukça suratı Ford Mustang araba gibi ani vites değişikliğine her iklim şartlarına debriyajsız ayak uyduruyor...<br />
<br />
Tabii o eski solcu arkadaşlardan bazıları bu kadar fazla ekran matinelerine yetişemediler, ama saç şekilleri ve konuşma şekilleri spor araba renklerinin sivilliğinde birkaç günde dönüşüverdi...<br />
<br />
Açılım açılım açılım, eski Türkiye bitti bitti bitti derlerken sanki Ege’den Soros Körfezi’nden Türkiye’ye serin bir hava üflüyorlar ve toprağımızın ve tarihimizin kiri pası küfü havalanıp temizleniyordu...<br />
<br />
Öyle serin bir vantilatör ki ekranlardan odalarımıza hatta dünyaya yayılıyor ve kendini sürgünde kabul eden niceleri ülkeye dönüyor. Ülkücü, eski solcu, liberal, herkes, beyninin kıvrımlarından eski bir işkence anı, itilmişlik, travma izini kazıyıp çıkartıp cemaatin ekranlarına koşuyordu...<br />
<br />
Birkaç ay içinde ülkede iyi liberaller için tatlı kötü katil Ergenekoncular(!) için çok acımasız öyle sert bir rüzgar estirilir ki tutuklanan tutuklanana, operasyonlar, 1, 2, 3 diyor sonu ucu bucağı görünmüyor... O galeyan günleri kitap fuarında imza atıyorum, hayatları boyu yazarlığıma saygı duymuş başörtülü kızlar, ne olmuş o birkaç ay içinde, önümden geçerken burunları havada bana laf attılar, ‘bunlar hala yaşıyor mu, bunlar hala tutuklanmadı mı?’<br />
<br />
Oysa o meşum günlere kadar hikayeler yazan ya da hikayeyle süslenmiş konuşmalar yapan birisiydim, tam da o galeyan günleri ortasında açtım internet sitelerini, adımın yanında sen de on bin ben diyeyim yirmi bin Ergenekoncu yaftası, adımın yanında birkaç bin tane katil, faşist, deli, meczup gırla gidiyor...<br />
<br />
Bir de içlerinde güya çok bilmiş ağbilerinin alaylı lafları, şöyle cümleler: ‘bunları ciddiye alıp yazmayın’, bazıları: ‘geçin o Ergenekoncu delileri konuşup zaman harcamaya değmez...’, ben diyeyim yirmi bin siz deyin elli bin ‘küçümseyici’ ‘yok sayıcı’ ‘dışlayıcı’ ve bir o kadar bol keseden küfürlü karalamalar...<br />
<br />
Hadi cemaatçiler Amerika AKP böyle buyurdu, size ne oluyor benim eski solcu anarşist kardeşlerim diyeceğim, inanın kendilerine ulaşmak, cevap mesajımızı yayınlatmak dahi bu en özgürlükçü bilmem ne bokum yerlerde mümkün olmadı…<br />
<br />
Bütün tribün bir tek ruh tek beden olmuş anamızdan girip katilliğimizden çıkıp ipimizi çektiler.<br />
<br />
Anladım ki fikirler farklı farklı olabilir ama renk uyumu diye bir şey var, o tribünlerden sahaya o ajanlı dumanlı bombaları kim attı bilmiyorum, alkışlayanları da tane tane bilmiyorum, bildiğim, tüm stat, tüm ülke, o dumanın altında kaldı, Hrant’ı rahipleri dahi öldürüp beynimizin içine erimiş kurşun akıttılar, gerçekten seven insan terk etmez, kaçan kaçsın, biz, yerimizden zırnık oynamadan buradan kavgayı okuma yazma bilen herkes uyanıncaya kadar sürdürdük ve Sızıntı ve Samizdat kitapları yazıldı ve bu ‘tutuklanıp içeri tıkılan’ site şahitsiniz tarihi görevini soyluca yerine getirdi...<br />
<br />
Çalıştığım her yere polis baskını yapıldı, arkadaşlarım etrafım herkes tek tek içeri atıldı, sandılar ki, üç yüz beş yüz kişiyi içeri tıkar ellerinden gazeteleri ekranları alır, boğarak, yok ederiz...<br />
<br />
Kardeşlerim bizler bilgisayar başında büyümüş bir nesil değiliz, bizler Tayyip Erdoğan’ın etrafına doluşan bir köy dolusu insan hiç değiliz...<br />
<br />
İşte yer gök duydu gördü, işte içerden arkadaşlarımızın kitapları, kan kusturuyorsunuz ama teslim alamadınız. <br />
<br />
Beş altı yıl önce biz bu bir işgaldir ve bu belgeler uydurmadır dedik, geçen yedi-sekiz seneden sonra nihayet yeni yeni uyanmaya başladınız. Ne diyeyim sabahı şerifleriniz hayrolsun, biraz geç kaldınız tabii, ne çay kaldı ne çaydanlık ne ev kaldı ne sokak ne gidecek kahve ne adam gibi konuşulacak birileri…<br />
<br />
Ve siz kendinizi kurtarmak kendinizi korumak için en acayip anarşist fikirlere dahi sığınmayı felsefi sporları bahane ettiniz... Kimseciklerden içerdekilerin parmaklarından tutsun istemedik, kalkıp en zor günümüzde bize koltuk değneği olsun da istemedik, ama bir insan evladı, üstelik bir yazar, onur denen şey’in tam da tarihsel zamanı gelmişken bu an’ı nasıl kaçırır. Deli süslemesi bir yığın garip suratlı vicdanı yazılar, yok oydu buyduyla güya paçanızı mı kurtardınız? Şimdi ödül törenlerinde dans mı edersiniz? Sormadınız mı kendinize şimdi içerde yatanlar bu ülkeye denizden dalgalarla mı geldi gökten mi düştüler, senin benim gibi sıradan insanlardı, söyleyin durduk yere bu insanlar neden savaşçı olsunlar, neden, şimdi içerde boğulup giderken tek başlarına Amerikan ve cemaatin gizli silahlarına karşı neyle nasıl zafer kazansınlar!<br />
<br />
Ve artık gün döndü kara çalanların kara şeytan suratları göründü artık ne içerdekilere ne dışarıdakilere sormayın bu beş yıl nasıl geçti, o kapkara günler içinde uzağı görme yeteneği işe yarayabilirdi, erdem, kirli elinizden sabun gibi zaman kayıp gitti...<br />
<br />
Hadi hiçbir şeycikler olmamış gibisinden başlayalım yazımıza, soruyor bezgin okuyucular yazıyor, yazıyorsun da ne oluyor, cevaplıyorum, Romanler kesintisiz yirmi dört saat göbek atıyor da ne oluyor, göbekleri mi eriyor, eğleniyorlar işte, yazıyoruz çünkü sürünerek değil her şeye karşın eğlenerek yaklaşmak istiyoruz ölüme...<br />
<br />
Tecavüzcüsüyle evlenen liberallerden son günlerde ilginç çıkışlar görüyoruz, mesela Ahmet Altan daha geçen gün, askere karşı yapılan sözlü saldırılar karşısında asker değil hükümet cevap vermeli dedi, hayrola, daha iki yıl önce İlker Başbuğ’a saldırıldığında aynı şeyi iğrendikleri ulusalcı yazarlar söylüyordu, demek dünya bir günde değişiyormuş.<br />
<br />
Bitmedi, Tayyip Bey devletin tek dini var deyince Ahmet Altan yine ayağa kalktı, canım olur mu ‘laiklik’e aykırı diye, vay maşallah, daha bir yıl öncesine kadar iğrendikleri ulusalcılar da aynı şeyleri söylüyordu, demek dünya bir günde değişiyormuş...<br />
<br />
Tabiatta ‘körlük’ diye bir şey var mı, yok, bütün canlılar dokunarak duyarak temasla sesle bir şekilde dış dünyayı algılar. Yalnız bu beyefendiler dışarıdan dünyaya gelmiş yaratıklar gibi... Amerikan tezgâhı ajan bavulları taşıyıp birilerini içeri tıkmak için görev almışlardı, hazır bu görevi harfiyen yerine getirirken bir de üstüne devlet, hukuk, anayasa, özgürlükler, açılımlar gibi işleri de süslü çalımlı yazılarla üzerlerine aldılar, birkaç günlük feylesofluk özentiliği, şakacılıklarıyla da soslayarak, ne oldu?<br />
<br />
 ‘Bozuk olmayan bir şeyi güya açılımlar adı altında tamire’ çalıştılar, bugün onlar da gördü, yaraya hastalığa değil ‘beden’e saldırıldığını. Kendi bedenlerini kendilerine doğrattılar hala uyanmamış ayaklarındalar... Beden, özgürlükler, siyasi sosyal eşitlikler ve bunları garanti altına alan anayasal düzen, şimdi, dün alelacele bir hışımla saldırdıkları tüm kötülüklerin anası ilan ettikleri ‘gövdeyi’ bugün yarım ağızla ve cici cümlelerle güya savunuyorlar...<br />
<br />
Neye benziyorlar Allah aşkına, el ve ayak parmakları olmadığı için ağzıyla resim yapan engelliler gibi pek marifetli muhalif yazılar yazıyorlar. İnsan sormaz mı, ellerimizin ayaklarımızın katili kasabı kim, tabii ki kendileri, sadece el ve ayaklar olsa, bırakın bu şirin muhalif yazılarını siz, cemaatten ve iktidardan ve Amerikan ajanlarından penislerinizi bir daha geri alabilecek misiniz, kara kara bunu düşünün, bir Müslüman kadının sahneye çıkması dahi kaç yüz yıl aldı, yüzyılların kazanımlarını cemaatin gayya odalarında peşkeş çektiniz...<br />
<br />
Sözün özü, kiliseye kim papaz oluyorsa önce İsa’yı bir daha çarmıha geriyor sonra çarmıha gerilmiş İsa önünde ağlayarak duaya başlıyor... Cehennemin dibine pek hevesle cumburlop çivileme atlamışlar şimdi de cehennemin dibinde demokrasi arıyorlar, arayın arayın bulursunuz şeytanların .mlarını, herifçioğlunun en yakın arkadaşını cemaat öldürmüş, herifçioğlu sırf İslamcılar’a teorisyenlik hevesi yüzünden, gık’ını çıkartmıyor Yeni Şafak Gazetesi’nde...<br />
<br />
…<br />
<br />
Kızılderili Çerokiler kendi top oyununa ‘savaşın küçük kardeşi’ adını koydu. İlkel toplumdan bugüne savaşın dahi bir ahlakı olduğunu görürüz, esir komutanların onurlarına saygı gibi, hatta 1800’li yılların ortasına doğru diplomaside bir devrim niteliği uluslar arası hukuk’un ilk büyük düzenlemesi sayılan girişimler savaşın dahi kurallarını koymuştur, şu meşhur Cenevre antlaşması, esirlere muamele gibi...<br />
<br />
Daha geçen yaz iddianame yazıp yüzlerce yıl ceza isteyeceksin bir yıl dolmadan suçsuz bulup aklayacaksın... Artık herkes hepimiz biliyoruz ki bunlar hukuku ilgilendiren adli vakalar değil, olup bitenler kayıtsız şartsız BİR SAVAŞIN CEPHELERİ...<br />
<br />
Ve asılsız kanıtsız iddianameden mahkumlara reva görülen muamelelere, ciddiye alınmayan dilekçelere, değerlendirmeye savunmaya alınmayan kanıtlara kadar ve manşetlerde astırılan iftiralara kadar, bu savaş tarihlerin yazdığı en ahlaksız savaşlardan biri haline çoktan geldi...<br />
<br />
Savaşın tek yöntemi vardır: İMHA, ülkemizdeki savaşın da… İmha savaşının felsefesi ‘niçin varsın?’, yani suçlu olduğun için değil var olduğun için yok edilmek zorundasın... Beş yıldır içerde hala suçunu bilmeyip savcıya ben neden buradayım cevabını boşa arayan kardeşlerimiz de çoktan öğrendi artık, suçları, varolmaları, şimdi dışarıdan oh olsun diye sevinen herkese sıra işte yavaş yavaş geliyor...<br />
<br />
…<br />
<br />
Siz hiç köylülerle kurt ya da domuz avına çıktınız mı? Sıkıştığını anlayan hayvan ‘tiz sesler’ çıkartmağa başlar, muhtemelen duygusal çığlıklar, bir olasılık da sesini daha da inceltip en uzaklara zor durumda olduğunun mesajını iletmek için, çaresizliğin çığlıkları, hepimizin her günkü yazıları gibi...<br />
<br />
Hayvan vuruluncaya kadar köylüler sesini asla çıkartmaz, aralarında işaretlerle konuşurlar... Hayvan vurulup gövdesi yere düşüp ayakaltına alındığında köylüler artık kısık sesle konuşmayı bırakır ve o köyde ancak düğünlerde görülen neşeli kahkahalar ve yamaçtan yamaca bağırarak seslenmeye başlarlar... ‘Gördün mü gününü…’ ‘sen ha….’<br />
<br />
Çocukluğumu travmaya sokacak kadar vahşi işte böyle bir av yaşadım, bugün aklımda kalan, köylünün birinin ağzından ayağının altındaki kurt’un kanlı başını ezerken söylediği şu sözlerdi: ‘bizim köyle baş edeceğini mi sandın?’<br />
<br />
Tayyip Bey’le baş edeceğinizi mi sandınız?<br />
<br />
Bu ‘av’ hikâyesi size bir şeyler hatırlatsın, içeri atmak için, karanlık tezgâhlarda adı geçenlerin ellerine kelepçe takılıncaya kadar, kendi aralarında gizlice işaretleşip sessizce beklediler, içeri atılınca, işte o zaman vadilerden dağların tepelerine naralar atmaya başladılar: ‘Sen ha… gördünüz gününüzü, kuruldu II. Cumhuriyet…’<br />
<br />
İyi de ülkemizde yaşanan bir domuz avı değil, savcılar siyasetçiler gazeteciler de elleri tüfekli ‘avcı’ değil... Kardeşlerim, kimin lafıydı, içlerinde bu denli cezalandırma içgüdüsü olanların hukuku ahlakı olamaz, Zerdüşt’ün lafıdır, en yırtıcı hayvan: insan’dır...<br />
<br />
…<br />
<br />
Ancak yırtıcı hayvanlar gibi saldıran savcılar siyasetçiler gazeteciler savaşın değişmez kuralı şu açmaz’ı (handikap) çok önceden bilmek zorundaydılar: Savaşın bayrakları vardır, kimi mavi kimi kırmızı, futbolun da renkli formaları vardır... Renkler tarafları belirler, bilim adamları üşenmemiş hangi renklerin daha saldırgan bir futbola yol açtığını öğrenmek istemişler, sonuç malum: kırmızı...<br />
<br />
Bizim takımın rengi kırmızı diye sevinmeyin, bu sonuca yapılan eleştiri çok kafa karıştırıcı çünkü ‘kırmızıyı’ gören rakip takım daha da saldırgan hale geliyor, bir demokrasi dersi olarak çık işin içinden bakalım...<br />
<br />
Bu deneye bir eleştiri daha, aynı renkleri çiçek bahçesinde gördüğünüzde neden ‘saldırganlaşmıyoruz’ tam tersine sevinçli duygulu bir hal alıyoruz...<br />
<br />
Yani öfkemizi kudurtan renkler değil oyun’un kurallarıdır... Oyunun ahlakı’na neşeyle uyulduğunda bir futbol sahası birden bir çiçek bahçesine dönüşebilir, aksine renkler sıcaklığıyla öfkemize kalkan olabilir...<br />
<br />
Tayyip Erdoğan bey iki koyun güdemiyorsunuz deyip eğleniyordu, maşallah kendisi çok güzel yönetiyor, ilave edelim, iki koyun olsa tabii ki Tayyip Bey yönetir, örümcekler bitler tahtakurular yönetilmez, üstüne hukuk’un içine sızmışlarsa, hiçbirimizin şansı yok...<br />
<br />
Duysun Tayyip ve yandaşları, müsabaka kültürü, çayır güreşinden ok yarışlarına top oyunlarına kadar tarihlerde ilk defa bu denli karman çorban düzensiz işin içinden çıkılmaz hale geldi, siyasetimiz hukukumuz gibi, hayırlı olsun, cemaatimize Amerikamıza ve Müslüman iktidarımıza...<br />
<br />
Tayyip Erdoğan Bey iri ufaklı muhalefeti ortadan kaldırarak siyaset yapma tarzını çok sevdi, itiraz eden de çıkmadı, ancak ‘rakip’i yok ederek siyaset yapma tarzını aynı tezgahçı yöntemlerle ‘spor’a taşıyınca kirli düzenleri yıkıldı.<br />
<br />
Çünkü spor müsabakaları her şeyden önce müsabaka’dır, yani maç için rakip takımın da olması gerekiyor, CHP’si MHP’si DP’si sahaya çıkma şansı bulmadan da Tayyip Bey siyaset yapmayı becerebiliyor, ama müsabakada bu mümkün değil...<br />
<br />
Rakip takımın taraftarlarını jopla, rakip takımın hocasını futbolcusunu içeri tık, sonra hükmen galip gelip kendine Yeni Cumhuriyet’in Padişahı ilan et, sporda işlemiyor...<br />
<br />
Ayıptır be hepimize ayıp, Ergenekon vb. davalardaki aynı tezgahları hiç yenilemeden aynı şekilde futbola taşıyıp netice alacaklarını sanacak kadar düşük bir zekanın kurbanı nasıl olduk, bu tezgahları fırsat bilip asıl biz kendimizi yargılayalım...<br />
<br />
…<br />
<br />
Ağaçları kökünden hızarla kesen profesyonel ormancılar dahi tam bilemez ağaç’ın ne yana düşeceğini, hesabınızı kesilen yöne doğru yaparsınız ancak yukarıdaki dallar ne tarafa ağırlığıyla bastırır ya da son anda beklenmedik bir rüzgar ne tarafa yıkar ağacı?<br />
<br />
Bugünlerde on yıllardır her gün papağan gibi tekrarladıkları açılım, ileri demokrasi gibi lafları eden kalmadı, niçin, açılım ve ileri demokrasi hızarıyla önlerine gelen her şeyi kesmeye kalkan sözüm ona liberallerin her birinin tek tek üstüne İslam İmparatorluğu’nun önünü tıkayan İslam’ın kütükleri düşüyor, kuşkunuz olmasın bu kesilen ağaçlar’ın Müslüman kalasları altında ezilmeyecek tek kimse kalmayacak, yarından da yakın...<br />
<br />
Polo oyununun kökeni Asya’dır, top diye ortaya atıp sopayla vurdukları insan kellesi’dir, bizim liberaller binlerce insanın kellesini itibarını hukukunu kişiliğini ayaklar altına alıp insanlıkla dalga geçtiler, yine de keyiflerine diyecek yok. Tam tersine, Amerika’nın kötümserleri liberallerdir, petrol, savaş, borsa her gün sinirlerini yıpratır... <br />
<br />
İlkel vahşi Polo oyunu dahi bu kadar çok ‘kelleyle’ oynanmaz, siyaset yapabilmeniz için her gün ama her gün birkaç kelleyi sopalamak zorunda değilsiniz ve artık öyle bir gaddar tuzak kurdunuz ki her gün birkaç kelle almadan iktidarınızın ayakta kalması imkânsız...<br />
<br />
Şimdi size bir ‘sonsuzluk’ sorusu: bir yazar kimden yanadır, savcılar, asker, medya, üniversiteleri vs. bir tarafa koyun, ahlak, hukuk, insanlık’ı diğer yana...<br />
<br />
 Geçtiğimiz on yıl içinde ABD’nin ve gizli ellerin ve cemaatin ve bilmem neler’in baş rollerde oynadığı bir büyük ‘yıkım savaşı’ ‘ele geçirme savaşı’ verildi.<br />
<br />
 Ve başta cemaat ve liberaller bu savaşı kazanmak için her türlü iftirayı, yalanı, suçlamayı, kanıtsız belgesiz manşetlere taşıyıp kara propagandayla savcıları, askeri, medyayı, üniversiteleri vs. ele geçirdi... Karun hazineleri gibi kurumlar’ı ‘kazandılar’ ama ahlak’ı insanlık’ı hukuk’u dünyaya beşikteki çocuklara kadar rezil kepaze olarak kaybettiler.<br />
<br />
Aradan geçen yıllara rağmen suçladıkları, iddianame düzdükleri, tezgahladıkları hiçbir şeyi ispat edemediler, üstüne, henüz bir ‘yargı’ yok, hüküm verilmiş tek bir dava yok...<br />
<br />
Sonsuzluk sorusu şudur, bir yazar, daha baştan, darbecilikle suçlanacağını bile bile, askercilikle suçlanacağını bile bile, kişisel hayatına iftiralar atılacağını bile bile, mahremiyetine saldırılacağını bile bile, ekmeğiyle işiyle oynanıp karnını doyurma imkanlarının elinden alınacağını bile bile, büyük bir kuşatmayla sesini duyuramayacağı bir kafese sokulacağını bile bile, söylediklerinin çarpıtılacağı, yapmadığı olmadığı söylemediği şeylerle karanlık bir tezgahın hücresine tıkılacağını bile bile, neden yola çıksın?<br />
<br />
Hepinizin gözleri önünde cereyan etti, kimse yola çıkamadı, içerdekiler hariç, aksine, düzmece belgeleri servis yapan ajanlı gazetelere güle oynaya köşe oldular...<br />
<br />
 İnsanlık, hukuk, ahlak... yıkılırken neşeli oh olsun kahkahaları attılar... Şimdi patır patır dökülmeye başladılar, keşke bugünden olsun çark etmenin soylu bir anlamları olsa, değil, kendilerini dışarı atmak için bahane kolluyorlar, çünkü kanıtlanabilen hiçbir şeyin ortada olmadığı gerçeğinin (buna da şükür) kazığı yavaş yavaş onlara da girmeye başladı...<br />
<br />
 İşte bu karanlık tezgahların hepsi birden oldu, onlar ne kazandı, bizim elimize ne geçti?<br />
<br />
 Onlarca yıl uzakta yaşayan çok yakın bir akrabam hayatında hiçbir yazarla oturup konuşmuş tanışmış değil, yaptığım işi sordu, kağıtları, kitapları, hikayeleri, dergileri, cezaları, vs. oturup tane tane anlattım, sözü bitirdiğimde, bana sorduğu soru şu oldu: Bu işin avantası ne?<br />
<br />
 Bu işin avantası falan yok, bu işin avantası ahlaklı bir insan olmak diyeceğim, ama, avanta gibi mafya argosuyla ‘ahlak’ı aynı cümlede kullanmak çok yakışıksız...<br />
<br />
 Bu iftira ve işgalin tutuklamaları başlarken, herkes iç dünyasında kendine şöyle dedi: seni de bin bir iftirayla manşetlere çekerler ve sen ölürsün. En yakınındaki ailen dahi yahu demek böyle sapıkmış böyle hırsızmış böyle illegal işlerin içindeymiş gibi şüpheler’in içine düşer mi düşer... Seni savunan, seni tanıdığını söyleyen, senin macerandan habersiz tek kişi kalmaz.<br />
<br />
 Düşünün siz ölüp gitmişsiniz ve ardınızda kalan herkes size atılan iftira ve suçlamaların şüphesi ya da gölgesiyle cesedinizi kurtçuklayıp leşleyip konuşuyor...<br />
<br />
 Evet herkes seni tezgahçıların resmettiği gibi konuşabilir Köşede kıyıda sessizce buluşup konuştuğumuz her arkadaşla aramızdaki son cümleler hep şu oldu: her şeyi gören bilen Allah var.<br />
<br />
Ve ve ve ve gerçekten o güne kadar tasavvuruna akıl sır erdiremediğim Allah denen şeyi arkadaşlarımla ilk defa bu denli derinden gaipten hissettik. Gençliğimin ilk gününden beri bilip konuştuğum ‘iman’ denilen şeyin kokusunu sanki o gün yıldız tozları gibi nefesimde hissettim...<br />
<br />
Bu ne büyük lafdır: yukarda Allah var... Allah dışında herkes arkandan iftiralarla konuşuyor, arkadaşlar, ailen, medya, savcılar, herşey aleyhinde, bir Allah var yukarda, sen ve Allah...<br />
<br />
Onların elinde seni tutuklayacak aleme arkadaşlarına ailene iftiralarla bin türlü rezillikler içinde sunacak ‘güç’ var, senin elinde ise sadece Allah var... İşte bunun adı: Allah’ın İpi’dir...<br />
<br />
Diğer adı Allah’ın Asası... Allah’ın Asasına tutunanlar, dünyevi ölçülerle maddi olarak kazanır mı kaybeder mi bilmem.<br />
<br />
Ama iman şudur, Allah’ın ipine tutunanlar, renkleri, çiçekleri, insanları, acıları, kederleri, türküleri, yalnızlığı, bulutları, toprağı, nefesi, olup biten dönen şeyleri daha başka görür, kazancı budur, yaratılmış canlı cansız şeyleri daha içinden tanır ve insanı ayakta tutan direniş denen şeyin lezzetleri hazz’ları haline dönüşür...<br />
<br />
Şüphesiz bu duyguyu içimize kök salanlar şimdi içerde direnen onurlu insanlar, tarihlerde en zor günlerde Allah’ın ipini terk etmeyen evliyalar, ezberimizle beynimize kazıdığımız duygusal ifadelerimizi güçlendiren şairler, dünyanın ve coğrafyanın dört bir yanından sahipsiz efendisiz güzellikleri binbir rengiyle işkencelere karşın bize ulaştırmayı başaran soylu sanatçılar...<br />
<br />
İman’ın özü budur ve aslında bu duyguların en köklü halinin Müslümanım diyen insanlarda olmasını kim beklemez?<br />
<br />
Konferanslarımda çokça anlattığım meşhur bir fıkram vardır, eski evlerimizde fare kapanları olurdu, zehirli peynir parçası ya da buğday koyulurdu ve bıçak gibi keskin çivisi ve içine gireni sert yayıyla sıkıştırıp boğan basit ama paslı demirden bir düzeneği olurdu...<br />
<br />
Bir gün bir geniş evin içinde bir muhabbet kuşu odalardan odalara gezerken, karanlık helanın önünde bir fare kapanı görmüş, daha önce fare kapanı görmediği için, merak edip sormuş, sen burada ne arıyorsun demiş fare kapanına...<br />
<br />
Fare kapanı, ben temiz bir Müslümanım, zaman zaman böyle insanlardan uzak karanlık yerlerde inzivaya çekilir Allah’a zikr ederim, şükür ederim...<br />
<br />
 Peki, demiş muhabbet kuşu, şu üstündeki demirden çivi ne oluyor? Fare kapanı, ha o mu, o Allah’ın asasıdır, biz dua ederken zikrederken şükrederken Allah’ın asasına tutunuruz, Allah’ın Asası demek Allah’tan başka hiçbir kazancın peşinde olmamak demek, kısaca Allah’a giden yol demektir.<br />
<br />
 Peki, demiş muhabbet kuşu, önünde bir buğday tanesi var, onu yemiyor musun?<br />
<br />
 Fare kapanı, biz azla kanaat eden mümin Müslümanlarız, birazcık yer, gerisini bir aç bir Allah’ın fakiri gelir diye ‘misafirlerimize ayırırız’ demiş...<br />
<br />
Muhabbet kuşu, öyleyse ben de açım, yiyebilir miyim, demiş...<br />
<br />
Fare kapanı, tabii buyur, afiyet olsun, ne demek, siz o buğday tanesini yerseniz Allah bu ikramımız için bizi daha çok sever...<br />
<br />
Muhabbet kuşu hemen yemiş buğday tanesi. Tabii buğday tanesine hamle yaparken, tuzağa düşmüş ve fare kapanının çivisi boynundan kazık gibi girip kuşu öldürmüş...<br />
<br />
Muhabbet kuşu can çekişip ölürken, başını kaldırmış fare kapanına: ‘Ulan fare kapanı, şu kanlı kazık çiviyi bana Allah’ın asası diye sattın ya, şu zehirli ağulu buğdayı bana ‘Müslümanlık’ diye yedirdin ya…’ demiş...<br />
<br />
Otuz yıldır ekranlarda gazete köşelerinde bu başörtüsü bizim inancımızdır, biz Müslümanız, biz inananlardanız diye aralıksız konuşanlar, sonra bir gün iktidar oldular...<br />
<br />
Önlerine gelene iftira, önlerine geleni içeri tıktılar… İçlerinden tek bir temiz Müslüman çıkıp, yahu ne oluyor, haksız hukuksuz belgesiz kanıtsız yaptıklarınız zulümdür, gaddarlıktır, hala diyemiyor…<br />
<br />
Sonunda hepimiz anladık ki inanç inanç dedikleri Müslümanım, Müslümanız diye diye bu toplumun boynuna geçirdikleri, pis bir fare kapanının kanlı çivisiymiş...<br />
<br />
Oysa bu toprakların tertemiz Müslümanları bilir ki inanan insanlar Allah’ın ipine bağlanan insanlar, Allah’tan başka kimseden korkmaz, Allah’tan başka hiçbir güce boyun eğmez…<br />
<br />
Halkımız hepimiz yer gök aldandı, tarihler döndü ve tarihlerde eşine rastlanmaz bir tezgah ortaya çıktı, onların Allah’ın ipi dedikleri, savcıların ellerindeki Domuz Bağı’ymış...<br />
<br />
Fikrimce, iktidarı ele geçirince artık Allah’a ihtiyaçları Allah’tan öğrenecekleri bir şey kalmadı, muhabbet kuşunun öğrenmesi gereken, siyaset felsefesi yine doğrusundan zırnık şaşmadı, sağ’ın Allah’ı: Devlet’tir...<br />
<br />
 …<br />
<br />
Yazarların annesi de sütü de ‘ahlak’tır... Bebeklerin oyuncak bebeklere sarılmalara açlık kadar derin bir şefkat duygusudur. Hatta kucaklanmaya yemekten daha fazla ihtiyaçları vardır.<br />
<br />
Bebeklere oyuncaktan anne yapın, kumaşı, ipek, keten, bez, farklı farklı olsun, tercihleri hep ‘havlu gibi’ yumuşak olanlardan olmuştur, daha da ötesi var...<br />
<br />
Bilim adamları deneylerini daha da ileri taşıyor, oyuncak anneyi bu sefer tamamen dikenlerden yapıyorlar.<br />
<br />
 Bebeğin bir çok farklı oyuncak arasında, havludan şirin parlak renklerden ayılar maymunlar tavşanlar olsa da tercihi yumuşacık olanlardan değil, dikenli de olsa dikenli oyuncak anne’ye sarılmak oluyor...<br />
<br />
 Yumuşacık kuzuların ciğerini seven liberal akbabalara bu hikaye ne anlatır bilmem...<br />
<br />
 …<br />
<br />
Uzay aracı içinde astronotlar birbirlerini duymaz, çünkü ses’i iletecek hava yoktur. Feci olan bugünler itibariyle toplumun konuşan tarafları arasında sansür yüzünden tam anlamıyla hava boşaltıldı... Afrika’nın Uganda’sında bile hatta balta girmemiş ormanlarında on üç yaşındaki çocukları asker yapıp savaşanların dahi ‘muhalif TV’leri var, Türkiye’nin yok...<br />
<br />
 Havasız, cemaat ya da tezgah odalarında büyüyenler ise tek ‘konuşan’ ‘sesi duyulanlar’ haline geldi...<br />
<br />
Ancak aynı astronotlar birbirini görür, çünkü görüntü ışıkla ilgili, ışığı da izole edin, göremezsiniz, evet, ışık da izole edildi ve gözünüz aydın karanlık hepimizin üstüne çöktü...<br />
<br />
Oysa ‘renkleri’ görebilmeliyiz, ışığın değdiği her şeyin içinden ne geçiyorsa, mesela çiçekler ona göre renk verir...<br />
<br />
 Bugünler itibariyle hiç kimse bu havasız ve ışıksız ortamda hala niye yazıyor anlayamıyorum, kendinizi ve renginizi ifade edemedikten sonra, niçin varız, niçin yaşıyoruz?<br />
<br />
 Daha da ötesi, görünmez bir anayasa çoktan ilan edildi, iktidara karşı gelen, iktidarı takmayan, otoriteyi dinlemeyen kim varsa çoktandır zararsızsa psikopatlıkla tehlikeliyse özel yetkili mahkemelerce mahkum ediliyor...<br />
<br />
Yani yepyeni bir RUH SAĞLIĞI anayasamız çoktan kabul edildi. Bu görünmez anayasaya göre ortaokul kantinindeki fiyatlara itiraz eden 13 yaşındaki çocuktan bize kadar hepimiz ya psikopatız ya Ergenekoncuyuz...<br />
<br />
İktidar ve yandaş medyası Ergenekon, Balyoz ve Odatv davalarına sağır. Oysa, ses fiziksel bir gerçekliktir, ben sağırım ‘do’ sesini ‘mi’ sesini tanımam diyebilir misiniz, açın medyanın yetmiş TV’sini bal gibi diyorlar işte...<br />
<br />
 Kardeşlerim, ilk insan toplulukları hatta bizim köyde dahi insanlar konuşmak için yakına gelmek zorunda değildi, uzaktan yüksek sesle anlaşırlardı...<br />
<br />
İnsanların yan yana gelme sebebi çok başka, daha ‘kederli’ ‘duygusal’ ifadeleri yüzümüz mimiklerimiz yansıtsın diye… Bir hercai laf vardır insana en zalim her şeyi yaptıran şey parasızlıktır diye, değil, insana en gaddar şeyleri yaptıran şey konuşamamaktır, kendini ifade edememek, derdini anlatamamak...<br />
<br />
Yan yana gelip sesimizi duyuracak bir TV’yi dahi acımasız özel yetkili adalet terörü yüzünden inşa edemiyoruz, kış geliyor konuşamıyoruz, yaz geliyor konuşamıyoruz, hadi konuş, Ergenekon’dan içerdesin...<br />
<br />
 İnsan evladına en ağır gelen şey, konuşamamaktır, şu dağın ardındaki yıldız bu gece hangi mahalleden hangi kızı öpüyor diye dahi laflamıyoruz, bunun adı kayıtsız şartsız işgaldir.<br />
<br />
 İşgalin askersiz silahsız ve çatışmasız çok ucuza getirildiğini düşünmeyin, hem cemaat hem ortakları ajanlarının kullandıkları ‘teknik’i takdir etmemiz gerekir, öncelikle belki de tüm tarihimizin en büyük markasını yarattılar: Ergenekon.<br />
<br />
Dünyada hiçbir ürünün reklamı bu denli başarıyla piyasaya sürülmedi... Bir zeka eseri olarak ABD’li yaratıcılarını ne kadar övsek azdır. Bizlerin canlarına yüzlerce insanın hayatlarına mal oldu ancak liberal solcuları da çok eğlendirdi akıllarını başlarından aldı, Türkiye’de her taşı yerinden oynattı. <br />
<br />
Bütün içtenliğimle söylüyorum aylarca yıllarca adalet bakanlığı koridorlarında ve cemaat emniyet odalarında harıl harıl çalışıp harikulade bir iş başardılar...<br />
<br />
Ancak bir daha ki sefere kahramanlarını gerçek değil çizgi kahramanlardan seçmeleri demokrasi ve kendileri açısından daha akıllıca olur, çünkü Ergenekon markası için tarafsız habersiz günahsız rahipleri de Hrant’ı da Danıştay gibi nicesini de katletmek zorunda kaldılar...<br />
<br />
Bir daha ki sefere çizgi kahramanlarını tercih ederlerse gerçekten iyi olur, daha akılcı daha acısız olur. Ergenekon markası için tam tersine canlı yaşayan düpedüz insanları göz göre öldürdüler ve bize insanlık ve hukuk önünde soğuk kaskatı bir intikamdan başka şans bırakmadılar...<br />
<br />
Nihat Genç <br />
<br />
Odatv.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CUMHURİYET ÖLDÜ YAŞASIN KRAL]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-CUMHURIYET-OLDU-YASASIN-KRAL.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:45:19 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-CUMHURIYET-OLDU-YASASIN-KRAL.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
18.05.2012 <br />
<br />
Grimm Kardeşler’in bir masalında yoksul kadın, bahçıvan kulübesinde paçavralara sarılı rüya görürken, önce karşısındaki şatoyu ister, şato kendinin olur, sonra kraliyet sarayını ister, o da olur, sonra kraliçe olmak ister, o da olur, imparatoriçe olmak ister, o da olur. Ancak Tanrı olmayı isteyince…. Hayal kırıklığı içinde kendisini bir anda yeniden kulübesinde ‘lazımlık’ın üstünde otururken bulur.<br />
<br />
Türkiye’de sorun Tayyip Erdoğan’ın ‘başkanlık’ı inşa edip ‘tek lider’ en yüksek makama oturması değil, o makama oturduktan sonra toplumdan artık hangi makamı isteyeceğidir?<br />
<br />
İsteyeceği artık geriye sadece Tanrılık kalıyor.<br />
<br />
Bu arzusu için Tayyip Erdoğan’a ‘kreatif’ asistanlıklar (terzi çıraklığı) yapabilmeliyiz, mesela, şu haliyle ‘saçları’ Tanrı olmaya müsait değil, biraz daha kısaltıp ve dağınık tutması lazım.<br />
<br />
Ahmet Hakan Coşkun yapmaya çalışıyor ama beceremiyor, saçlarını karışık tutuyor, buna literatürde ‘karışık yatak saçı’ deniyor, ancak bu dağınık yatak saçını biraz daha ‘stilize’ edebilirsek karşımıza heykellerinde gördüğümüz Yunan Tanrısı Saçı çıkar, ki bu ara çok moda.<br />
<br />
Ayrıca führer, başbuğ, diktatör ya da efsane liderler, Hitler’den Gandhi’ye Mandela’ya Mussolini’ye kadar hiç biri kitlelerin karşısına ‘ kravatlı takım elbiseyle’ çıkmadı.<br />
<br />
Bir pelerin mi yoksa uzun etekli mi bir şey düşünsek bilemiyorum, ancak henüz vakit varken kendi ‘milli stilimizi’ tasarımlamalıyız. Baştan söyleyeyim şu Afgan lideri Karzai’nin alttan etek üstten çeket üstüne de şal’ını hiç tutmadım, çok kabile işi geliyor insana birde bana yerel sömürge liderlerini hatırlatıyor, mesela sadece ‘şal’ olabilir ve ya da ne bileyim yeniden restore edilen Peygamber Hırkası’nın kopyası benzeri kullanılabilir?<br />
<br />
Sakın Topkapı Sarayı’ndaki padişah elbiselerini özellikle Fatih Sultan Mehmet’e ait olanları önüme sürmeyin, bir kere Fatih’e ait bu elbiseler çok kısa, başbakanımızın boyu maşallah ve Fatih’e ait bu elbiseyi başkanımız giydiğinde mini etek gibi kalır, hem dünyaya rezil oluruz hem dünya Fatihi’ni istemeden küçültmüş oluruz.<br />
<br />
Ayrıca başkanımızın yemek ve tuvalet takımlarını da şimdiden tasarlayabilmeliyiz, başkanımızı bizimle aynı kalitede pisuvarlar önünde hayal edemiyorum. Bizimle aynı çatal bıçak yemek takımını kullanmasına ise kimsenin gönlü razı olmaz. Ancak fütürist sanatın müthiş buluşları var, mesela döner kapılı tuvalet ilgimi çekmişti, aynı anda makam, dönüyor hoop bir anda hela oluveriyor.<br />
<br />
Geçen hafta İngiltere yerinden oynadı, Kraliçe’nin tahta çıkmasının altmışıncı yılında yapılan tantanalı törenler, ki, gerçek törenler 3 Temmuz’da yapılacak, bütün sömürgeler aborjiniyle Kanada Kızılderilileriyle hepsi ordaydı, kıskandım doğrusu.<br />
<br />
Yani geri dönüş yok ‘başkanlık’ı ilan ettiğimiz o ilk kutlama tören haftasını bugünden ciddiye almalı dünyaya rezil olmamalıyız.<br />
<br />
Hangi şeyhler hangi krallar çağrılacak, şeyhler gelirken sembolük Kabe anahtarını yüz yıl sonra yeniden getirmesi ince ve şık bir ayrıntı olarak zenginlik katmaz mı?<br />
<br />
Hangi bando hangi mehter takımı, mesela kemençe olacak mı, mesela bir halkın bağrından çıkmış bir lider olarak Konya Kaşık Ekibi davet edilecek mi, mesela çok sevdiği ve bağrında büyüdüğü Romen Göbekçiler törenlerde şans bulabilecek mi?<br />
<br />
Burada Romenler’in şarkı sözlerine de yani ayrıntılara dikkat edilmeli, mesela en bilinen göbek havası, altmış. yetmiş. seksen. ooohhh… diye gidiyor. Bu sözler bence de uygundur, altmış. demek altmış ihtilalı. yetmiş demek… yetmiş ihtilali. seksen demek 12 eylül… 2000’e gelince ‘ohhhhh’ denmesi de ulaşılan sonucu bir haz orgazm sesiyle tamamlamak demektir, ki, yakın siyasi tarihimize ‘culk’ oturur.<br />
<br />
Ve asıl önemlisi kutlamalar İstanbul da mı Ankara da mı yoksa o saate kadar yetişir inşallah Şam’da mı yapılacak.<br />
<br />
Mesela törenlere kimleri davet edeceğiz? Benim en çok kafamı karıştıran Nil Vadisi. Tamam Mısır’ın Müslüman Kardeşler’i gelsin, peki aşağı Nil’den mesela tamam Sudan’dan Beşar’ı da çağıralım ama aşağıda yeni kurulan ve Amerika’nın gözü gibi koruduğu Güney Sudan’dan kimler gelecek ya da gelecek mi, bu ciddi bir sorun, Batılılar’ı da üzmemek gerekir ve monşer diplomatlarımız bugünden harıl harıl iş başında olmalı.<br />
<br />
Mesela Kürt liderlerin hangisini çağıracağız Suriye İran Kürtleri de törenlerde hazır bulunacak mı? Yoksa Murat Karayılan Kandil’de her zaman olduğu gibi ‘alternatif bir tören mi’ düzenleyecek?<br />
<br />
Mesela Libya’da cesedi ve tekmelerle ezilmiş kafası halk ziyaretine açılan Kaddafi’nin kellesi bir cam fanus içinde getirilemez mi, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi kesilen isyancı kellelerin balmumu içinde saray kapısına getirilmesi gibi.<br />
<br />
Ayrıca hepiniz gibi ben de artık modası geçmiş Türk Hava Kuvvetleri jetlerinin gösterilerine dayanamam, ancak yeni tür tuhaf uçak isimleri geçiyor iki de bir, mesela ‘predatör’, ‘drone’ ‘heron’. bunlar nedir tam bilmiyorum…<br />
<br />
Düşünebiliyor musunuz şu güzelliği Başkanlık Töreni kutlanırken tepemizden bir dizi İsrail, Türk ve Amerikan ‘heronları’ geziniyor.<br />
<br />
Hiç şüpheniz olmasın her (culüs) tahta çıkma töreninde adet olduğu üzere Silivri’nin kapıları açan büyük bir ‘af’ ilan edilecek.<br />
<br />
Daha ilk günden milli birlik ve bütünlük ve beraberlik sağlanmış olacağı şüphesiz, ki bizler de Silivri önünde alternatif kutlamalar için düğmeye basabilmeliyiz.<br />
<br />
Şu maçlarda taraftarların da taktığı palyaço ve hokkabaz şapkalarını şimdiden renk renk cumhur cemaat sipariş etmeye başlasak ve batının cılk ciyak renkleriyle asla değil kendi muhafazakar tarzımızı tasarımlasak fena mı olur.<br />
<br />
Mesela duman renkli derviş sarıkları eski zamanların en revaçta başlıklarıydı, günün de anlamına uygun ‘biber gazı renkli’ palyaço başlıklar fena olmaz ve hazır işsiz kalan tiyatrocularımızı da bu vesileyle ‘istihdam’ etmiş oluruz.<br />
<br />
Nihat Genç<br />
<br />
Odatv.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
18.05.2012 <br />
<br />
Grimm Kardeşler’in bir masalında yoksul kadın, bahçıvan kulübesinde paçavralara sarılı rüya görürken, önce karşısındaki şatoyu ister, şato kendinin olur, sonra kraliyet sarayını ister, o da olur, sonra kraliçe olmak ister, o da olur, imparatoriçe olmak ister, o da olur. Ancak Tanrı olmayı isteyince…. Hayal kırıklığı içinde kendisini bir anda yeniden kulübesinde ‘lazımlık’ın üstünde otururken bulur.<br />
<br />
Türkiye’de sorun Tayyip Erdoğan’ın ‘başkanlık’ı inşa edip ‘tek lider’ en yüksek makama oturması değil, o makama oturduktan sonra toplumdan artık hangi makamı isteyeceğidir?<br />
<br />
İsteyeceği artık geriye sadece Tanrılık kalıyor.<br />
<br />
Bu arzusu için Tayyip Erdoğan’a ‘kreatif’ asistanlıklar (terzi çıraklığı) yapabilmeliyiz, mesela, şu haliyle ‘saçları’ Tanrı olmaya müsait değil, biraz daha kısaltıp ve dağınık tutması lazım.<br />
<br />
Ahmet Hakan Coşkun yapmaya çalışıyor ama beceremiyor, saçlarını karışık tutuyor, buna literatürde ‘karışık yatak saçı’ deniyor, ancak bu dağınık yatak saçını biraz daha ‘stilize’ edebilirsek karşımıza heykellerinde gördüğümüz Yunan Tanrısı Saçı çıkar, ki bu ara çok moda.<br />
<br />
Ayrıca führer, başbuğ, diktatör ya da efsane liderler, Hitler’den Gandhi’ye Mandela’ya Mussolini’ye kadar hiç biri kitlelerin karşısına ‘ kravatlı takım elbiseyle’ çıkmadı.<br />
<br />
Bir pelerin mi yoksa uzun etekli mi bir şey düşünsek bilemiyorum, ancak henüz vakit varken kendi ‘milli stilimizi’ tasarımlamalıyız. Baştan söyleyeyim şu Afgan lideri Karzai’nin alttan etek üstten çeket üstüne de şal’ını hiç tutmadım, çok kabile işi geliyor insana birde bana yerel sömürge liderlerini hatırlatıyor, mesela sadece ‘şal’ olabilir ve ya da ne bileyim yeniden restore edilen Peygamber Hırkası’nın kopyası benzeri kullanılabilir?<br />
<br />
Sakın Topkapı Sarayı’ndaki padişah elbiselerini özellikle Fatih Sultan Mehmet’e ait olanları önüme sürmeyin, bir kere Fatih’e ait bu elbiseler çok kısa, başbakanımızın boyu maşallah ve Fatih’e ait bu elbiseyi başkanımız giydiğinde mini etek gibi kalır, hem dünyaya rezil oluruz hem dünya Fatihi’ni istemeden küçültmüş oluruz.<br />
<br />
Ayrıca başkanımızın yemek ve tuvalet takımlarını da şimdiden tasarlayabilmeliyiz, başkanımızı bizimle aynı kalitede pisuvarlar önünde hayal edemiyorum. Bizimle aynı çatal bıçak yemek takımını kullanmasına ise kimsenin gönlü razı olmaz. Ancak fütürist sanatın müthiş buluşları var, mesela döner kapılı tuvalet ilgimi çekmişti, aynı anda makam, dönüyor hoop bir anda hela oluveriyor.<br />
<br />
Geçen hafta İngiltere yerinden oynadı, Kraliçe’nin tahta çıkmasının altmışıncı yılında yapılan tantanalı törenler, ki, gerçek törenler 3 Temmuz’da yapılacak, bütün sömürgeler aborjiniyle Kanada Kızılderilileriyle hepsi ordaydı, kıskandım doğrusu.<br />
<br />
Yani geri dönüş yok ‘başkanlık’ı ilan ettiğimiz o ilk kutlama tören haftasını bugünden ciddiye almalı dünyaya rezil olmamalıyız.<br />
<br />
Hangi şeyhler hangi krallar çağrılacak, şeyhler gelirken sembolük Kabe anahtarını yüz yıl sonra yeniden getirmesi ince ve şık bir ayrıntı olarak zenginlik katmaz mı?<br />
<br />
Hangi bando hangi mehter takımı, mesela kemençe olacak mı, mesela bir halkın bağrından çıkmış bir lider olarak Konya Kaşık Ekibi davet edilecek mi, mesela çok sevdiği ve bağrında büyüdüğü Romen Göbekçiler törenlerde şans bulabilecek mi?<br />
<br />
Burada Romenler’in şarkı sözlerine de yani ayrıntılara dikkat edilmeli, mesela en bilinen göbek havası, altmış. yetmiş. seksen. ooohhh… diye gidiyor. Bu sözler bence de uygundur, altmış. demek altmış ihtilalı. yetmiş demek… yetmiş ihtilali. seksen demek 12 eylül… 2000’e gelince ‘ohhhhh’ denmesi de ulaşılan sonucu bir haz orgazm sesiyle tamamlamak demektir, ki, yakın siyasi tarihimize ‘culk’ oturur.<br />
<br />
Ve asıl önemlisi kutlamalar İstanbul da mı Ankara da mı yoksa o saate kadar yetişir inşallah Şam’da mı yapılacak.<br />
<br />
Mesela törenlere kimleri davet edeceğiz? Benim en çok kafamı karıştıran Nil Vadisi. Tamam Mısır’ın Müslüman Kardeşler’i gelsin, peki aşağı Nil’den mesela tamam Sudan’dan Beşar’ı da çağıralım ama aşağıda yeni kurulan ve Amerika’nın gözü gibi koruduğu Güney Sudan’dan kimler gelecek ya da gelecek mi, bu ciddi bir sorun, Batılılar’ı da üzmemek gerekir ve monşer diplomatlarımız bugünden harıl harıl iş başında olmalı.<br />
<br />
Mesela Kürt liderlerin hangisini çağıracağız Suriye İran Kürtleri de törenlerde hazır bulunacak mı? Yoksa Murat Karayılan Kandil’de her zaman olduğu gibi ‘alternatif bir tören mi’ düzenleyecek?<br />
<br />
Mesela Libya’da cesedi ve tekmelerle ezilmiş kafası halk ziyaretine açılan Kaddafi’nin kellesi bir cam fanus içinde getirilemez mi, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi kesilen isyancı kellelerin balmumu içinde saray kapısına getirilmesi gibi.<br />
<br />
Ayrıca hepiniz gibi ben de artık modası geçmiş Türk Hava Kuvvetleri jetlerinin gösterilerine dayanamam, ancak yeni tür tuhaf uçak isimleri geçiyor iki de bir, mesela ‘predatör’, ‘drone’ ‘heron’. bunlar nedir tam bilmiyorum…<br />
<br />
Düşünebiliyor musunuz şu güzelliği Başkanlık Töreni kutlanırken tepemizden bir dizi İsrail, Türk ve Amerikan ‘heronları’ geziniyor.<br />
<br />
Hiç şüpheniz olmasın her (culüs) tahta çıkma töreninde adet olduğu üzere Silivri’nin kapıları açan büyük bir ‘af’ ilan edilecek.<br />
<br />
Daha ilk günden milli birlik ve bütünlük ve beraberlik sağlanmış olacağı şüphesiz, ki bizler de Silivri önünde alternatif kutlamalar için düğmeye basabilmeliyiz.<br />
<br />
Şu maçlarda taraftarların da taktığı palyaço ve hokkabaz şapkalarını şimdiden renk renk cumhur cemaat sipariş etmeye başlasak ve batının cılk ciyak renkleriyle asla değil kendi muhafazakar tarzımızı tasarımlasak fena mı olur.<br />
<br />
Mesela duman renkli derviş sarıkları eski zamanların en revaçta başlıklarıydı, günün de anlamına uygun ‘biber gazı renkli’ palyaço başlıklar fena olmaz ve hazır işsiz kalan tiyatrocularımızı da bu vesileyle ‘istihdam’ etmiş oluruz.<br />
<br />
Nihat Genç<br />
<br />
Odatv.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NİHAT GENÇ: ŞİMDİ FENERLİ OLMAK VARDI ANASINI SATİYİM]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-NIHAT-GENC-SIMDI-FENERLI-OLMAK-VARDI-ANASINI-SATIYIM.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:43:13 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-NIHAT-GENC-SIMDI-FENERLI-OLMAK-VARDI-ANASINI-SATIYIM.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
15.05.2012 <br />
<br />
Anadan doğma Trabzonsporluyum, Ahmet Suatlar Şenol Güneşler sadece hayranlık duyduğum efsanelerim değil hayatımı da şekilleyen üstelik aynı mahallede kapı komşusu kadar yakınımdaki dev’lerdi. Ve bugün Şenol Güneş’in Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi futbolcu ve antrenörünü olduğuna inanıyorum, geçen sene ki takımdan beş milli futbolcusunu satmasına rağmen ve Avrupa kupaları yorgunluğu ve Türkiye’yi sarsan karışıklıklara karşın takımını kafaya şampiyonluğa oynatmasını başardı.<br />
<br />
Daha önceki sene (bu sene değil) Trabzonspor muhteşem bir sezon çıkardı, önümüzdeki sezon da hiç kuşkunuz olmasın Trabzonspor açık ara kafaya oynayacak çünkü Şenol Güneş var ve Şenol Güneş’e inancım tamdır.<br />
<br />
Geçelim bunları, bu sene Trabzonspor yönetimi büyük bir yanlış yaptı, kamuoyunun da takdir ettiği bir şekilde haksızlığa uğradığını düşündü, buraya kadar tamam, ancak, haksızlığın hesabını federasyon ve adalet’ten sorması gerekirken tam tersine Fenerbahçe Kulübü’nü muhatap aldı ve bir büyük taktik hatası olarak saha dışında Fenerbahçe’yle gereksiz yere düşmanlaştı.<br />
<br />
Burada kulüp yöneticilerinin payı var ama fazla değil, çünkü, dışarıdan Trabzonspor parsasından yemeye alışmış sağ politikacılar  kulüp yönetimini de aşan beyanatları ve gazlarıyla Trabzonspor taraftarıyla Fenerbahçe’yi karşı karşıya getirdiler.<br />
<br />
Trabzonspor ne çekmişse ve yine niye şampiyon olamıyorsa bunun sebebi sağcı ve mafyatik politikacıların kulübün çevresini sarmış olmasıdır, bu yüzden on yıllar boyunca bir türlü Trabzonspor yönetimini sevemedik, ısınamadık, hatta tavrımızı koyduk. Ancak Özkan Sümerler, Atay ağbiler sıfır borçlu ve para babasına ihtiyaç duymayan dengeli bütçelerle Trabzonspor’u yönetmeye başladığı günden beri Trabzonspor aşkımız yeniden alevlendi. (Bu arada Özkan Sümer’in Türkiye’nin en ateşli seyircisine rağmen tel örgüleri Türkiye statlarından ilk kaldıran bir devrimci olduğunu ve yine Fenerbahçe’nin aleni haksızlıkları karşısında bir ‘onur’ hissiyatına çok haklı şövalye gururuyla girip başkanlığı bıraktığını unutmayalım.)<br />
<br />
Sonunda zıvanadan çıkmış karma karışık bir sezon yaşadık ve Trabzonspor anasının ak sütü kadar helal olduğu konularda bile haksız ve ezikliğinden çıldırmış bir hale sokuldu. Bu fotoğrafın sorumlusu tekrar ediyorum sağcı mafyatik politikacılardır, dışarıdan Trabzonspor’a maydanoz olan, taraftarı galeyana hazırlayan saçma sapan siyasilerdir.<br />
<br />
Trabzonspor yönetimi çok haklı olduğu gerçeğinden hareket edip bu politikacıların Trabzonspor taraftarını Fenerbahçe’yle saha dışı düşmanlığa aleni soyunduran çıkışlarını ya görmezden geldi ya da iktidara karşı konuşmayı beceremediği için sessiz kalıp, taraftarının hissiyatının kulüp dışı şekillenmesine maalesef seyirci kaldı.<br />
<br />
Sonunda olan oldu, Sadri Şener’i ne kadar takdir etsek de bir rakip futbolcunun boynuna kabadayıca asılmasını affedebilmemiz mümkün değildir, Sadri Bey, birinin yakasına yapışmak istiyorsa, Trabzonspor etrafında durmaksızın holiganca beyanat sallayanların boğazına sarılsın.<br />
<br />
Sonunda ne oldu, Trabzonspor tarihinde ilk defa harbi futboluyla ezdiği üç büyüklerin karşısında ezik, kişiliksiz bir hale getirildi, sebebi, özetle, Trabzonspor yönetimi, Trabzon taraftarının hissiyatını şekilleyen mafyatik sağcı siyasi ve gazetelerin verdiği zararları ya göremedi ya ciddiye almadı.<br />
<br />
Trabzonspor birinci lige ikinci lige çıkıp da tek düşmeyen takımdır, bugün Trabzonspor’u futbol tarihimizden çıkarın, Türk Futbolu’nun İstanbul içinde İstanbul takımları arasında bir müsabakalar zinciri olduğunu görürsünüz.<br />
<br />
Ancak görüşüm odur ki haklılığı yüzde yüz hakikat olmasına rağmen bu sene sanki küme düşmüş sanki her gelene sekiz on sıfır yenilmiş kadar ağır bir onur yenilgisinin içine işte bu kulübüne sahip olamayan yöneticiler yüzünden düşürülmüştür.<br />
<br />
Hakkınızı adalet’ten arayacaksınız, hesabınızı federasyon soracaksınız, doğrusu budur, ancak Trabzonspor yönetimi çok yanlış yerde Fenerbahçe Kulübü’nün yakasına yapıştı ve Fenerbahçe kulübünü suçlamaya başladı. Eğer birisi evimi soymuşsa birisi beni dövmüşse herkes hakkını hukuk’ta arayacak. Ancak hiçbir yöneticimiz saçma sapan hukuk sürecine akıllara seza iddialara hop bu kadar da değil demedi, aksine, sırf işlerine geliyor diye güya sabırla bekledi.<br />
<br />
Adalet’in savcıların görevi neydi, suçlu varsa, belgen varsa, alıp yargılarsın, birkaç ay içinde üç-dört mahkemeyle yargını hükmünü verirsin, iş biter. Niye uzatıyorsun, niye onca insanı aylarca yıllarca içerde tutuyorsun, sebebi nedir… Ve savcılar davaları lüzumsuzca uzattıkça hepimizden ‘ne güzel şikeyi temizliyorlar’ diye doya doya takdir destek beklediler. Ve bu davaları uzatmalarının tek sebebi de ‘yargıyla hükümle’ ulaşamayacakları sonucu, süreci uzatarak bizlerden ‘yahu doğru ya şike çok kötü çok ağır cezalandırmalı’ düşüncesine katılmamızı beklediler.<br />
<br />
Tam tersine, iş, şike iddialarından çıkıp Fenerbahçe’yi yok etmeye kadar vardı. Şike vardır yoktur buna karar verecek olan yargıdır, adalettir, yargının en önemli özelliği de şüpheleri hızla ortadan kaldırıp suçluysa suçlu suçsuzsa kararını hemen vermesi, böyle yapmadı. Süreci uzatarak toplum huzuruna zarar verdiler. Davalar uzayarak boşlukta kalan şüpheler büyüdü ve şike iddiaları manşetlerde bambaşka asılsız suçlamalara dönüştü, bir yıkıma, bir tarihten silmeye dönüştü.<br />
<br />
Adalet’in süreci uzatması karşısında iktidara göbekten bağlanmış yandaş yalaka yazarlar ağzını açıp bir kez ‘cemaat’ diyemedi, Trabzonspor yönetimi hiç diyemedi, güya masumca bir kenarda kararı hükmü bekledi.<br />
<br />
Ancak suçlamalar iftiralara yok etmeye doğru yöneldiğini artık aklı kesen herkesin fark ettiği günlerde, Trabzonspor yönetiminin, hop kardeşim, bir dakika, bizim derdimiz savcıların şike iddiasıdır, vardır yoktur karar verin, Fenerbahçe haksızlık yapmışsa ortaya çıkartın, ama Fenerbahçe’ye bizlerin de mağduriyetini kullanarak çullanmanız hatta parçalamanıza önce biz izin vermeyiz, demeliydi, onur, asalet böyle bir şeydir.<br />
<br />
Hayır, Fenerbahçe manşetlerde şikenin de ötesinde yıpratılırken bir ezeli rakip karanlık yöntemlerle yok edilirken artık bu bizim çıkarımıza uygun düşür diye mi yoksa beceriksizlikten yoksa basında sözlerini yansıtacak kadar yer bulamadıklarından mı bilemem, sustular, beklediler.<br />
<br />
Ve bu anlamlı mı dersin hınzır mı dersin sinsi mi dersin bekleyişleri, Fenerbahçe'yi değil Trabzonspor’u yıprattı.<br />
<br />
Şike iddialarını aramızda konuşuruz ancak resmi olarak dillendirmeyi hak kazanmamız için yargının bir hükmünü kararını beklemeliyiz, derken, federasyon dahi, sahaya yansıtılmış şike yoktur, diyerek, Trabzonspor’un başından aşağı kaynar sular dökülmüş oldu.<br />
<br />
Yanan Fenerbahçe değil Trabzonspor oldu.<br />
<br />
Sebebi çok basit, rakibi, şike dışında fazladan dayaklar yerken seyirci kalması, hatta hoşuna giden bir tavra girmesidir.<br />
<br />
Bu tavrı benim gibi anadan doğma bir Trabzonsporlu’nun kabullenmesi asla mümkün değildir.<br />
<br />
Özetle, cemaate, sağcı AKP’li politikacılara ve onların yalan yanlış uyduruk iddiaları ve beyanlarına sessiz kalan Trabzonspor yönetimi bu süreçte, iflas etmiş hepimizi utandırmıştır.<br />
<br />
Eviniz soyulmuşsa hukuktan evimizi işte bu hırsızlar soymuş diye şikayetçi olursunuz, ancak, iş polise mahkemeye gidince, birileri sadece eviniz soyulmadı bir de hiç olmadığı vuku bulmadığı halde kızlarınıza da tecavüz ettiler deyince, sessiz kaldınız, doğrusu, hayır, sadece evimizi soydular, kızlarımıza dokunmadılar diyecek yüreklilikte asalet içinde olacaktınız, beceremediniz ve BU ONUR ASALET MAÇINI KAYBETTİNİZ…<br />
<br />
Karşı tarafta ne oldu, Fenerbahçeli herkes bu takımın kabul edilmez alengirli işlerin içinde olabileceğini taa başından beri tahmin ediyor seziyor biliyordu, ama savcılık işinin bir şike iddiasını çoktan aştığını fark ettiler ve bambaşka amaçlarla Fenerbahçe’ye saldırıldığını gayet açıkça gördüler ve hemen pozisyon aldılar.<br />
<br />
Beraber oldular, tarihte olmadık kadar birlik oldular, direndiler, doğrudur yanlıştır onlar da seziyordu ama buna rağmen başkanlarına ölümüne sahip çıktılar.<br />
<br />
Ve her şey hepimizin gözleri önünde oldu.<br />
<br />
Bu topraklarda bu süreci izleyen taraflı tarafsız herkes bir şeyler’in çok tuhaf seyrettiğini gördü, ayıldı, uyandı, tepki gösterdi…<br />
<br />
Ve hepimiz iyidir kötüdür doğrudur hala bilemeyiz ama başkanlarına sahip çıkan, gaz bombalarına karşı direnen, bütün iftiraları karambolden çıkartıp tek tek ispat haline getiren, olur olmaz suçlamalara karşı susmayıp aksine belgeleyip takımına sahip çıkarak, milyonların gizli sevgisini kazandı.<br />
<br />
Gizli diyorum, çünkü taraftarlık çok sert bir duygudur, bir Trabzonlu Galatasaraylı Beşiktaşlı’nın bugünlerde kalkıp en büyük rakiplerini ‘takdir etmeleri’ çok zordur, çok zor.<br />
<br />
Takdir duygusu için bir insanın evrimleşmesi gerekir, sanatkar olması büyük aşkın bir siyasetcçi olması gerekir.<br />
<br />
Ancak eser vermiş ancak kendine güveni çok ileri insanlar ‘takdir edebilir’, çünkü, takdir edebilmek için dünyanın en güzel şeyiyle, yani Güzel’in kendisiyle tanışmış olmanız gerekir.<br />
<br />
Siyasi olarak, sosyal olarak, sanat eseri olarak ‘güzel’ olan nedir, türlü tarifleri vardır ancak güzel’in en baştaki tanımı güzel ‘tamamlanmış bir şeydir’.<br />
<br />
Bir çiçekte kusur bulamazsınız, Ay’da Güneş’te mükemmel bir sanat eser’inde kusur bulamazsınız, ilave yapamazsınız, şurası da şöyle olsun diyemezsiniz.<br />
<br />
Mesela siyaset konuşuyorsak, bağımsızlık güzellerin güzelidir, mesela onur güzellerin güzelidir, mesela, direnmek, güzellerin en güzelidir.<br />
<br />
Şike vardır yoktur şüphelidir değildir, şu anda bilemeyiz, bu saatten sonra artık bunlar hiç önemli de değildir,  bildiğimiz, Fenerbahçe taraftarları bize Güzeller’in Güzeli, unuttuğumuz çoktandır hayatımızda olmayan en güzel şeyleri hatırlattı. Onur gibi… Direniş gibi…<br />
<br />
Onur ve Direniş, nerde olursa olsun nasıl olursa olsun, hangi ülke hangi coğrafyada hangi iklimde olursa olsun, tüm dünya tarihinde yaratılmış en güzel şeydir.<br />
<br />
Ancak Güzel kadar güzel başka bir şey daha vardır, o da GÜZEL’İ TAKDİR EDECEK İNSANLAR’IN varlığıdır.<br />
<br />
Güzel’i takdir edebilmeniz için içinizde, başkalarından ölümüne sonsuza kadar asla takdir beklemeyen tek başına soylu yalnız bir insan olabilmeniz gerekir…<br />
<br />
Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar, Trabzonsporlular, kırın içinizdeki hırs rekabet zincirlerini, bir anlık olsun, Güzel’i takdir edin…<br />
<br />
Onur’u ve direnişi…<br />
<br />
Bir gün Fenerbahçe’yi sahada harbi olarak kora kor yenmek ve bunun keyfini doya doya yaşamak istiyorsanız, bugün Fenerbahçe’nin onur ve direniş kavgasına hemen katılın, olmadı hak verin, olmadı, araya girip cazgırlık yapmayın, sulandırmayın.<br />
<br />
Ortada düpedüz bir onur ve direniş kavgası var.<br />
<br />
Sıra şikeye gelirse ve yargılanır ve hükmü verilirse, kalkar Fenerbahçe’den onun da hesabını hepimiz sorarız, ama gün, TAKDİR GÜNÜ’dür.<br />
<br />
Nihat Genç<br />
<br />
Odatv.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
15.05.2012 <br />
<br />
Anadan doğma Trabzonsporluyum, Ahmet Suatlar Şenol Güneşler sadece hayranlık duyduğum efsanelerim değil hayatımı da şekilleyen üstelik aynı mahallede kapı komşusu kadar yakınımdaki dev’lerdi. Ve bugün Şenol Güneş’in Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi futbolcu ve antrenörünü olduğuna inanıyorum, geçen sene ki takımdan beş milli futbolcusunu satmasına rağmen ve Avrupa kupaları yorgunluğu ve Türkiye’yi sarsan karışıklıklara karşın takımını kafaya şampiyonluğa oynatmasını başardı.<br />
<br />
Daha önceki sene (bu sene değil) Trabzonspor muhteşem bir sezon çıkardı, önümüzdeki sezon da hiç kuşkunuz olmasın Trabzonspor açık ara kafaya oynayacak çünkü Şenol Güneş var ve Şenol Güneş’e inancım tamdır.<br />
<br />
Geçelim bunları, bu sene Trabzonspor yönetimi büyük bir yanlış yaptı, kamuoyunun da takdir ettiği bir şekilde haksızlığa uğradığını düşündü, buraya kadar tamam, ancak, haksızlığın hesabını federasyon ve adalet’ten sorması gerekirken tam tersine Fenerbahçe Kulübü’nü muhatap aldı ve bir büyük taktik hatası olarak saha dışında Fenerbahçe’yle gereksiz yere düşmanlaştı.<br />
<br />
Burada kulüp yöneticilerinin payı var ama fazla değil, çünkü, dışarıdan Trabzonspor parsasından yemeye alışmış sağ politikacılar  kulüp yönetimini de aşan beyanatları ve gazlarıyla Trabzonspor taraftarıyla Fenerbahçe’yi karşı karşıya getirdiler.<br />
<br />
Trabzonspor ne çekmişse ve yine niye şampiyon olamıyorsa bunun sebebi sağcı ve mafyatik politikacıların kulübün çevresini sarmış olmasıdır, bu yüzden on yıllar boyunca bir türlü Trabzonspor yönetimini sevemedik, ısınamadık, hatta tavrımızı koyduk. Ancak Özkan Sümerler, Atay ağbiler sıfır borçlu ve para babasına ihtiyaç duymayan dengeli bütçelerle Trabzonspor’u yönetmeye başladığı günden beri Trabzonspor aşkımız yeniden alevlendi. (Bu arada Özkan Sümer’in Türkiye’nin en ateşli seyircisine rağmen tel örgüleri Türkiye statlarından ilk kaldıran bir devrimci olduğunu ve yine Fenerbahçe’nin aleni haksızlıkları karşısında bir ‘onur’ hissiyatına çok haklı şövalye gururuyla girip başkanlığı bıraktığını unutmayalım.)<br />
<br />
Sonunda zıvanadan çıkmış karma karışık bir sezon yaşadık ve Trabzonspor anasının ak sütü kadar helal olduğu konularda bile haksız ve ezikliğinden çıldırmış bir hale sokuldu. Bu fotoğrafın sorumlusu tekrar ediyorum sağcı mafyatik politikacılardır, dışarıdan Trabzonspor’a maydanoz olan, taraftarı galeyana hazırlayan saçma sapan siyasilerdir.<br />
<br />
Trabzonspor yönetimi çok haklı olduğu gerçeğinden hareket edip bu politikacıların Trabzonspor taraftarını Fenerbahçe’yle saha dışı düşmanlığa aleni soyunduran çıkışlarını ya görmezden geldi ya da iktidara karşı konuşmayı beceremediği için sessiz kalıp, taraftarının hissiyatının kulüp dışı şekillenmesine maalesef seyirci kaldı.<br />
<br />
Sonunda olan oldu, Sadri Şener’i ne kadar takdir etsek de bir rakip futbolcunun boynuna kabadayıca asılmasını affedebilmemiz mümkün değildir, Sadri Bey, birinin yakasına yapışmak istiyorsa, Trabzonspor etrafında durmaksızın holiganca beyanat sallayanların boğazına sarılsın.<br />
<br />
Sonunda ne oldu, Trabzonspor tarihinde ilk defa harbi futboluyla ezdiği üç büyüklerin karşısında ezik, kişiliksiz bir hale getirildi, sebebi, özetle, Trabzonspor yönetimi, Trabzon taraftarının hissiyatını şekilleyen mafyatik sağcı siyasi ve gazetelerin verdiği zararları ya göremedi ya ciddiye almadı.<br />
<br />
Trabzonspor birinci lige ikinci lige çıkıp da tek düşmeyen takımdır, bugün Trabzonspor’u futbol tarihimizden çıkarın, Türk Futbolu’nun İstanbul içinde İstanbul takımları arasında bir müsabakalar zinciri olduğunu görürsünüz.<br />
<br />
Ancak görüşüm odur ki haklılığı yüzde yüz hakikat olmasına rağmen bu sene sanki küme düşmüş sanki her gelene sekiz on sıfır yenilmiş kadar ağır bir onur yenilgisinin içine işte bu kulübüne sahip olamayan yöneticiler yüzünden düşürülmüştür.<br />
<br />
Hakkınızı adalet’ten arayacaksınız, hesabınızı federasyon soracaksınız, doğrusu budur, ancak Trabzonspor yönetimi çok yanlış yerde Fenerbahçe Kulübü’nün yakasına yapıştı ve Fenerbahçe kulübünü suçlamaya başladı. Eğer birisi evimi soymuşsa birisi beni dövmüşse herkes hakkını hukuk’ta arayacak. Ancak hiçbir yöneticimiz saçma sapan hukuk sürecine akıllara seza iddialara hop bu kadar da değil demedi, aksine, sırf işlerine geliyor diye güya sabırla bekledi.<br />
<br />
Adalet’in savcıların görevi neydi, suçlu varsa, belgen varsa, alıp yargılarsın, birkaç ay içinde üç-dört mahkemeyle yargını hükmünü verirsin, iş biter. Niye uzatıyorsun, niye onca insanı aylarca yıllarca içerde tutuyorsun, sebebi nedir… Ve savcılar davaları lüzumsuzca uzattıkça hepimizden ‘ne güzel şikeyi temizliyorlar’ diye doya doya takdir destek beklediler. Ve bu davaları uzatmalarının tek sebebi de ‘yargıyla hükümle’ ulaşamayacakları sonucu, süreci uzatarak bizlerden ‘yahu doğru ya şike çok kötü çok ağır cezalandırmalı’ düşüncesine katılmamızı beklediler.<br />
<br />
Tam tersine, iş, şike iddialarından çıkıp Fenerbahçe’yi yok etmeye kadar vardı. Şike vardır yoktur buna karar verecek olan yargıdır, adalettir, yargının en önemli özelliği de şüpheleri hızla ortadan kaldırıp suçluysa suçlu suçsuzsa kararını hemen vermesi, böyle yapmadı. Süreci uzatarak toplum huzuruna zarar verdiler. Davalar uzayarak boşlukta kalan şüpheler büyüdü ve şike iddiaları manşetlerde bambaşka asılsız suçlamalara dönüştü, bir yıkıma, bir tarihten silmeye dönüştü.<br />
<br />
Adalet’in süreci uzatması karşısında iktidara göbekten bağlanmış yandaş yalaka yazarlar ağzını açıp bir kez ‘cemaat’ diyemedi, Trabzonspor yönetimi hiç diyemedi, güya masumca bir kenarda kararı hükmü bekledi.<br />
<br />
Ancak suçlamalar iftiralara yok etmeye doğru yöneldiğini artık aklı kesen herkesin fark ettiği günlerde, Trabzonspor yönetiminin, hop kardeşim, bir dakika, bizim derdimiz savcıların şike iddiasıdır, vardır yoktur karar verin, Fenerbahçe haksızlık yapmışsa ortaya çıkartın, ama Fenerbahçe’ye bizlerin de mağduriyetini kullanarak çullanmanız hatta parçalamanıza önce biz izin vermeyiz, demeliydi, onur, asalet böyle bir şeydir.<br />
<br />
Hayır, Fenerbahçe manşetlerde şikenin de ötesinde yıpratılırken bir ezeli rakip karanlık yöntemlerle yok edilirken artık bu bizim çıkarımıza uygun düşür diye mi yoksa beceriksizlikten yoksa basında sözlerini yansıtacak kadar yer bulamadıklarından mı bilemem, sustular, beklediler.<br />
<br />
Ve bu anlamlı mı dersin hınzır mı dersin sinsi mi dersin bekleyişleri, Fenerbahçe'yi değil Trabzonspor’u yıprattı.<br />
<br />
Şike iddialarını aramızda konuşuruz ancak resmi olarak dillendirmeyi hak kazanmamız için yargının bir hükmünü kararını beklemeliyiz, derken, federasyon dahi, sahaya yansıtılmış şike yoktur, diyerek, Trabzonspor’un başından aşağı kaynar sular dökülmüş oldu.<br />
<br />
Yanan Fenerbahçe değil Trabzonspor oldu.<br />
<br />
Sebebi çok basit, rakibi, şike dışında fazladan dayaklar yerken seyirci kalması, hatta hoşuna giden bir tavra girmesidir.<br />
<br />
Bu tavrı benim gibi anadan doğma bir Trabzonsporlu’nun kabullenmesi asla mümkün değildir.<br />
<br />
Özetle, cemaate, sağcı AKP’li politikacılara ve onların yalan yanlış uyduruk iddiaları ve beyanlarına sessiz kalan Trabzonspor yönetimi bu süreçte, iflas etmiş hepimizi utandırmıştır.<br />
<br />
Eviniz soyulmuşsa hukuktan evimizi işte bu hırsızlar soymuş diye şikayetçi olursunuz, ancak, iş polise mahkemeye gidince, birileri sadece eviniz soyulmadı bir de hiç olmadığı vuku bulmadığı halde kızlarınıza da tecavüz ettiler deyince, sessiz kaldınız, doğrusu, hayır, sadece evimizi soydular, kızlarımıza dokunmadılar diyecek yüreklilikte asalet içinde olacaktınız, beceremediniz ve BU ONUR ASALET MAÇINI KAYBETTİNİZ…<br />
<br />
Karşı tarafta ne oldu, Fenerbahçeli herkes bu takımın kabul edilmez alengirli işlerin içinde olabileceğini taa başından beri tahmin ediyor seziyor biliyordu, ama savcılık işinin bir şike iddiasını çoktan aştığını fark ettiler ve bambaşka amaçlarla Fenerbahçe’ye saldırıldığını gayet açıkça gördüler ve hemen pozisyon aldılar.<br />
<br />
Beraber oldular, tarihte olmadık kadar birlik oldular, direndiler, doğrudur yanlıştır onlar da seziyordu ama buna rağmen başkanlarına ölümüne sahip çıktılar.<br />
<br />
Ve her şey hepimizin gözleri önünde oldu.<br />
<br />
Bu topraklarda bu süreci izleyen taraflı tarafsız herkes bir şeyler’in çok tuhaf seyrettiğini gördü, ayıldı, uyandı, tepki gösterdi…<br />
<br />
Ve hepimiz iyidir kötüdür doğrudur hala bilemeyiz ama başkanlarına sahip çıkan, gaz bombalarına karşı direnen, bütün iftiraları karambolden çıkartıp tek tek ispat haline getiren, olur olmaz suçlamalara karşı susmayıp aksine belgeleyip takımına sahip çıkarak, milyonların gizli sevgisini kazandı.<br />
<br />
Gizli diyorum, çünkü taraftarlık çok sert bir duygudur, bir Trabzonlu Galatasaraylı Beşiktaşlı’nın bugünlerde kalkıp en büyük rakiplerini ‘takdir etmeleri’ çok zordur, çok zor.<br />
<br />
Takdir duygusu için bir insanın evrimleşmesi gerekir, sanatkar olması büyük aşkın bir siyasetcçi olması gerekir.<br />
<br />
Ancak eser vermiş ancak kendine güveni çok ileri insanlar ‘takdir edebilir’, çünkü, takdir edebilmek için dünyanın en güzel şeyiyle, yani Güzel’in kendisiyle tanışmış olmanız gerekir.<br />
<br />
Siyasi olarak, sosyal olarak, sanat eseri olarak ‘güzel’ olan nedir, türlü tarifleri vardır ancak güzel’in en baştaki tanımı güzel ‘tamamlanmış bir şeydir’.<br />
<br />
Bir çiçekte kusur bulamazsınız, Ay’da Güneş’te mükemmel bir sanat eser’inde kusur bulamazsınız, ilave yapamazsınız, şurası da şöyle olsun diyemezsiniz.<br />
<br />
Mesela siyaset konuşuyorsak, bağımsızlık güzellerin güzelidir, mesela onur güzellerin güzelidir, mesela, direnmek, güzellerin en güzelidir.<br />
<br />
Şike vardır yoktur şüphelidir değildir, şu anda bilemeyiz, bu saatten sonra artık bunlar hiç önemli de değildir,  bildiğimiz, Fenerbahçe taraftarları bize Güzeller’in Güzeli, unuttuğumuz çoktandır hayatımızda olmayan en güzel şeyleri hatırlattı. Onur gibi… Direniş gibi…<br />
<br />
Onur ve Direniş, nerde olursa olsun nasıl olursa olsun, hangi ülke hangi coğrafyada hangi iklimde olursa olsun, tüm dünya tarihinde yaratılmış en güzel şeydir.<br />
<br />
Ancak Güzel kadar güzel başka bir şey daha vardır, o da GÜZEL’İ TAKDİR EDECEK İNSANLAR’IN varlığıdır.<br />
<br />
Güzel’i takdir edebilmeniz için içinizde, başkalarından ölümüne sonsuza kadar asla takdir beklemeyen tek başına soylu yalnız bir insan olabilmeniz gerekir…<br />
<br />
Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar, Trabzonsporlular, kırın içinizdeki hırs rekabet zincirlerini, bir anlık olsun, Güzel’i takdir edin…<br />
<br />
Onur’u ve direnişi…<br />
<br />
Bir gün Fenerbahçe’yi sahada harbi olarak kora kor yenmek ve bunun keyfini doya doya yaşamak istiyorsanız, bugün Fenerbahçe’nin onur ve direniş kavgasına hemen katılın, olmadı hak verin, olmadı, araya girip cazgırlık yapmayın, sulandırmayın.<br />
<br />
Ortada düpedüz bir onur ve direniş kavgası var.<br />
<br />
Sıra şikeye gelirse ve yargılanır ve hükmü verilirse, kalkar Fenerbahçe’den onun da hesabını hepimiz sorarız, ama gün, TAKDİR GÜNÜ’dür.<br />
<br />
Nihat Genç<br />
<br />
Odatv.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sinan Meydan Yazdı: ALLAH’SIZ ZAVALLILAR! (Atatürk’e ve Cumhuriyete Saldırmanın Dayan]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-Sinan-Meydan-Yazdi-ALLAH%E2%80%99SIZ-ZAVALLILAR-Ataturk%E2%80%99e-ve-Cumhuriyete-Saldirmanin-Dayan.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:38:18 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-Sinan-Meydan-Yazdi-ALLAH%E2%80%99SIZ-ZAVALLILAR-Ataturk%E2%80%99e-ve-Cumhuriyete-Saldirmanin-Dayan.html</guid>
			<description><![CDATA[Bir kanalda Cemaatin Kadrolu Tarihçisi Mustafa Armağan,<br />
<br />
Atatürk’e karşı Karabekir Paşa’yı yüceltiyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda<br />
<br />
Uslanmaz Cumhuriyet Tarihi Yalancısı Kadir Mısıroğlu,<br />
<br />
Atatürk’e hakaret ediyor!<br />
<br />
Bir kanalda,<br />
<br />
PKK’nın meclisteki uzantısı karases Altan Tan,<br />
<br />
Şeyh Sait’i ve Seyit Rıza’yı yüceltiyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda<br />
<br />
AKP yandaşı (vekili), entel-dantel demokrat Mehmet Metiner,<br />
<br />
Cumhuriyetin kuruluş felsefesini yerin dibine batırıyor!<br />
<br />
Bir kanalda,<br />
<br />
liboşların şahı Mehmet Altan,<br />
<br />
TSK’ya saldıryor! <br />
<br />
Başka bir kanalda,<br />
<br />
Türk fobili Sevan Nişanyan,<br />
<br />
Dil devrimine saldırıyor!<br />
<br />
Bir kanalda,<br />
<br />
ABD beslemesi Prof. Cemil Koçak,<br />
<br />
Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk’ü yok sayıyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda,<br />
<br />
Eğrisini doğrusuna getiremeyen liboş Taha Akyol,<br />
<br />
“Ama Hangi Atatürk” diye sorarak inceden oyuyor Kemalizmi!<br />
<br />
Bir kanalda<br />
<br />
Onun ABD de yetişmiş cemaatçi entel-dantel- liboş oğlu Mustafa Akyol,<br />
<br />
Cumhuriyeti faşizanlıkla suçluyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda<br />
<br />
Ailece AKP yandaşı cemaatçi Mümtazer Türköne,<br />
<br />
Milli bayramları sulandırmaya çalışıyor!<br />
<br />
ve daha niceleri…<br />
<br />
Her kanalda, bir yobaz,<br />
<br />
Her kanalda bir liboş,<br />
<br />
Her kanalda Cumhuriyet düşmanlığı,<br />
<br />
Her kanalda “aydın ihaneti”…<br />
<br />
<br />
Genç kuşaklara;<br />
<br />
Bağımlılık,Cemaatçilik,bölücülük,Kürt faşizmi,Osmanlı seviciliği, Türk, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı “Demokratlık”,<br />
<br />
Bağımsızlık, çağdaşlık, laiklik, milliyetçilik, Cumhuriyet ve Atatürk’e bağlılık “Darbecilik”,<br />
<br />
Atatürk ise “eli kanlı diktatör”…<br />
<br />
diye anlatılıyor, belletiliyor…<br />
<br />
Oysaki Atatürk;<br />
<br />
Önce yokluk ve yoksulluk içinde, harap ve perşian haldeki bir ülkenin savaş yorgunu bireyleriyle emperyalizmi ve onların işbirlikçisi hain padişahı, hükümeti, istanbuldaki kodamanları, ihanet basınını dize getirmiş; sonra da cehalet, yoksulluk, yobazlık, gerilik, yönetici, uzman ve milli sermaye yetersizliği, büyük bir borç batağı, Batı karşısında aşağılık duygusu, Arapçılık, Türk düşmanlığı, kadın-erkek eşitsizliği, yetersiz eğitim, sağlıksız toplum, çağdışı kanunlar, hurafeler, batıl inançlar, el etek öpülen şeyhler, toprak ağaları, ayrılıkçılar, Lozan’ı affetmeyen emperyalist bir dünya ve daha fazlasına kafa tutarak “bağımsız” ve “çağdaş” bir cumhuriyet kurmuştur.<br />
<br />
İşte bu nedenle, Atatürk’e ve cumhuriyete saldırmak;<br />
<br />
Ahmaklıktır,<br />
<br />
Aptallıktır,<br />
<br />
Cahilliktir,<br />
<br />
Köksüzlüktür,<br />
<br />
Hafifliktir,<br />
<br />
Anlayışsızlıktır,<br />
<br />
Vicdansızlıktır,<br />
<br />
Hainliktir,<br />
<br />
hatta<br />
<br />
Allah’sızlıktır!…<br />
<br />
….<br />
<br />
Ama gelin görün ki:<br />
<br />
Ekranlardaki kelli felli, koca göbekli sözde aydınların kin kokan nefesleri arasından Atatürk’e ve Cumhuriyete yönelik salyalı çirkin sözler akıyor her gün, her gece evlerimize…<br />
<br />
Bağımsızlığımıza,<br />
<br />
çağdaşlığımıza,<br />
<br />
Cumhuriyetimize<br />
<br />
ve<br />
<br />
bütün bu değerleri bize kazandıran adama; Mustafa Kemal Atatürk’e kin kusuyor ihanet içindeki “sözde aydınlar”….<br />
<br />
Tarih sanki başa sarıyor!… Ali Kemallerin, Refi Cevatların, Refik Halitlerin “hain ruhları”, 80 yıl sonra yeniden ete kemiğe bürünüyor!… <br />
<br />
İhanet içindeki sözde aydınlar;Yalandan beslenen, gerçekleri saklayan, belgeleri çarpıtan, laf oyunları yapan, halkı kandıran… sözde aydınlar!… İnanın bana, o kadar “köksüz iddialara” sahipler ki, istedikleri kanalda karşıma çıkmaktan çok ama çok KORKUYORLAR….<br />
<br />
Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar….<br />
<br />
Zavallılar…Bu devranın hep böyle sürüp gideceğini sanıyorlar…<br />
<br />
Ali Kemalleri, Refi Cevatları, Refik Halitleri yazan tarihin, birgün onları da yazacağını unutuyorlar!<br />
<br />
Zavallılar!….<br />
<br />
Sinan Meydan<br />
İLK KURŞUN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir kanalda Cemaatin Kadrolu Tarihçisi Mustafa Armağan,<br />
<br />
Atatürk’e karşı Karabekir Paşa’yı yüceltiyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda<br />
<br />
Uslanmaz Cumhuriyet Tarihi Yalancısı Kadir Mısıroğlu,<br />
<br />
Atatürk’e hakaret ediyor!<br />
<br />
Bir kanalda,<br />
<br />
PKK’nın meclisteki uzantısı karases Altan Tan,<br />
<br />
Şeyh Sait’i ve Seyit Rıza’yı yüceltiyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda<br />
<br />
AKP yandaşı (vekili), entel-dantel demokrat Mehmet Metiner,<br />
<br />
Cumhuriyetin kuruluş felsefesini yerin dibine batırıyor!<br />
<br />
Bir kanalda,<br />
<br />
liboşların şahı Mehmet Altan,<br />
<br />
TSK’ya saldıryor! <br />
<br />
Başka bir kanalda,<br />
<br />
Türk fobili Sevan Nişanyan,<br />
<br />
Dil devrimine saldırıyor!<br />
<br />
Bir kanalda,<br />
<br />
ABD beslemesi Prof. Cemil Koçak,<br />
<br />
Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk’ü yok sayıyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda,<br />
<br />
Eğrisini doğrusuna getiremeyen liboş Taha Akyol,<br />
<br />
“Ama Hangi Atatürk” diye sorarak inceden oyuyor Kemalizmi!<br />
<br />
Bir kanalda<br />
<br />
Onun ABD de yetişmiş cemaatçi entel-dantel- liboş oğlu Mustafa Akyol,<br />
<br />
Cumhuriyeti faşizanlıkla suçluyor!<br />
<br />
Başka bir kanalda<br />
<br />
Ailece AKP yandaşı cemaatçi Mümtazer Türköne,<br />
<br />
Milli bayramları sulandırmaya çalışıyor!<br />
<br />
ve daha niceleri…<br />
<br />
Her kanalda, bir yobaz,<br />
<br />
Her kanalda bir liboş,<br />
<br />
Her kanalda Cumhuriyet düşmanlığı,<br />
<br />
Her kanalda “aydın ihaneti”…<br />
<br />
<br />
Genç kuşaklara;<br />
<br />
Bağımlılık,Cemaatçilik,bölücülük,Kürt faşizmi,Osmanlı seviciliği, Türk, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı “Demokratlık”,<br />
<br />
Bağımsızlık, çağdaşlık, laiklik, milliyetçilik, Cumhuriyet ve Atatürk’e bağlılık “Darbecilik”,<br />
<br />
Atatürk ise “eli kanlı diktatör”…<br />
<br />
diye anlatılıyor, belletiliyor…<br />
<br />
Oysaki Atatürk;<br />
<br />
Önce yokluk ve yoksulluk içinde, harap ve perşian haldeki bir ülkenin savaş yorgunu bireyleriyle emperyalizmi ve onların işbirlikçisi hain padişahı, hükümeti, istanbuldaki kodamanları, ihanet basınını dize getirmiş; sonra da cehalet, yoksulluk, yobazlık, gerilik, yönetici, uzman ve milli sermaye yetersizliği, büyük bir borç batağı, Batı karşısında aşağılık duygusu, Arapçılık, Türk düşmanlığı, kadın-erkek eşitsizliği, yetersiz eğitim, sağlıksız toplum, çağdışı kanunlar, hurafeler, batıl inançlar, el etek öpülen şeyhler, toprak ağaları, ayrılıkçılar, Lozan’ı affetmeyen emperyalist bir dünya ve daha fazlasına kafa tutarak “bağımsız” ve “çağdaş” bir cumhuriyet kurmuştur.<br />
<br />
İşte bu nedenle, Atatürk’e ve cumhuriyete saldırmak;<br />
<br />
Ahmaklıktır,<br />
<br />
Aptallıktır,<br />
<br />
Cahilliktir,<br />
<br />
Köksüzlüktür,<br />
<br />
Hafifliktir,<br />
<br />
Anlayışsızlıktır,<br />
<br />
Vicdansızlıktır,<br />
<br />
Hainliktir,<br />
<br />
hatta<br />
<br />
Allah’sızlıktır!…<br />
<br />
….<br />
<br />
Ama gelin görün ki:<br />
<br />
Ekranlardaki kelli felli, koca göbekli sözde aydınların kin kokan nefesleri arasından Atatürk’e ve Cumhuriyete yönelik salyalı çirkin sözler akıyor her gün, her gece evlerimize…<br />
<br />
Bağımsızlığımıza,<br />
<br />
çağdaşlığımıza,<br />
<br />
Cumhuriyetimize<br />
<br />
ve<br />
<br />
bütün bu değerleri bize kazandıran adama; Mustafa Kemal Atatürk’e kin kusuyor ihanet içindeki “sözde aydınlar”….<br />
<br />
Tarih sanki başa sarıyor!… Ali Kemallerin, Refi Cevatların, Refik Halitlerin “hain ruhları”, 80 yıl sonra yeniden ete kemiğe bürünüyor!… <br />
<br />
İhanet içindeki sözde aydınlar;Yalandan beslenen, gerçekleri saklayan, belgeleri çarpıtan, laf oyunları yapan, halkı kandıran… sözde aydınlar!… İnanın bana, o kadar “köksüz iddialara” sahipler ki, istedikleri kanalda karşıma çıkmaktan çok ama çok KORKUYORLAR….<br />
<br />
Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar….<br />
<br />
Zavallılar…Bu devranın hep böyle sürüp gideceğini sanıyorlar…<br />
<br />
Ali Kemalleri, Refi Cevatları, Refik Halitleri yazan tarihin, birgün onları da yazacağını unutuyorlar!<br />
<br />
Zavallılar!….<br />
<br />
Sinan Meydan<br />
İLK KURŞUN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sinan Meydan Yazdı: MAZİNDE BİR TARİH YATAR “ATAM İZİNDEYİZ!”]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-Sinan-Meydan-Yazdi-MAZINDE-BIR-TARIH-YATAR-%E2%80%9CATAM-IZINDEYIZ-%E2%80%9D.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:35:58 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-Sinan-Meydan-Yazdi-MAZINDE-BIR-TARIH-YATAR-%E2%80%9CATAM-IZINDEYIZ-%E2%80%9D.html</guid>
			<description><![CDATA[<div id="content">    <h3>Sinan Meydan Yazdı: <strong> MAZİNDE BİR TARİH YATAR “ATAM İZİNDEYİZ!”</strong></h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 07 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><strong>Salyalı Fanatikler<br />
</strong><span id="more-75811"></span></p>
<p>    Birkaç gündür Türkiye’de “şike soruşturması” kapsamında, Türkiye Cumhuriyeti’yle yaşıt bir büyük kulüp;<strong> Fenerbahçe</strong>, o kulübe gönül vermiş milyonlarca taraftarının ve dünyanın gözü önünde adeta “linç” ediliyor. Haber kanallarında, Fenerbahçeli yöneticilerin ve futbolcuların “şike soruşturması kapsamında” göz altına alındığını duyuran ve gelişmeleri anlatan<strong> fanatik spor-haber spikerleri,</strong> gözlerinin içi parlayarak,<strong> Fenerbahçe’nin şampiyonluğunun elinden alınıp 2. lige düşürüleceğini anlatıyorlar sevinç içinde; </strong> hem hakim, hem savcı edasında, güya kulislerden aldıkları son haberleri aktarıyorlar şişe gerine… Utanmasalar, düğün bayram yapıp göbek atacaklar….</p>
<p>    Fenerbahçeli bazı yöneticilerin bazı “alengirli işlerin” içinde oldukları kanıtlansa bile bu durum, yüzyılı aşkın bir geçmişe sahip olan, <strong>Kurtuluş Savaşı</strong>’ndaki katkısıyla <strong>Cumhuriyetin harcında</strong> alın teri olan Fenerbahçe’nin “kurumsal kimliğine” hiçbir zarar vermeyecektir. Nasıl ki Türkiye’yi yöneten hükümetlerin yanlışları, hataları varsa onları eleştirmek gerekirse, FB’li yöneticilerin yanlışları hataları varsa da onları eleştirmek gerekir: Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, <strong>Tayyip Erdoğan karşıtlığı başka şeydir, Türkiye’yi Tayyip Erdoğan yönetiyor diye Türkiye düşmanı olmak çok başka şeydir. Bunun gibi Aziz Yıldırım karşıtlığı başka şeydir, FB’yi, Aziz Yıldırım yönetiyor diye FB düşmanı olmak çok başka şeydir. Hiçbir yöneticinin hatası yönettiği kurumu “linç” etmeyi gerektirmez.</strong></p>
<p>    Bugün <strong>“FB’liler şike yaptı!” diye FENERBAHÇE’YE, FENERBAHÇE’NİN kurumsal kimliğine, 25 milyonluk FB camiasına saldıranlar, hep birlikte göreceğiz, çok yakında o asırlık SARI-LACİVERT engin denizde boğulacaklardır.</strong></p>
<p>   Tıpkı FB gibi, bu cumhuriyetin kuruluş harcında alın teri olan GS ve BJK’nin sağduyulu yöneticileri ve taraftarlarının fanatizmden uzak “olgun duruşları”, onların neden “büyük kulüp” olduklarının da en açık işaretlerinden biridir.</p>
<p><strong>    Büyük Olmak Başka Şeydir</strong></p>
<p>   <strong> Üç büyüklerin büyüklüğü</strong>, şampiyonluk sayılarıyla, alınan kupalarla ve kazanılan maçlarla ölçülen bir büyüklük değildir; üç büyüklerin büyüklüğü, Çanakkale Savaşı’nda verdikleri şehit futbolculardan, <strong>Kurtuluş Savaşı’nda işgal kuvvetlerine karşı kazandıkları maçlarla Türk insanına aşıladıkları umuttan, silah ve cephane yokluğunda İstanbul’dan gizlice Anadolu’ya silah kaçırarak Mustafa Kemal ATATÜRK’E verdikleri destekten gelen bir büyüklüktür.</strong> Üç büyüklerin formaları, sadece siyah beyaz, sadece sarı kırmızı ve sadece sarı lacivertle boyanmamıştır; o renklerlerin yanında bir de kimsenin göremediği, ama formalara işlemiş bir de kan kırmızısı vardır. Nitekim daha çok üç büyüklerden oluşan Milli Takım formasında karşımıza çıkar o kan kırmızısı…</p>
<p>    Bu nedenle üç büyüklere “saldırırken”, “küfrederken”, “hakaret ederken” çok dikkatli olmak gerekir. Yoksa maazallah<strong><em> “O forma kutsaldır…”</em></strong> tezahüratında olduğu gibi o kutsal forma bir gün sizi çarpar!…</p>
<p>   Şimdi gelin GS ve BJK’nin kutsal formalarını “saygıyla” bir kenara koyup, FB’nin o kutsal formasından söz edelim; söz edelim ki, salyalı ağızlarıyla FB’nin kurmasal yapısına saldıran kendini bilmez medya maymunları “kiminle dans ettiklerini” anlasınlar!<br />
<strong><br />
 Atatürk’ün Fener’e Verdiği Görev</strong> </p>
<p>   Tarih 3 Mayıs 1918 Cuma</p>
<p>    Kurtuluş Savaşı’nın gizli kurtuluş planlarını yapan <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>, Fenerbahçe Spor Kulübünü ziyaret etmiş, Kulp yöneticilerinden Mustafa Elkatip Bey’in de aralarında bulunduğu yöneticilerle <strong>üç saat süren gizli bir görüşme </strong>yapmıştı.</p>
<p>   O gün o görüşmede konuşulanlar, üç yıl sonra anlaşılacaktır: <strong>İşgal Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Harringtün, “FB’lileri Anadolu’daki milliyetçilere silah kaçırmakla suçlayıp”  kulübü kapatacaktı.</strong></p>
<p>    Mustafa Kemal, kulüpten ayrılmadan önce maroken kaplı kulüp defterine şu unutulmaz satırları yazmıştır:</p>
<p><em><strong>    “Fenerbahçe Kulübü’nün her tarafta mahzar-ı takdir olmuş  bulunan asar-ı mesaisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve ebedi hamiyeti tebrik etmeyi vazife etmiştim. Bu vazifenin ifası ancak bugün müyesser olabilmiştir.</p>
<p>    Takdirat ve tebriklerimi buraya kayd ile mübahiyim.</p>
<p>                                                                               3 Mayıs 1334 (1918) Mustafa Kemal”</strong></em></p>
<p>   <strong>Mustafa Kemal </strong>öğleden sonra kulüpten ayrılmıştır. Ancak ayrılırken bir kayıkla karşıya geçmek istemiştir. Amacı buradan kıyıları takip ederek Anadolu’ya silah kaçırmanın mümkün olup olmadığını bizzat tecrübe etmektir.</p>
<p>    Mustafa Kemal, Mustafa Elkatip Bey’in çektiği kayığa binerken geri dönmüş ve Başkan Sabri (Toprak) Bey’e bakarak, <strong>“FB’ye ebedi muvaffakiyetler dilerim”</strong> demiştir.</p>
<p>    O günkü toplantıda Mustafa Kemal, FB’ye  Anadolu’ya silah kaçırma görevi vermişti.</p>
<blockquote><p>   <strong>Fener’in İşgal Yıllarındaki Politikası</strong></p></blockquote>
<p>    FB, Kurtuluş Savaşı’nın gizli örgütlerinden <strong>Mim Mim Grubu</strong> gibi örgütlerde koordineli bir şekilde çalışarak Kurtuluş Savaşı’nın en önemli ayaklarından birini oluşturmuştur.</p>
<p>    Nitekim, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde FB’nin Altıyol’daki kulüp binasında çok özel bir toplantı yapılmıştır.</p>
<p>   FB’nin önde gelen yöneticilerinden <strong>Ali Naci Karacan ve bazı arkadaşları</strong> bir yıl kadar önce Mustafa Kemal’in de oturduğu o masanın etrafında oturtarak, işgal boyunca FB’nin izleyeceği politikayı tartışmışlardır.</p>
<p>    O toplantının sonunda alınan kararlar, FB’nin işgal İstanbul’unda toprak sahalarda yapacağı maçların artık “<strong>ulusal çıkarlara</strong>” hizmet edeceğini göstermektedir.</p>
<p>   <strong>Ali Naci Karacan, </strong>o gün aldıkları kararları sonradan şöyle açıklamıştır:</p>
<p> <em> <strong>  “1. FB’yi Mütareke döneminin İstanbul’a döktüğü işgal kuvvetlerine mensup takımlarla çarpıştırarak, mümkün olduğu kadar galibiyetlere sevk etmek.</p>
<p>     2. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve bilhassa Rumlar, Ermeniler ve bunların muhtelifleriyle yapılacak maçları gazetelerde mümkün olduğu kadar anlatarak, FB’yi milli bir mücadele bayrağı haline koymak ve halka sevdirmek   </p>
<p>     3. Bir taraftan ve mütemadiyen maçlar ve diğer taraftan bu maçların gazetelerde propagandasını yaparak büyük kitlelerin futbola karşı alakasını hareketlendirmek….”<br />
</strong></em><br />
   Özetle, Kurtuluş Savaşı yıllarında FB aynı anda iki maça birden çıkacaktı:</p>
<p>   Hem Dereağzı’ndan Anadolu’ya gizlice silah ve cephane kaçırarak Kurtuluş Savaşı’na sürekli lojistik destek sağlayacak, hem de İstanbul’a işgal güçleriyle ve azınlık takımlarıyla yapacağı karşılaşmaları kazanarak halkın moralini yükseltip, ulusun kırılan onurunu bir nebze de olsa onaracaktı.</p>
<p>      Aslında “vatan savunması” FB’nin kuruluş felsefesiydi…</p>
<blockquote><p>
<strong>    Kuruluş Tüzüğündeki 2. Madde’nin Sırrı</strong></p></blockquote>
<p>     1900’lerin başında Osmanlı Devleti emperyalist bir kuşatmayla çevrilmişti. Ruhen ve bedenen sağlıklı gençlere çok ihtiyaç vardı. FB’nin <strong>Enver Bey ve Zeki Bey</strong> gibi vatansever kurucuları bu durumun farkındaydı. FB’yi kurarken hem Abdülhamit istibdadına karşı mücadele etmeyi hem de sporla uğraşan sağlıklı genç nesillerin yetişmesini amaçlamışlardı.</p>
<p>   1913 yılında İkdam matbaası tarafından basılan FB Tüzüğü’nün 2. maddesinde kulübün kuruluş amacı şöyle ifade edilmişti:</p>
<p>   <em><strong>“Madde 2: Kulübün takip ettiği amaç ve gaye memlekette bedeni ve fikri terbiyenin yayılmasına çalışmak ve vatan gençlerini vatanın korunmasına, zorluklara ve askeri seferberliklere alıştırmaktır.”<br />
</strong></em><br />
    Balkan ve Çanakkale Savaşlarında <strong>BJK ve GS l</strong>iler gibi cepheden cepheye koşan FB’liler, şimdi de bir ölüm kalım savaşında Kurtuluş Savaşı’nda mücadele edeceklerdi.</p>
<p>    Belki de dünyada ilk kez bir futbol kulübü, bir ulusun bağımsızlık mücadelesinde bu kadar büyük bir etkiye sahip olacaktı.</p>
<p>   <strong> FB Dereağzı’ndan Anadolu’ya gizlice silah kaçırırken İngiliz işgal kuvvetlerinin baskınına uğramış ve bu baskın sonunda iki futbolcusu “şehit” olmuştu.</strong></p>
<p>    Bu olaydan sonra <strong>FB Başkanı Sabri Bey </strong>de Malta adasına sürgün edilmişti. Mustafa Kemal’in arkadaşlarından Sabri (Toprak) Bey’i en çok kahreden esir olmak değil, İngiliz askerlerinin Moda’daki evini basıp onu çocuklarının gözleri önünde yaka paça dışarıya sürüklemeleriydi.O anı ömrü boyunca hiç unutmayacaktı.</p>
<p>    Sabri Bey, daha sonra Kurtuluş Savaşı’na katılacak ve Posta Telgraf Müdürü olarak görev yapacaktı.</p>
<p>   <strong> FB’nin bir numaralı kurucu üyesi Enver Bey,</strong>  vatan ve hürriyet mücadelesi veren bir vatanseverdi. FB’yi de bu amaçla kurmuştu. Kulüp sayesinde gençleri bilinçlendirmeyi amaçlıyordu.</p>
<p>   Enver Bey, Kurtuluş Savaşı yıllarında Sirkeci Gümrük Baş Müdürlüğü yapmıştı. Aslında bu görev sadece bir kamuflajdı; onun gerçek görevi Anadolu’ya silah ve cephane kaçırmaktı. Gümrük sorumlusu olması silah kaçırma işinde büyük kolaylık sağlıyordu. İngilizler bir süre sonra onu da yakalayacaklardı.</p>
<p>    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasındaki büyük yararlılıklarından dolayı İstiklal Madalyası ile ödüllendirilen Enver Bey’e <strong>“Korkusuz Türk”</strong> unvanını verecekti.</p>
<p>     FB’nin 1921 yılındaki başkanı Şehzade Ömer Faruk Efendi’ydi. İstanbul Hükümeti ve Osmanlı Padişahı Vahdettin İngilizlerle birlikte Milli Hareketi yok etmek için çabalarken, FB’li şehzade <strong>Ömer Faruk Efendi</strong>, Milli Harekete katılmak için Anadolu’ya geçmişti.</p>
<p>   Ege’de Kuvayı Miliyeci kılığında Yunanla savaşan “<strong>Efe Başvekil</strong>” <strong>Şükrü Saraçoğlu</strong>’nu da unutmamak gerekir tabi…</p>
<p>   FB tarihinde, FB’ye sızan <strong>Doktor Nazım</strong> gibi Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları da olmuştur kuşkusuz, ama bu bünye onları çok fazla barındırmamıştır…</p>
<blockquote><p>
<strong>   İngilizlerin Fener’den Çektiği</strong></p></blockquote>
<p>  <strong> FB, Kurtuluş Savaşı yıllarında, adeta üzerine ölü toprağı serilen, işgal altındaki İstanbul’un tek gurur ve neşe kaynağı haline gelmişti..</p>
<p>    Çünkü FB, işgal İstanbul’unda İngiliz-Fransız işgal takımlarıyla 50 maç yapmış, bunların 41’ini kazanıp 4’ünde berabere kalırken sadece 5’ini kaybetmiştir. Bu maçlarda düşman filelerine 193 gol atan FB sadece 37 gol yemiştir. FB, ayrıca Ermeni ve Rum takımlarıyla yaptığı 16 maçın da tamamını kazanmıştır. Toplam 66 maç yapan FB, bunların 57’sini kazanmış, sadece 5’ini kaybetmiştir.</strong></p>
<p>    Bazı FB’lilerin gizlice Anadolu’ya gizlice silah kaçırdıkları, bazılarının elde silah cepheden cepheye koştukları dikkate alınacak olursa FB’nin yetersiz kadrosuyla işgal takımlarına karşı elde ettiği başarının boyutları çok daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>    Uzun ve yorucu ve acımasız savaş yılları ülkeyi olduğu kadar futbol takımlarını da yıpratıyordu.Cepheye giden futbolcular birer ikişer şehit ve gazi olunca ligler çocuk yaştaki futbolcularla oynanmaya başlamıştır. FB’de 14-16 yaşları arasında çok sayıda genç futbolcu vardı.</p>
<p>    Bu maçlarda sadece top oynanmıyor, her seferinde vatanın gerçek sahipleriyle işgalciler kapışıyordu.</p>
<p>   FB’nin işgal güçlerinin takımlarına karşı kazandığı maçların zafer haberleri, dönemin gazetelerinde geniş yer alıyordu. Ve bir strateji dehası olan Mustafa Kemal, bu zafer haberlerinin yer aldığı gazeteleri Türk cephelerine ulaştırıyordu.</p>
<p>     O günlerin FB’sini <strong>Ali Naci Karacan</strong> şöyle anlatmıştır:</p>
<p>  <em>  <strong> “Mütareke döneminde halkın işgal kuvvetlerine hıncı o derece idi ki FB’nin hemen her Pazar giriştiği bu maçlar, daha doğrusu ‘futbol oynuyorum’ diye yaptığı o milli kavgalar, inanılmaz bir ilgi uyandırdı.</p>
<p>     “FB öyle müthiş bir silindir haline geliyor ve maç yapa yapa öyle idmanlı oluyordu ki, karşısında bu ecnebi takımlarından bir tanesi bile dayanamıyor ve sahaya çıkmaları ile birlikte kalelerine üzüm salkımları gibi goller asılı kalıyordu. Karşımıza çıkan işgal kuvvetlerini yenince bu sefer onların karmalarını yapmaya, karşımıza bu şekilde çıkmaya sevk etti. Ayrı ayrı o kadar kolay yeniyorduk ki, maçların biraz enteresan olabilmesi için onları birbirleriyle anlaşarak kuvvetlendirmeye biz sevk ediyorduk. Sevk ediyorduk ve yeniyorduk.</p>
<p>   Mütareke’nin o elim günlerinde ıstıraptan bunalmış halka, bu galibiyetlerin ne büyük teselli teşkil ettiğini, ancak o maçlarda bulunanlar anlayabilir….”</strong></em></p>
<blockquote><p><strong>  General Harrington Fener’i Kapattı</strong></p></blockquote>
<p>   İşgalci İngilizlerin Anadolu’daki kabusu <strong>Mustafa Kemal</strong>, İstanbul’daki kabusu ise Fenerbahçe’ydi.</p>
<p>   Bu nedenle <strong>İşgal Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Harringto</strong>n, İstanbul’daki kabusundan kurtulma planları yapmıştı.</p>
<p>     İşgalcilere İstanbul’u dar eden, kazandığı maçlarla Türk halkının milli hislerini okşayan, ulusa yeniden öz güven kazandıran FB’yi etkisiz hale getirmek gerekiyordu.</p>
<p>     İşte tam da o günlerde General Harrington’un kulağına, FB’nin Derağzı’ndan Anadolu’daki Millicilere silah ve cephane kaçırdığı haberi gelmişti.</p>
<p>    General Harrington beklediği fırsatı bulmuştu.</p>
<p>  <strong>   İşgal kuvvetleri, 1920 Haziranı’nda Fenerbahçe’nin Kuşdili’ndeki kulüp binasını basıp sıkı bir arama yapmıştır.</p>
<p>    Aramadan sonra kulüp boşaltılmış ve kapısına kilit vurulm</strong>uştur.</p>
<p>     İngiliz Kuvvetleri, kulüpten ayrılırken yöntemcilerden Ömer Nazım Bey’in eline bir bildiri tutuşturdular.</p>
<p>    General Harrington, imzasını taşıyan bildiride FB’ye yönelik şu suçlamalar vardı:</p>
<p><strong>1.      Fenerbahçe Spor Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup spor maskesi altında siyasi faaliyette bulunmaktadır.</p>
<p>2.      Fenerbahçe, Müttefik kuvvetlere karşı düşmanca duygular beslemekte ve bunu her fırsatta ifade edip ahaliyi kışkırtmaktadır.</p>
<p>3.      Kulüpte yuvalanan bazı kimseler, Anadolu’daki asilere silah ve mühimmat sevk etmektedir.</p>
<p>4.      Görülen lüzum üzerine, Fenerbahçe Spor Kulübü süresiz olarak kapatılmış ve azaları her türlü sosyal faaliyetten men edilmiştir.”</strong></p>
<p>  General Harrington, FB’den ebediyen kurtulduğunu düşünürken hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşmıştı.</p>
<p>     İstanbul’un işgaline bile sessiz kalan Müslüman ahali, FB’nin kapatılmasına karşı olağanüstü bir tepki göstermişti.</p>
<p>     İşgalcileri destekleyen gazeteler bile FB’nin kapatılmasını eleştirerek bunun Anadolu’daki Milli Harekete güç vereceğini yazmışlardı.</p>
<p>    Kulüp Başkanı Şehzade Ömer Faruk Efendi ve bazı saraylılar araya girerek FB’nin açılmasını sağlamışlardı..</p>
<p>    Mim Mim Grubu, FB’yi kapatan General Harrrington’un bu davranışını cezasız bırakmamaya karar vermişti. Öyle bir şey yapacaklardı ki, İngiliz generali önce işgal güçlerine sonra da tüm dünyaya rezil olacaktı.</p>
<p>     <strong>Mim Mim Grubu’ndan Topkapılı Cambaz Mehmet</strong>, General Harrington’un otomobilini çalarak İnebolu üzerinden Mustafa Kemal’e göndermişti… Birkaç hafta sonra Mustafa Kemal o otomobilin üzerinde görüntülenmişti.</p>
<blockquote><p><strong>Atatürk’ün Futbol Stratejisi</strong></p></blockquote>
<p>   <strong> Savaş ve strateji dehası Mustafa Kem</strong>al, kurtuluş savaşı yıllarında gerçekten de futboldan bir silah olarak yararlanmıştı.  Mustafa Kemal, Fenerbahçe’nin Anadolu’ya silah kaçırması ve işgalcilerle yaptığı maçlar dışında, büyük taarruz öncesinde de “futboldan” yararlanmıştır.</p>
<p>    Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’dan bir ay kadar önce ordu takımları arasında bir futbol turnuvası düzenlemiştir. Bu turnuvanın final maçını seyrederken savaş planlarını silah arkadaşlarıyla paylaşmayı planlamıştır.</p>
<p>   Yunanlılar, Mustafa Kemal’in bu futbol ilgisi karşısında <em><strong>“Kemal yenileceğini anladı, şimdi de futbola merak sal</strong><strong>dı</strong>”</em> diyerek onunla dalga geçerken, Charles H. Sherril, anılarında bu maçtan şöyle söz etmiştir:</p>
<p> <em>  <strong> “ Bu büyük futbol maçıyla ilgili haberler, gazetelerde ön planda yer alıyordu. Bu durumdan Yunanlılar da hoşnut görünüyordu. Zira Türk ordusunun hiç olmazsa yakın bir gelecekte herhangi bir harekatta bulunması söz konusu olmayacaktı. Çünkü Türkler şimdilik yalnızca futbolla ilgileniyordu”.ng></p>
<p>   28 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal, 1. ve 2. ordu arasında oynanacak final maçını izlemek için Akşehir’e gelmiştir.</p>
<p>    </strong><strong>Mustafa Kemal, İsmet Paşa, Fevzi Paşa ve Yakup Şevki Paşa ile birlikte sadece maçı izlememiş, savaş planlarının ayrıntılarını da konuşmuştur. Böylece düşman hiç bir şeyden kuşkulanmadan Büyük Taarruz hazırlıklarına son şekil verilmiştir.</p>
<p>    30 Ağustos 1922’de Başkomutan Mustafa Kemal’in önderliğinde Yunan ordusunu bozguna uğratan Türk ordusu, imkansızı başarıp Kurtuluş Savaşı’nı kazanmıştır.</strong> </p>
<blockquote><p><strong>  Harrington Kupası</strong></p></blockquote>
<p>    İngilizler, Mustafa Kemal’i yenme şansını kaybetmişlerdi, ama yine de ellerinde son bir şans vardı: gitmeden önce FB’yi yenerek acılarını biraz olsun hafifletmek istiyorlardı. İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington İstanbul’u şöyle bir ağız tadıyla işgal ettirmeyen FB’den giderayak intikam almak istiyordu.</p>
<p>    Harrington gazetelere verdiği ilanlarda kendisine güvenen bir Türk kulübüyle, <strong>İngiliz Gardlar Karmas</strong>ı’nın maç yapmak istediğini belirtmişti. İlanda ayrıca, kazanan takıma özel olarak yaptırılan Harrington Kupası’nın verileceği belirtilmişti.</p>
<p>    Haber aynı gün İstanbul’un diline düşmüştü: Kahvehanelerde, camilerde, Tepebaşı ve Taksim Bahçelerinde ve boğazın öteki tarafında Moda’da, Üsküdar’da herkes bu maçı konuşmaya başlamıştı.</p>
<p>    Bu ilanı FB kendisine yönelik bir maç daveti olarak algılamış ve İngilizlere aynı gün şu yazılı cevabı vermişti:</p>
<p>   </em><em><strong>“İstanbul ve Havalisi Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı Cenab-ı Alisi’ne;</p>
<p>     Fenerbahçe Spor Kulübü, bütün kulüplere vaki davetinize muttali olmuştur. Kulübümüz, arzu duyulan futbol maçını, yine arzu buyrulan gün ve saatte yalnız kendi kadrosuyla oynamaya hazır ve cevabınıza muntazır olduğunu cenab-ı alilerine bildirmekle kesbi şeref eyler.”</strong></em></p>
<p>  FB bir kere daha işgal kuvvetlerine meydan okuyordu: Kendi kadromla, nerede istersen orada, ne zaman istersen o zaman!…</p>
<p>   Maçın adı konmuştu: <strong>Gardlar Karması-Fenerba</strong><strong>hçe</strong></p>
<p>   Harington, Gardlar karması’nın dünyaca ünlü <strong>İngiliz Çelse kulübünden getirttiği dört futbolcuyla takviye etmişti.</strong></p>
<p>   İstanbul bu haberle çalkanıyordu.</p>
<p>   Kurtuluş Savaşı, İstanbul’un kurtuluşu, Lozan görüşmeleri unutulmuş, herkes bu maça kilitlenmişti.</p>
<p>  Maçın önemi, diğer takımları da harekete geçirmiş,<strong> FB’nin ezeli rakibi GS, başta Aslan Nihat olmak üzere en iyi birkaç futbolcusunu FB’ye vermeyi teklif etmiş, ancak FB, ezeli rakibine teşekkür ederek bu maça kendi kadrosuyla çıkacağını belirtmiştir.</strong></p>
<p>   <strong> Maç, 29 Haziran 1923’te Taksim Stadı’nda oynamıştır.</strong></p>
<p>    Fenerbahçe, Gardlar Karmasını 2-1 yenmiş ve Harrington Kupası’nı almıştır. Bu kupa bugün FB Müzesi’nde sergilenmektedir.</p>
<p>    İşgal kuvvetleri giderayak FB’den unutamayacakları bir tokat yemişti.</p>
<p>   Zafer haberi kısa sürede Türkiye sınırlarını aşmış ta İsviçre’ye kadar gitmişti.</p>
<p>     Lozan Görüşmelerini yürütmek için İsviçre’de bulunan <strong>İsmet Paşa</strong>, FB’nin İngiliz Gardlar Karması’nı yenerek Harrington Kupası’nı aldığını duyunca çok sevinmiş ve bir telgrafla FB’yi tebrik etmiştir:</p>
<p>    İsmet Paşa’nın FB’ye gönderdiği telgraf şöyle bitiyordu:</p>
<p><em><strong>    “Heyetimiz adına meserretle gözlerinizden öperim… İsmet.”</strong><br />
</em> </p>
<blockquote><p><strong>  Ergenekoncu Fenerbahçe!</strong></p></blockquote>
<p>   Aradan yıllar geçti, Türkiye çok değişti!</p>
<p>    1950’lerde başlayan karşı devrim sürecinde Cumhuriyet ve o cumhuriyetin kurucusu Atatürk yok edilmek istendi.</p>
<p>    12 Eylül’den sonra <strong>Atatürk Cumhuriyetini değiştirmek</strong> için olağanüstü bir dönüşüm başlatıldı. Cumhuriyetin Polisi Cumhuriyetin eğitim sistemi, Cumhuriyetin yargısı, Cumhuriyetin ordusu yavaş yavaş dönüştürüldü.</p>
<p>    Bütün bu dönüşüme inat, her hafta milyonların kalbini çarptıran Fenerbahçe, aynı kaldı: Hala o Dereağzı’nda Anadolu’ya silah kaçıran, hala o İngiliz-Fransız takımlarını Taksim Stadı’nda yenen, hala o Atatürk’ün ziyaret ettiği ve şeref defterini imzaladığı  FB olarak varlığını sürdürdü…</p>
<p>   <strong> Türkiye’de nice kurumlar “Atatürk”ün adını bile anmaktan korkarken Fenerbahçe, tribünlerinde, şanlı tarihine yakışır bir şekilde, hep o “ATAM İZİNDEYİZ” pankartı asıldı.  </strong></p>
<p>    2006 yılında UEFA kupasında FB bir İspanyol takımıyla eşleşince İspanyol basını,<strong> “ATATÜRK’ÜN TAKIMIYLA OYNAYACAĞIZ”</strong> diye manşet attı.</p>
<p>    2008 yılında FB Şampiyonlar Ligi’nde Sevilla ile oynarken Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda <strong>“MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” </strong>afişi açıldı.    </p>
<p>     Ve dönüştürülen Türkiye’de birileri “direnen” FB’den fena halde rahatsız oldu.</p>
<p>    29 Mart 2009 Pazar günlü <strong>Taraf gazetesi</strong> şöyle bir manşetle çıktı:</p>
<p><em> <strong>   “Ergenekon Fenerbahçe’de…”</strong></em></p>
<p>      Haberde;</p>
<p>  <em> <strong> “Ergenekon Fener-Sevilla maçında Şükrü Saraçoğlu stadına Mustafa Kemal’in askerleriyiz afişi astırmış.”</strong> </em>denildi.</p>
<p>    <strong>Türkiye’nin “dönüştürülme sürecinde” Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olan herkese yapıştırılan “Ergenekoncululuk” damgası  bu seferde Fenerbahçe’ye yapıştırılmıştı.<br />
</strong><br />
      FB’yi Silivri’ye tıkmak çok kolaydı!</p>
<p>    Nasıl olsa bu ülkede paçalarından fanatizmi akan bir futbol dünyası, olayları irdelemeden üzerine atlayan bir basın ve dizilerle beyni sulandırılmış bir halk, bu operasyona kolayca inanacaktı…</p>
<p>                         ***</p>
<p>     Diyelim ki FB’li bazı yöneticiler gerçekten de suçlu!</p>
<p>     Diyelim ki FB’nin şampiyonluğu elinden alındı!</p>
<p>     Diyelim ki FB ikinci lige düşürüldü!</p>
<p>     Ne değişir?</p>
<p> <em> <strong>  “Çamura düşmekle altın değerinden ne kaybeder!”</strong></em></p>
<p>FB, ne Aziz Yıldırım’dır, ne Şekip Mosturoğlu’dur, ne Emenike’dir ne de başka biridir! Hiçbir şahıs FB’yi bağlamaz! Çünkü FB Türkiye’dir, Türkiye FB’dir: FB’nin yaşadıklarını Türkiye, Türkiye’nin yaşadıklarını FB yaşar!</p>
<p>     Bir FB’li olarak inadına ve gururla, Şükrü Saraçoğlu’ndaki o pankartı okuyorum:</p>
<p>   <strong>  “Atam izindeyiz!”  </p>
<p>Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
<p></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">    <h3>Sinan Meydan Yazdı: <strong> MAZİNDE BİR TARİH YATAR “ATAM İZİNDEYİZ!”</strong></h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 07 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><strong>Salyalı Fanatikler<br />
</strong><span id="more-75811"></span></p>
<p>    Birkaç gündür Türkiye’de “şike soruşturması” kapsamında, Türkiye Cumhuriyeti’yle yaşıt bir büyük kulüp;<strong> Fenerbahçe</strong>, o kulübe gönül vermiş milyonlarca taraftarının ve dünyanın gözü önünde adeta “linç” ediliyor. Haber kanallarında, Fenerbahçeli yöneticilerin ve futbolcuların “şike soruşturması kapsamında” göz altına alındığını duyuran ve gelişmeleri anlatan<strong> fanatik spor-haber spikerleri,</strong> gözlerinin içi parlayarak,<strong> Fenerbahçe’nin şampiyonluğunun elinden alınıp 2. lige düşürüleceğini anlatıyorlar sevinç içinde; </strong> hem hakim, hem savcı edasında, güya kulislerden aldıkları son haberleri aktarıyorlar şişe gerine… Utanmasalar, düğün bayram yapıp göbek atacaklar….</p>
<p>    Fenerbahçeli bazı yöneticilerin bazı “alengirli işlerin” içinde oldukları kanıtlansa bile bu durum, yüzyılı aşkın bir geçmişe sahip olan, <strong>Kurtuluş Savaşı</strong>’ndaki katkısıyla <strong>Cumhuriyetin harcında</strong> alın teri olan Fenerbahçe’nin “kurumsal kimliğine” hiçbir zarar vermeyecektir. Nasıl ki Türkiye’yi yöneten hükümetlerin yanlışları, hataları varsa onları eleştirmek gerekirse, FB’li yöneticilerin yanlışları hataları varsa da onları eleştirmek gerekir: Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, <strong>Tayyip Erdoğan karşıtlığı başka şeydir, Türkiye’yi Tayyip Erdoğan yönetiyor diye Türkiye düşmanı olmak çok başka şeydir. Bunun gibi Aziz Yıldırım karşıtlığı başka şeydir, FB’yi, Aziz Yıldırım yönetiyor diye FB düşmanı olmak çok başka şeydir. Hiçbir yöneticinin hatası yönettiği kurumu “linç” etmeyi gerektirmez.</strong></p>
<p>    Bugün <strong>“FB’liler şike yaptı!” diye FENERBAHÇE’YE, FENERBAHÇE’NİN kurumsal kimliğine, 25 milyonluk FB camiasına saldıranlar, hep birlikte göreceğiz, çok yakında o asırlık SARI-LACİVERT engin denizde boğulacaklardır.</strong></p>
<p>   Tıpkı FB gibi, bu cumhuriyetin kuruluş harcında alın teri olan GS ve BJK’nin sağduyulu yöneticileri ve taraftarlarının fanatizmden uzak “olgun duruşları”, onların neden “büyük kulüp” olduklarının da en açık işaretlerinden biridir.</p>
<p><strong>    Büyük Olmak Başka Şeydir</strong></p>
<p>   <strong> Üç büyüklerin büyüklüğü</strong>, şampiyonluk sayılarıyla, alınan kupalarla ve kazanılan maçlarla ölçülen bir büyüklük değildir; üç büyüklerin büyüklüğü, Çanakkale Savaşı’nda verdikleri şehit futbolculardan, <strong>Kurtuluş Savaşı’nda işgal kuvvetlerine karşı kazandıkları maçlarla Türk insanına aşıladıkları umuttan, silah ve cephane yokluğunda İstanbul’dan gizlice Anadolu’ya silah kaçırarak Mustafa Kemal ATATÜRK’E verdikleri destekten gelen bir büyüklüktür.</strong> Üç büyüklerin formaları, sadece siyah beyaz, sadece sarı kırmızı ve sadece sarı lacivertle boyanmamıştır; o renklerlerin yanında bir de kimsenin göremediği, ama formalara işlemiş bir de kan kırmızısı vardır. Nitekim daha çok üç büyüklerden oluşan Milli Takım formasında karşımıza çıkar o kan kırmızısı…</p>
<p>    Bu nedenle üç büyüklere “saldırırken”, “küfrederken”, “hakaret ederken” çok dikkatli olmak gerekir. Yoksa maazallah<strong><em> “O forma kutsaldır…”</em></strong> tezahüratında olduğu gibi o kutsal forma bir gün sizi çarpar!…</p>
<p>   Şimdi gelin GS ve BJK’nin kutsal formalarını “saygıyla” bir kenara koyup, FB’nin o kutsal formasından söz edelim; söz edelim ki, salyalı ağızlarıyla FB’nin kurmasal yapısına saldıran kendini bilmez medya maymunları “kiminle dans ettiklerini” anlasınlar!<br />
<strong><br />
 Atatürk’ün Fener’e Verdiği Görev</strong> </p>
<p>   Tarih 3 Mayıs 1918 Cuma</p>
<p>    Kurtuluş Savaşı’nın gizli kurtuluş planlarını yapan <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>, Fenerbahçe Spor Kulübünü ziyaret etmiş, Kulp yöneticilerinden Mustafa Elkatip Bey’in de aralarında bulunduğu yöneticilerle <strong>üç saat süren gizli bir görüşme </strong>yapmıştı.</p>
<p>   O gün o görüşmede konuşulanlar, üç yıl sonra anlaşılacaktır: <strong>İşgal Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Harringtün, “FB’lileri Anadolu’daki milliyetçilere silah kaçırmakla suçlayıp”  kulübü kapatacaktı.</strong></p>
<p>    Mustafa Kemal, kulüpten ayrılmadan önce maroken kaplı kulüp defterine şu unutulmaz satırları yazmıştır:</p>
<p><em><strong>    “Fenerbahçe Kulübü’nün her tarafta mahzar-ı takdir olmuş  bulunan asar-ı mesaisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve ebedi hamiyeti tebrik etmeyi vazife etmiştim. Bu vazifenin ifası ancak bugün müyesser olabilmiştir.</p>
<p>    Takdirat ve tebriklerimi buraya kayd ile mübahiyim.</p>
<p>                                                                               3 Mayıs 1334 (1918) Mustafa Kemal”</strong></em></p>
<p>   <strong>Mustafa Kemal </strong>öğleden sonra kulüpten ayrılmıştır. Ancak ayrılırken bir kayıkla karşıya geçmek istemiştir. Amacı buradan kıyıları takip ederek Anadolu’ya silah kaçırmanın mümkün olup olmadığını bizzat tecrübe etmektir.</p>
<p>    Mustafa Kemal, Mustafa Elkatip Bey’in çektiği kayığa binerken geri dönmüş ve Başkan Sabri (Toprak) Bey’e bakarak, <strong>“FB’ye ebedi muvaffakiyetler dilerim”</strong> demiştir.</p>
<p>    O günkü toplantıda Mustafa Kemal, FB’ye  Anadolu’ya silah kaçırma görevi vermişti.</p>
<blockquote><p>   <strong>Fener’in İşgal Yıllarındaki Politikası</strong></p></blockquote>
<p>    FB, Kurtuluş Savaşı’nın gizli örgütlerinden <strong>Mim Mim Grubu</strong> gibi örgütlerde koordineli bir şekilde çalışarak Kurtuluş Savaşı’nın en önemli ayaklarından birini oluşturmuştur.</p>
<p>    Nitekim, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinde FB’nin Altıyol’daki kulüp binasında çok özel bir toplantı yapılmıştır.</p>
<p>   FB’nin önde gelen yöneticilerinden <strong>Ali Naci Karacan ve bazı arkadaşları</strong> bir yıl kadar önce Mustafa Kemal’in de oturduğu o masanın etrafında oturtarak, işgal boyunca FB’nin izleyeceği politikayı tartışmışlardır.</p>
<p>    O toplantının sonunda alınan kararlar, FB’nin işgal İstanbul’unda toprak sahalarda yapacağı maçların artık “<strong>ulusal çıkarlara</strong>” hizmet edeceğini göstermektedir.</p>
<p>   <strong>Ali Naci Karacan, </strong>o gün aldıkları kararları sonradan şöyle açıklamıştır:</p>
<p> <em> <strong>  “1. FB’yi Mütareke döneminin İstanbul’a döktüğü işgal kuvvetlerine mensup takımlarla çarpıştırarak, mümkün olduğu kadar galibiyetlere sevk etmek.</p>
<p>     2. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve bilhassa Rumlar, Ermeniler ve bunların muhtelifleriyle yapılacak maçları gazetelerde mümkün olduğu kadar anlatarak, FB’yi milli bir mücadele bayrağı haline koymak ve halka sevdirmek   </p>
<p>     3. Bir taraftan ve mütemadiyen maçlar ve diğer taraftan bu maçların gazetelerde propagandasını yaparak büyük kitlelerin futbola karşı alakasını hareketlendirmek….”<br />
</strong></em><br />
   Özetle, Kurtuluş Savaşı yıllarında FB aynı anda iki maça birden çıkacaktı:</p>
<p>   Hem Dereağzı’ndan Anadolu’ya gizlice silah ve cephane kaçırarak Kurtuluş Savaşı’na sürekli lojistik destek sağlayacak, hem de İstanbul’a işgal güçleriyle ve azınlık takımlarıyla yapacağı karşılaşmaları kazanarak halkın moralini yükseltip, ulusun kırılan onurunu bir nebze de olsa onaracaktı.</p>
<p>      Aslında “vatan savunması” FB’nin kuruluş felsefesiydi…</p>
<blockquote><p>
<strong>    Kuruluş Tüzüğündeki 2. Madde’nin Sırrı</strong></p></blockquote>
<p>     1900’lerin başında Osmanlı Devleti emperyalist bir kuşatmayla çevrilmişti. Ruhen ve bedenen sağlıklı gençlere çok ihtiyaç vardı. FB’nin <strong>Enver Bey ve Zeki Bey</strong> gibi vatansever kurucuları bu durumun farkındaydı. FB’yi kurarken hem Abdülhamit istibdadına karşı mücadele etmeyi hem de sporla uğraşan sağlıklı genç nesillerin yetişmesini amaçlamışlardı.</p>
<p>   1913 yılında İkdam matbaası tarafından basılan FB Tüzüğü’nün 2. maddesinde kulübün kuruluş amacı şöyle ifade edilmişti:</p>
<p>   <em><strong>“Madde 2: Kulübün takip ettiği amaç ve gaye memlekette bedeni ve fikri terbiyenin yayılmasına çalışmak ve vatan gençlerini vatanın korunmasına, zorluklara ve askeri seferberliklere alıştırmaktır.”<br />
</strong></em><br />
    Balkan ve Çanakkale Savaşlarında <strong>BJK ve GS l</strong>iler gibi cepheden cepheye koşan FB’liler, şimdi de bir ölüm kalım savaşında Kurtuluş Savaşı’nda mücadele edeceklerdi.</p>
<p>    Belki de dünyada ilk kez bir futbol kulübü, bir ulusun bağımsızlık mücadelesinde bu kadar büyük bir etkiye sahip olacaktı.</p>
<p>   <strong> FB Dereağzı’ndan Anadolu’ya gizlice silah kaçırırken İngiliz işgal kuvvetlerinin baskınına uğramış ve bu baskın sonunda iki futbolcusu “şehit” olmuştu.</strong></p>
<p>    Bu olaydan sonra <strong>FB Başkanı Sabri Bey </strong>de Malta adasına sürgün edilmişti. Mustafa Kemal’in arkadaşlarından Sabri (Toprak) Bey’i en çok kahreden esir olmak değil, İngiliz askerlerinin Moda’daki evini basıp onu çocuklarının gözleri önünde yaka paça dışarıya sürüklemeleriydi.O anı ömrü boyunca hiç unutmayacaktı.</p>
<p>    Sabri Bey, daha sonra Kurtuluş Savaşı’na katılacak ve Posta Telgraf Müdürü olarak görev yapacaktı.</p>
<p>   <strong> FB’nin bir numaralı kurucu üyesi Enver Bey,</strong>  vatan ve hürriyet mücadelesi veren bir vatanseverdi. FB’yi de bu amaçla kurmuştu. Kulüp sayesinde gençleri bilinçlendirmeyi amaçlıyordu.</p>
<p>   Enver Bey, Kurtuluş Savaşı yıllarında Sirkeci Gümrük Baş Müdürlüğü yapmıştı. Aslında bu görev sadece bir kamuflajdı; onun gerçek görevi Anadolu’ya silah ve cephane kaçırmaktı. Gümrük sorumlusu olması silah kaçırma işinde büyük kolaylık sağlıyordu. İngilizler bir süre sonra onu da yakalayacaklardı.</p>
<p>    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasındaki büyük yararlılıklarından dolayı İstiklal Madalyası ile ödüllendirilen Enver Bey’e <strong>“Korkusuz Türk”</strong> unvanını verecekti.</p>
<p>     FB’nin 1921 yılındaki başkanı Şehzade Ömer Faruk Efendi’ydi. İstanbul Hükümeti ve Osmanlı Padişahı Vahdettin İngilizlerle birlikte Milli Hareketi yok etmek için çabalarken, FB’li şehzade <strong>Ömer Faruk Efendi</strong>, Milli Harekete katılmak için Anadolu’ya geçmişti.</p>
<p>   Ege’de Kuvayı Miliyeci kılığında Yunanla savaşan “<strong>Efe Başvekil</strong>” <strong>Şükrü Saraçoğlu</strong>’nu da unutmamak gerekir tabi…</p>
<p>   FB tarihinde, FB’ye sızan <strong>Doktor Nazım</strong> gibi Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları da olmuştur kuşkusuz, ama bu bünye onları çok fazla barındırmamıştır…</p>
<blockquote><p>
<strong>   İngilizlerin Fener’den Çektiği</strong></p></blockquote>
<p>  <strong> FB, Kurtuluş Savaşı yıllarında, adeta üzerine ölü toprağı serilen, işgal altındaki İstanbul’un tek gurur ve neşe kaynağı haline gelmişti..</p>
<p>    Çünkü FB, işgal İstanbul’unda İngiliz-Fransız işgal takımlarıyla 50 maç yapmış, bunların 41’ini kazanıp 4’ünde berabere kalırken sadece 5’ini kaybetmiştir. Bu maçlarda düşman filelerine 193 gol atan FB sadece 37 gol yemiştir. FB, ayrıca Ermeni ve Rum takımlarıyla yaptığı 16 maçın da tamamını kazanmıştır. Toplam 66 maç yapan FB, bunların 57’sini kazanmış, sadece 5’ini kaybetmiştir.</strong></p>
<p>    Bazı FB’lilerin gizlice Anadolu’ya gizlice silah kaçırdıkları, bazılarının elde silah cepheden cepheye koştukları dikkate alınacak olursa FB’nin yetersiz kadrosuyla işgal takımlarına karşı elde ettiği başarının boyutları çok daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>    Uzun ve yorucu ve acımasız savaş yılları ülkeyi olduğu kadar futbol takımlarını da yıpratıyordu.Cepheye giden futbolcular birer ikişer şehit ve gazi olunca ligler çocuk yaştaki futbolcularla oynanmaya başlamıştır. FB’de 14-16 yaşları arasında çok sayıda genç futbolcu vardı.</p>
<p>    Bu maçlarda sadece top oynanmıyor, her seferinde vatanın gerçek sahipleriyle işgalciler kapışıyordu.</p>
<p>   FB’nin işgal güçlerinin takımlarına karşı kazandığı maçların zafer haberleri, dönemin gazetelerinde geniş yer alıyordu. Ve bir strateji dehası olan Mustafa Kemal, bu zafer haberlerinin yer aldığı gazeteleri Türk cephelerine ulaştırıyordu.</p>
<p>     O günlerin FB’sini <strong>Ali Naci Karacan</strong> şöyle anlatmıştır:</p>
<p>  <em>  <strong> “Mütareke döneminde halkın işgal kuvvetlerine hıncı o derece idi ki FB’nin hemen her Pazar giriştiği bu maçlar, daha doğrusu ‘futbol oynuyorum’ diye yaptığı o milli kavgalar, inanılmaz bir ilgi uyandırdı.</p>
<p>     “FB öyle müthiş bir silindir haline geliyor ve maç yapa yapa öyle idmanlı oluyordu ki, karşısında bu ecnebi takımlarından bir tanesi bile dayanamıyor ve sahaya çıkmaları ile birlikte kalelerine üzüm salkımları gibi goller asılı kalıyordu. Karşımıza çıkan işgal kuvvetlerini yenince bu sefer onların karmalarını yapmaya, karşımıza bu şekilde çıkmaya sevk etti. Ayrı ayrı o kadar kolay yeniyorduk ki, maçların biraz enteresan olabilmesi için onları birbirleriyle anlaşarak kuvvetlendirmeye biz sevk ediyorduk. Sevk ediyorduk ve yeniyorduk.</p>
<p>   Mütareke’nin o elim günlerinde ıstıraptan bunalmış halka, bu galibiyetlerin ne büyük teselli teşkil ettiğini, ancak o maçlarda bulunanlar anlayabilir….”</strong></em></p>
<blockquote><p><strong>  General Harrington Fener’i Kapattı</strong></p></blockquote>
<p>   İşgalci İngilizlerin Anadolu’daki kabusu <strong>Mustafa Kemal</strong>, İstanbul’daki kabusu ise Fenerbahçe’ydi.</p>
<p>   Bu nedenle <strong>İşgal Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Harringto</strong>n, İstanbul’daki kabusundan kurtulma planları yapmıştı.</p>
<p>     İşgalcilere İstanbul’u dar eden, kazandığı maçlarla Türk halkının milli hislerini okşayan, ulusa yeniden öz güven kazandıran FB’yi etkisiz hale getirmek gerekiyordu.</p>
<p>     İşte tam da o günlerde General Harrington’un kulağına, FB’nin Derağzı’ndan Anadolu’daki Millicilere silah ve cephane kaçırdığı haberi gelmişti.</p>
<p>    General Harrington beklediği fırsatı bulmuştu.</p>
<p>  <strong>   İşgal kuvvetleri, 1920 Haziranı’nda Fenerbahçe’nin Kuşdili’ndeki kulüp binasını basıp sıkı bir arama yapmıştır.</p>
<p>    Aramadan sonra kulüp boşaltılmış ve kapısına kilit vurulm</strong>uştur.</p>
<p>     İngiliz Kuvvetleri, kulüpten ayrılırken yöntemcilerden Ömer Nazım Bey’in eline bir bildiri tutuşturdular.</p>
<p>    General Harrington, imzasını taşıyan bildiride FB’ye yönelik şu suçlamalar vardı:</p>
<p><strong>1.      Fenerbahçe Spor Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup spor maskesi altında siyasi faaliyette bulunmaktadır.</p>
<p>2.      Fenerbahçe, Müttefik kuvvetlere karşı düşmanca duygular beslemekte ve bunu her fırsatta ifade edip ahaliyi kışkırtmaktadır.</p>
<p>3.      Kulüpte yuvalanan bazı kimseler, Anadolu’daki asilere silah ve mühimmat sevk etmektedir.</p>
<p>4.      Görülen lüzum üzerine, Fenerbahçe Spor Kulübü süresiz olarak kapatılmış ve azaları her türlü sosyal faaliyetten men edilmiştir.”</strong></p>
<p>  General Harrington, FB’den ebediyen kurtulduğunu düşünürken hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşmıştı.</p>
<p>     İstanbul’un işgaline bile sessiz kalan Müslüman ahali, FB’nin kapatılmasına karşı olağanüstü bir tepki göstermişti.</p>
<p>     İşgalcileri destekleyen gazeteler bile FB’nin kapatılmasını eleştirerek bunun Anadolu’daki Milli Harekete güç vereceğini yazmışlardı.</p>
<p>    Kulüp Başkanı Şehzade Ömer Faruk Efendi ve bazı saraylılar araya girerek FB’nin açılmasını sağlamışlardı..</p>
<p>    Mim Mim Grubu, FB’yi kapatan General Harrrington’un bu davranışını cezasız bırakmamaya karar vermişti. Öyle bir şey yapacaklardı ki, İngiliz generali önce işgal güçlerine sonra da tüm dünyaya rezil olacaktı.</p>
<p>     <strong>Mim Mim Grubu’ndan Topkapılı Cambaz Mehmet</strong>, General Harrington’un otomobilini çalarak İnebolu üzerinden Mustafa Kemal’e göndermişti… Birkaç hafta sonra Mustafa Kemal o otomobilin üzerinde görüntülenmişti.</p>
<blockquote><p><strong>Atatürk’ün Futbol Stratejisi</strong></p></blockquote>
<p>   <strong> Savaş ve strateji dehası Mustafa Kem</strong>al, kurtuluş savaşı yıllarında gerçekten de futboldan bir silah olarak yararlanmıştı.  Mustafa Kemal, Fenerbahçe’nin Anadolu’ya silah kaçırması ve işgalcilerle yaptığı maçlar dışında, büyük taarruz öncesinde de “futboldan” yararlanmıştır.</p>
<p>    Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’dan bir ay kadar önce ordu takımları arasında bir futbol turnuvası düzenlemiştir. Bu turnuvanın final maçını seyrederken savaş planlarını silah arkadaşlarıyla paylaşmayı planlamıştır.</p>
<p>   Yunanlılar, Mustafa Kemal’in bu futbol ilgisi karşısında <em><strong>“Kemal yenileceğini anladı, şimdi de futbola merak sal</strong><strong>dı</strong>”</em> diyerek onunla dalga geçerken, Charles H. Sherril, anılarında bu maçtan şöyle söz etmiştir:</p>
<p> <em>  <strong> “ Bu büyük futbol maçıyla ilgili haberler, gazetelerde ön planda yer alıyordu. Bu durumdan Yunanlılar da hoşnut görünüyordu. Zira Türk ordusunun hiç olmazsa yakın bir gelecekte herhangi bir harekatta bulunması söz konusu olmayacaktı. Çünkü Türkler şimdilik yalnızca futbolla ilgileniyordu”.ng></p>
<p>   28 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal, 1. ve 2. ordu arasında oynanacak final maçını izlemek için Akşehir’e gelmiştir.</p>
<p>    </strong><strong>Mustafa Kemal, İsmet Paşa, Fevzi Paşa ve Yakup Şevki Paşa ile birlikte sadece maçı izlememiş, savaş planlarının ayrıntılarını da konuşmuştur. Böylece düşman hiç bir şeyden kuşkulanmadan Büyük Taarruz hazırlıklarına son şekil verilmiştir.</p>
<p>    30 Ağustos 1922’de Başkomutan Mustafa Kemal’in önderliğinde Yunan ordusunu bozguna uğratan Türk ordusu, imkansızı başarıp Kurtuluş Savaşı’nı kazanmıştır.</strong> </p>
<blockquote><p><strong>  Harrington Kupası</strong></p></blockquote>
<p>    İngilizler, Mustafa Kemal’i yenme şansını kaybetmişlerdi, ama yine de ellerinde son bir şans vardı: gitmeden önce FB’yi yenerek acılarını biraz olsun hafifletmek istiyorlardı. İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington İstanbul’u şöyle bir ağız tadıyla işgal ettirmeyen FB’den giderayak intikam almak istiyordu.</p>
<p>    Harrington gazetelere verdiği ilanlarda kendisine güvenen bir Türk kulübüyle, <strong>İngiliz Gardlar Karmas</strong>ı’nın maç yapmak istediğini belirtmişti. İlanda ayrıca, kazanan takıma özel olarak yaptırılan Harrington Kupası’nın verileceği belirtilmişti.</p>
<p>    Haber aynı gün İstanbul’un diline düşmüştü: Kahvehanelerde, camilerde, Tepebaşı ve Taksim Bahçelerinde ve boğazın öteki tarafında Moda’da, Üsküdar’da herkes bu maçı konuşmaya başlamıştı.</p>
<p>    Bu ilanı FB kendisine yönelik bir maç daveti olarak algılamış ve İngilizlere aynı gün şu yazılı cevabı vermişti:</p>
<p>   </em><em><strong>“İstanbul ve Havalisi Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı Cenab-ı Alisi’ne;</p>
<p>     Fenerbahçe Spor Kulübü, bütün kulüplere vaki davetinize muttali olmuştur. Kulübümüz, arzu duyulan futbol maçını, yine arzu buyrulan gün ve saatte yalnız kendi kadrosuyla oynamaya hazır ve cevabınıza muntazır olduğunu cenab-ı alilerine bildirmekle kesbi şeref eyler.”</strong></em></p>
<p>  FB bir kere daha işgal kuvvetlerine meydan okuyordu: Kendi kadromla, nerede istersen orada, ne zaman istersen o zaman!…</p>
<p>   Maçın adı konmuştu: <strong>Gardlar Karması-Fenerba</strong><strong>hçe</strong></p>
<p>   Harington, Gardlar karması’nın dünyaca ünlü <strong>İngiliz Çelse kulübünden getirttiği dört futbolcuyla takviye etmişti.</strong></p>
<p>   İstanbul bu haberle çalkanıyordu.</p>
<p>   Kurtuluş Savaşı, İstanbul’un kurtuluşu, Lozan görüşmeleri unutulmuş, herkes bu maça kilitlenmişti.</p>
<p>  Maçın önemi, diğer takımları da harekete geçirmiş,<strong> FB’nin ezeli rakibi GS, başta Aslan Nihat olmak üzere en iyi birkaç futbolcusunu FB’ye vermeyi teklif etmiş, ancak FB, ezeli rakibine teşekkür ederek bu maça kendi kadrosuyla çıkacağını belirtmiştir.</strong></p>
<p>   <strong> Maç, 29 Haziran 1923’te Taksim Stadı’nda oynamıştır.</strong></p>
<p>    Fenerbahçe, Gardlar Karmasını 2-1 yenmiş ve Harrington Kupası’nı almıştır. Bu kupa bugün FB Müzesi’nde sergilenmektedir.</p>
<p>    İşgal kuvvetleri giderayak FB’den unutamayacakları bir tokat yemişti.</p>
<p>   Zafer haberi kısa sürede Türkiye sınırlarını aşmış ta İsviçre’ye kadar gitmişti.</p>
<p>     Lozan Görüşmelerini yürütmek için İsviçre’de bulunan <strong>İsmet Paşa</strong>, FB’nin İngiliz Gardlar Karması’nı yenerek Harrington Kupası’nı aldığını duyunca çok sevinmiş ve bir telgrafla FB’yi tebrik etmiştir:</p>
<p>    İsmet Paşa’nın FB’ye gönderdiği telgraf şöyle bitiyordu:</p>
<p><em><strong>    “Heyetimiz adına meserretle gözlerinizden öperim… İsmet.”</strong><br />
</em> </p>
<blockquote><p><strong>  Ergenekoncu Fenerbahçe!</strong></p></blockquote>
<p>   Aradan yıllar geçti, Türkiye çok değişti!</p>
<p>    1950’lerde başlayan karşı devrim sürecinde Cumhuriyet ve o cumhuriyetin kurucusu Atatürk yok edilmek istendi.</p>
<p>    12 Eylül’den sonra <strong>Atatürk Cumhuriyetini değiştirmek</strong> için olağanüstü bir dönüşüm başlatıldı. Cumhuriyetin Polisi Cumhuriyetin eğitim sistemi, Cumhuriyetin yargısı, Cumhuriyetin ordusu yavaş yavaş dönüştürüldü.</p>
<p>    Bütün bu dönüşüme inat, her hafta milyonların kalbini çarptıran Fenerbahçe, aynı kaldı: Hala o Dereağzı’nda Anadolu’ya silah kaçıran, hala o İngiliz-Fransız takımlarını Taksim Stadı’nda yenen, hala o Atatürk’ün ziyaret ettiği ve şeref defterini imzaladığı  FB olarak varlığını sürdürdü…</p>
<p>   <strong> Türkiye’de nice kurumlar “Atatürk”ün adını bile anmaktan korkarken Fenerbahçe, tribünlerinde, şanlı tarihine yakışır bir şekilde, hep o “ATAM İZİNDEYİZ” pankartı asıldı.  </strong></p>
<p>    2006 yılında UEFA kupasında FB bir İspanyol takımıyla eşleşince İspanyol basını,<strong> “ATATÜRK’ÜN TAKIMIYLA OYNAYACAĞIZ”</strong> diye manşet attı.</p>
<p>    2008 yılında FB Şampiyonlar Ligi’nde Sevilla ile oynarken Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda <strong>“MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” </strong>afişi açıldı.    </p>
<p>     Ve dönüştürülen Türkiye’de birileri “direnen” FB’den fena halde rahatsız oldu.</p>
<p>    29 Mart 2009 Pazar günlü <strong>Taraf gazetesi</strong> şöyle bir manşetle çıktı:</p>
<p><em> <strong>   “Ergenekon Fenerbahçe’de…”</strong></em></p>
<p>      Haberde;</p>
<p>  <em> <strong> “Ergenekon Fener-Sevilla maçında Şükrü Saraçoğlu stadına Mustafa Kemal’in askerleriyiz afişi astırmış.”</strong> </em>denildi.</p>
<p>    <strong>Türkiye’nin “dönüştürülme sürecinde” Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olan herkese yapıştırılan “Ergenekoncululuk” damgası  bu seferde Fenerbahçe’ye yapıştırılmıştı.<br />
</strong><br />
      FB’yi Silivri’ye tıkmak çok kolaydı!</p>
<p>    Nasıl olsa bu ülkede paçalarından fanatizmi akan bir futbol dünyası, olayları irdelemeden üzerine atlayan bir basın ve dizilerle beyni sulandırılmış bir halk, bu operasyona kolayca inanacaktı…</p>
<p>                         ***</p>
<p>     Diyelim ki FB’li bazı yöneticiler gerçekten de suçlu!</p>
<p>     Diyelim ki FB’nin şampiyonluğu elinden alındı!</p>
<p>     Diyelim ki FB ikinci lige düşürüldü!</p>
<p>     Ne değişir?</p>
<p> <em> <strong>  “Çamura düşmekle altın değerinden ne kaybeder!”</strong></em></p>
<p>FB, ne Aziz Yıldırım’dır, ne Şekip Mosturoğlu’dur, ne Emenike’dir ne de başka biridir! Hiçbir şahıs FB’yi bağlamaz! Çünkü FB Türkiye’dir, Türkiye FB’dir: FB’nin yaşadıklarını Türkiye, Türkiye’nin yaşadıklarını FB yaşar!</p>
<p>     Bir FB’li olarak inadına ve gururla, Şükrü Saraçoğlu’ndaki o pankartı okuyorum:</p>
<p>   <strong>  “Atam izindeyiz!”  </p>
<p>Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
<p></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sinan Meydan Yazdı: BÖLDÜKÇE BÖLÜYORLAR! (Bu Oyuna Gelmeyelim)]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-Sinan-Meydan-Yazdi-BOLDUKCE-BOLUYORLAR-Bu-Oyuna-Gelmeyelim.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:33:12 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-Sinan-Meydan-Yazdi-BOLDUKCE-BOLUYORLAR-Bu-Oyuna-Gelmeyelim.html</guid>
			<description><![CDATA[Sinan Meydan Yazdı: BÖLDÜKÇE BÖLÜYORLAR! (Bu Oyuna Gelmeyelim)<br />
Türkiye sonu bilinmeyen bir kör karanlığa doğru büyük bir hızla yuvarlanıyor.<br />
<br />
Türk halkı, tarikatlar, cemaatler içinde, yandaş medyanın beyin yıkayan yayınlarıyla ve ele geçirilmiş yargının operasyonlarıyla sersemletiliyor.<br />
İnsanların doğru karar verme yetisi yok ediliyor.<br />
<br />
İnsanlar büyük güruhlar halinde oradan oraya sürüklenen “bilinçsiz yığınlar” haline getiiriliyor.<br />
<br />
İnsanlar uyuşturuluyor!<br />
<br />
Beyinler çökertiliyor!<br />
<br />
Hafızalar hergün “istenilen yönde” yeniden formatlanıyor!<br />
<br />
İnsanlar kin ve nefret tohumlarıyla her geçen gün çok daha fazla kamplara bölünerek, ötekileştirliyor.<br />
<br />
Türk-Kürt,Alevi-Sünni, Laik-Dindar, Atatürkçü- Cemaatçi, AKP’li-AKP’li olmayan gibi bölünmüşlüklere ve çatışmalara son günlerde yeni bölünmüşlükler ve çatışmalar ekleniyor.<br />
<br />
Peki ama birilerinin bu toplumu “böldükçe bölmek” istemesinin amacı ne?<br />
<br />
Yoksa bu iyi bişey; demokrasinin bir gereği mi?<br />
<br />
Yoksa bu “bölünmüşlük” bir amaca yönelik olarak mı gerçekleştiriliyor?<br />
<br />
Yoksa bu bölünmüşlüklerin çatışmaya dönüşmesi mi isteniyor?<br />
<br />
Eğer öyle ise, ki bence öyle; bu çatışma ortamı kime ve neye hizmet edecek?<br />
<br />
Görünen o ki, Atatürk’ün yüzyılın başında “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek birleştirdiği Türkiye, bugün “etnik-dinsel-mezhepsel-siyasi-ideolojik ve hatta sportif farklılıklar” vurgulanarak bölünüyor ve parçalanıyor….<br />
<br />
Gerçek şu ki:<br />
<br />
Atatürk, Türk Ulus Devleti’ni “birleşme” formülüyle kurmuştu!<br />
<br />
Erdoğan, Türk Ulus Devleti’ni “ayrılık” formülüyle tasfiye ediyor!<br />
<br />
Bizlerse, uyuşturulmuş beyinlerimizle,körermiş doğru karar verme yetilerimizle, birilerinin estirdiği rüzgara göre savruldukça savruluyoruz!…<br />
<br />
Neyse boşverin bunları!… Biz son esen rüzgara bırakalım yine kendimizi: “Duydunuz mu FB 2. lige düşecekmiş!… Bu sene kesin bizim takım şampiyon!…”<br />
<br />
Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sinan Meydan Yazdı: BÖLDÜKÇE BÖLÜYORLAR! (Bu Oyuna Gelmeyelim)<br />
Türkiye sonu bilinmeyen bir kör karanlığa doğru büyük bir hızla yuvarlanıyor.<br />
<br />
Türk halkı, tarikatlar, cemaatler içinde, yandaş medyanın beyin yıkayan yayınlarıyla ve ele geçirilmiş yargının operasyonlarıyla sersemletiliyor.<br />
İnsanların doğru karar verme yetisi yok ediliyor.<br />
<br />
İnsanlar büyük güruhlar halinde oradan oraya sürüklenen “bilinçsiz yığınlar” haline getiiriliyor.<br />
<br />
İnsanlar uyuşturuluyor!<br />
<br />
Beyinler çökertiliyor!<br />
<br />
Hafızalar hergün “istenilen yönde” yeniden formatlanıyor!<br />
<br />
İnsanlar kin ve nefret tohumlarıyla her geçen gün çok daha fazla kamplara bölünerek, ötekileştirliyor.<br />
<br />
Türk-Kürt,Alevi-Sünni, Laik-Dindar, Atatürkçü- Cemaatçi, AKP’li-AKP’li olmayan gibi bölünmüşlüklere ve çatışmalara son günlerde yeni bölünmüşlükler ve çatışmalar ekleniyor.<br />
<br />
Peki ama birilerinin bu toplumu “böldükçe bölmek” istemesinin amacı ne?<br />
<br />
Yoksa bu iyi bişey; demokrasinin bir gereği mi?<br />
<br />
Yoksa bu “bölünmüşlük” bir amaca yönelik olarak mı gerçekleştiriliyor?<br />
<br />
Yoksa bu bölünmüşlüklerin çatışmaya dönüşmesi mi isteniyor?<br />
<br />
Eğer öyle ise, ki bence öyle; bu çatışma ortamı kime ve neye hizmet edecek?<br />
<br />
Görünen o ki, Atatürk’ün yüzyılın başında “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek birleştirdiği Türkiye, bugün “etnik-dinsel-mezhepsel-siyasi-ideolojik ve hatta sportif farklılıklar” vurgulanarak bölünüyor ve parçalanıyor….<br />
<br />
Gerçek şu ki:<br />
<br />
Atatürk, Türk Ulus Devleti’ni “birleşme” formülüyle kurmuştu!<br />
<br />
Erdoğan, Türk Ulus Devleti’ni “ayrılık” formülüyle tasfiye ediyor!<br />
<br />
Bizlerse, uyuşturulmuş beyinlerimizle,körermiş doğru karar verme yetilerimizle, birilerinin estirdiği rüzgara göre savruldukça savruluyoruz!…<br />
<br />
Neyse boşverin bunları!… Biz son esen rüzgara bırakalım yine kendimizi: “Duydunuz mu FB 2. lige düşecekmiş!… Bu sene kesin bizim takım şampiyon!…”<br />
<br />
Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ŞİKE ŞİKE OYALIYORLAR! ŞİKE ŞİKE UYUTUYORLAR! ŞİKE ŞİKE YÖNLENDİRİYORLAR! ŞİKE ŞİKE G]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-SIKE-SIKE-OYALIYORLAR-SIKE-SIKE-UYUTUYORLAR-SIKE-SIKE-YONLENDIRIYORLAR-SIKE-SIKE-G.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:31:38 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-SIKE-SIKE-OYALIYORLAR-SIKE-SIKE-UYUTUYORLAR-SIKE-SIKE-YONLENDIRIYORLAR-SIKE-SIKE-G.html</guid>
			<description><![CDATA[<div id="content">
        <h3>ŞİKE ŞİKE OYALIYORLAR! ŞİKE ŞİKE UYUTUYORLAR! ŞİKE ŞİKE YÖNLENDİRİYORLAR! ŞİKE ŞİKE GÜNDEM DEĞİŞTİRİYORLAR!</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 10 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img class="postimage" alt="" src="http://www.tff.org/Resources/TFF/Images/lig-logo/3Lig.jpg" class="alignnone" width="600" /></p>
<p>Polis, &#8220;şike soruşturması&#8221; kapsamında mahkeme ve yargılama sürecini beklemden soruşturmada adı geçen FB yöneticilerini &#8220;suçlu&#8221; ilan ediyor!<span id="more-76230"></span></p>
<p>Gizli belgeler, tutanaklar, resimler, dinlemeler, ergenekon davasında olduğu gibi- yasa dışı bir işekilde basına servis ediliyor!</p>
<p>Bütün tv&#8217;ler, gazeteler, internet siteleri &#8220;bokunda boncuk bulmuş&#8221; misali hergün &#8220;masumiyet karinesini&#8221; hiçe sayarak 104 yıllık FB kulubünü adeta &#8220;linç&#8221; ediyor!</p>
<p>Tüm Türkiye, &#8220;şike soruşturmasıyla&#8221; oyalanıyor!&#8230;</p>
<p>Ama hiç kimsenin aklına  <strong>&#8220;Bu soruşturma neden seçimden önce yapılmadı?&#8221; </strong>diye sormak gelmiyor!</p>
<p> Bu sırada:<br />
<strong><br />
TBMM&#8217;de tarihte ilk kez rejimi kilitleyecek boyutta bir &#8220;yemin krizi&#8221; yaşanıyor!</p>
<p>TSK &#8220;Balyoz&#8221; soruşturmasıyla tasfiye edilmeye devam ediyor, muavazzaf askerler, komutanlar tutuklanıyor!</p>
<p>Eli kanlı terör örgütünün &#8220;bebek katili&#8221; İmralı canisi, &#8220;akil adam&#8221; muamelesi görüyor! Yüzde 50 oy alan AKP iktidarı İmralı canisinin iki dudağı arasından çıkacaklara göre Kürt sorununa çözüm arıyor!</p>
<p>Eli kanlı terör örgütünün uzantısı durumundaki bir siyasi parti, yine tarihte ilk kez, Diyarbakır&#8217;da TBMM&#8217;ye alternatif bir meclis topluyor! Bırakın özerkliği, bağımsızlık hazırlıkları yapılıyor!</p>
<p>Doğu&#8217;da Mehmetçik, eli kanlı caniler tarafından sokak ortasında infaz ediliyor! Ama operasyon medyasında şehit Mehmetçiklerin değil FB Başkanı Aziz Yıldırım&#8217;ın (yasal olarak gizli tutlması gereken) fişlenme fotoğrafları yayınlanıyor manşetten&#8230;</p>
<p>Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Kıbrıs&#8217;ın birleşmesi için referandum yapılacağından söz ediyor; Sessiz sedasız Kıbrıs teslim ediliyor!</p>
<p>Anayasa&#8217;nın değiştirilemez maddeleri değiştirilerek Türkiye Cumhuryeti&#8217;nin tasviyesine hazırlanılıyor!</p>
<p>Yabancıya toprak satışıyla ilgili Lozan&#8217;ı delecek yasal değişiklilklerin alt yapısı oluşturuluyor!</p>
<p>Sınırda Suriye-İran-Türkiye gerginliği tırmanıyor!</p>
<p> Aylardır rafa kaldırılmış olan Denizfeneri V soruşturması yürütülüyor sessizce&#8230; Halkın masum dini duygularını sömürerek kazanç elde ettiği Almanya uzantısındaki davayla kesinleşen DOLANDIRICI FENER önemsiz bir haber olarak yer alıyor gazetelerde&#8230;<br />
</strong> </p>
<p>Özetle; Türkiye tarihinin en büyük sorunlarıyla karşı karşıyayken, Atatürk Türkiye&#8217;sini dönüştürmeyi kafasına koymuş olanlar, büyük bir ustalıkla bir &#8220;kurban&#8221; seçip, gündemi değiştirerek <strong>&#8220;durmak yok yola devam&#8221;</strong> ediyor!</p>
<p>Bir haftadır;</p>
<p>Türkiye&#8217;de tek konu şike soruşturması!</p>
<p>Ortalık toz duman!</p>
<p><strong>Polis, hem hakim-hem savcı rolünde!</p>
<p>Basın yargısız infaz peşinde!<br />
</strong><br />
Halk ise,-<strong>küçük bir azınlık hariç</strong>- operasyon medyasının gazına gelmiş bir halde, gerçekten de bu operasyonla Türk futbolunun temizlenmek istediğine inanarak, <strong>&#8220;Acaba FB 2. lige düşecek mi?</strong>&#8221; diye düşünüyor,  <strong>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin 3.lige düşürülmek üzere olduğunu fark etmeden&#8230;</strong></p>
<p> ***</p>
<p><strong>Temiz Türkiye için önce futboldan değil Meclisten başlamak gerekmez mi?</strong></p>
<p>Önce, maçlarda teşvik veren ve şike yapan futbol takımlarını değil, seçimlerde teşvik veren ve şike yapan siyasi partileri küme düşürmek gerekmez mi?</p>
<p><strong>Var mısınız Temiz Türkiye&#8217;ye!</p>
<p>Hadi önce teşvikçi ve şikeci partileri yargılayarak başlayalım!.</p>
<p>Yolsuzluk yapan, suç işleyen milletvekillerine dokunalım!</p>
<p>Var mısınız!</p>
<p>&#8220;Varız&#8221; diyecek insan  çok azdır! Çünkü nasılsa artık şike şike kanıksadık kirli siyaseti!&#8230;</strong></p>
<p><strong>Sinan Meydan<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">
        <h3>ŞİKE ŞİKE OYALIYORLAR! ŞİKE ŞİKE UYUTUYORLAR! ŞİKE ŞİKE YÖNLENDİRİYORLAR! ŞİKE ŞİKE GÜNDEM DEĞİŞTİRİYORLAR!</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 10 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img class="postimage" alt="" src="http://www.tff.org/Resources/TFF/Images/lig-logo/3Lig.jpg" class="alignnone" width="600" /></p>
<p>Polis, &#8220;şike soruşturması&#8221; kapsamında mahkeme ve yargılama sürecini beklemden soruşturmada adı geçen FB yöneticilerini &#8220;suçlu&#8221; ilan ediyor!<span id="more-76230"></span></p>
<p>Gizli belgeler, tutanaklar, resimler, dinlemeler, ergenekon davasında olduğu gibi- yasa dışı bir işekilde basına servis ediliyor!</p>
<p>Bütün tv&#8217;ler, gazeteler, internet siteleri &#8220;bokunda boncuk bulmuş&#8221; misali hergün &#8220;masumiyet karinesini&#8221; hiçe sayarak 104 yıllık FB kulubünü adeta &#8220;linç&#8221; ediyor!</p>
<p>Tüm Türkiye, &#8220;şike soruşturmasıyla&#8221; oyalanıyor!&#8230;</p>
<p>Ama hiç kimsenin aklına  <strong>&#8220;Bu soruşturma neden seçimden önce yapılmadı?&#8221; </strong>diye sormak gelmiyor!</p>
<p> Bu sırada:<br />
<strong><br />
TBMM&#8217;de tarihte ilk kez rejimi kilitleyecek boyutta bir &#8220;yemin krizi&#8221; yaşanıyor!</p>
<p>TSK &#8220;Balyoz&#8221; soruşturmasıyla tasfiye edilmeye devam ediyor, muavazzaf askerler, komutanlar tutuklanıyor!</p>
<p>Eli kanlı terör örgütünün &#8220;bebek katili&#8221; İmralı canisi, &#8220;akil adam&#8221; muamelesi görüyor! Yüzde 50 oy alan AKP iktidarı İmralı canisinin iki dudağı arasından çıkacaklara göre Kürt sorununa çözüm arıyor!</p>
<p>Eli kanlı terör örgütünün uzantısı durumundaki bir siyasi parti, yine tarihte ilk kez, Diyarbakır&#8217;da TBMM&#8217;ye alternatif bir meclis topluyor! Bırakın özerkliği, bağımsızlık hazırlıkları yapılıyor!</p>
<p>Doğu&#8217;da Mehmetçik, eli kanlı caniler tarafından sokak ortasında infaz ediliyor! Ama operasyon medyasında şehit Mehmetçiklerin değil FB Başkanı Aziz Yıldırım&#8217;ın (yasal olarak gizli tutlması gereken) fişlenme fotoğrafları yayınlanıyor manşetten&#8230;</p>
<p>Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Kıbrıs&#8217;ın birleşmesi için referandum yapılacağından söz ediyor; Sessiz sedasız Kıbrıs teslim ediliyor!</p>
<p>Anayasa&#8217;nın değiştirilemez maddeleri değiştirilerek Türkiye Cumhuryeti&#8217;nin tasviyesine hazırlanılıyor!</p>
<p>Yabancıya toprak satışıyla ilgili Lozan&#8217;ı delecek yasal değişiklilklerin alt yapısı oluşturuluyor!</p>
<p>Sınırda Suriye-İran-Türkiye gerginliği tırmanıyor!</p>
<p> Aylardır rafa kaldırılmış olan Denizfeneri V soruşturması yürütülüyor sessizce&#8230; Halkın masum dini duygularını sömürerek kazanç elde ettiği Almanya uzantısındaki davayla kesinleşen DOLANDIRICI FENER önemsiz bir haber olarak yer alıyor gazetelerde&#8230;<br />
</strong> </p>
<p>Özetle; Türkiye tarihinin en büyük sorunlarıyla karşı karşıyayken, Atatürk Türkiye&#8217;sini dönüştürmeyi kafasına koymuş olanlar, büyük bir ustalıkla bir &#8220;kurban&#8221; seçip, gündemi değiştirerek <strong>&#8220;durmak yok yola devam&#8221;</strong> ediyor!</p>
<p>Bir haftadır;</p>
<p>Türkiye&#8217;de tek konu şike soruşturması!</p>
<p>Ortalık toz duman!</p>
<p><strong>Polis, hem hakim-hem savcı rolünde!</p>
<p>Basın yargısız infaz peşinde!<br />
</strong><br />
Halk ise,-<strong>küçük bir azınlık hariç</strong>- operasyon medyasının gazına gelmiş bir halde, gerçekten de bu operasyonla Türk futbolunun temizlenmek istediğine inanarak, <strong>&#8220;Acaba FB 2. lige düşecek mi?</strong>&#8221; diye düşünüyor,  <strong>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin 3.lige düşürülmek üzere olduğunu fark etmeden&#8230;</strong></p>
<p> ***</p>
<p><strong>Temiz Türkiye için önce futboldan değil Meclisten başlamak gerekmez mi?</strong></p>
<p>Önce, maçlarda teşvik veren ve şike yapan futbol takımlarını değil, seçimlerde teşvik veren ve şike yapan siyasi partileri küme düşürmek gerekmez mi?</p>
<p><strong>Var mısınız Temiz Türkiye&#8217;ye!</p>
<p>Hadi önce teşvikçi ve şikeci partileri yargılayarak başlayalım!.</p>
<p>Yolsuzluk yapan, suç işleyen milletvekillerine dokunalım!</p>
<p>Var mısınız!</p>
<p>&#8220;Varız&#8221; diyecek insan  çok azdır! Çünkü nasılsa artık şike şike kanıksadık kirli siyaseti!&#8230;</strong></p>
<p><strong>Sinan Meydan<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACAKLARINA BÜYÜK TÜRK MİLLETİ ÖNÜNDE YEMİN EDİYORLAR]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-ATATURK-ILKELERINE-BAGLI-KALACAKLARINA-BUYUK-TURK-MILLETI-ONUNDE-YEMIN-EDIYORLAR.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:29:55 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-ATATURK-ILKELERINE-BAGLI-KALACAKLARINA-BUYUK-TURK-MILLETI-ONUNDE-YEMIN-EDIYORLAR.html</guid>
			<description><![CDATA[<div id="content">
        <h3>ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACAKLARINA BÜYÜK TÜRK MİLLETİ ÖNÜNDE YEMİN EDİYORLAR</h3>    <p class="postmeta">>Sinan Meydan</a> <br> 12 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p>Günlerdir Meclis&#8217;te yemin krizi yaşanıyor! </p>
<p><strong>AKP ve MHP yemin etmişler! CHP ve BDP etmemişler!Nihayet CHP bugün yemin etti!</strong><span id="more-76390"></span></p>
<p>Yemin eden milletvekilleri, &#8220;<strong>Atatürk ilkelerine bağlı kalacağıma, büyük Türk milleti önünde yemin ederi</strong>m&#8230;&#8221; diyerek yemin ettiler!</p>
<p>Daha önceki milletvekilleri,daha önceki hükümetler de böyle yemin etmişlerdi!</p>
<p><strong>&#8220;ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACAKLARINA&#8230;. BÜYÜK TÜRK MİLLETİ ÖNÜNDE&#8221;</strong> yemin etmişlerdi!</p>
<p>Eeee ne oldu?</p>
<p>Hele son 9 yılda yeminlerine ne kadar sadık kaldılar:</p>
<p>Türban diye tuturup, cemaatleri kollayıp, irticayı hortlatıp LAİKLİĞİ hiçe saymadılar mı?</p>
<p><strong>&#8220;Ne mutlu Türküm diyene&#8221;</strong> diyeni Silivri&#8217;ye tıkarak, bölücü başıyla pazarlık yaparak <strong>MİLLİYETÇİLİĞ</strong>İ hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Yandaşı zengin edip, işçiyi, memuru coplayıp, çiftçiyi perişan edip <strong>HALKÇILIĞI</strong> hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Türkiye&#8217;nin bütün milli varlıklarını yandaşa-yabancıya satıp <strong>DEVLETÇİLİĞİ</strong> hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Çoğunluk diktası kurup, azınlığın haklarını gasp ederek<strong> CUMHURİYETÇİLİĞİ </strong>hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Hurafecilik, din istismarı, Osmanlı seviciliği; bilim, sanat, kültür düşmanlığı yaparak<strong> DEVRİMCİLİĞİ </strong>hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Eeeee!&#8230;O zaman!&#8230;</p>
<p>Edilen yemin ayaklar altına alındıktan sonra yemin etmenin ne anlamı var Alllah aşkına?</p>
<p>Gece gündüz, Atatürk&#8217;e ve Atatürk&#8217;ün kurduğu <strong>&#8220;bağımsız&#8221; ve &#8220;çağdaş&#8221;</strong> cumhuriyete saldıranlar veya saldıranlara pirim verenler, <strong>ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACAKLARINA&#8230;. BÜYÜK TÜRK MİLLETİ ÖNÜNDE YEMİN EDİYORLAR!&#8230;<br />
</strong><br />
Ve daha o yemin kullaklarında yankılanırken <strong>&#8220;ANAYASADAN &#8220;ATATÜRK&#8221; VE &#8220;TÜRK&#8221; SÖZCÜKLERİNİ ACABA NASIL ÇIKARSAK&#8221; DİYE DÜŞÜNMEYE BAŞLIYORLAR&#8230;.</strong></p>
<p>Bizler de oturmuşuz <strong>&#8220;CHP ve BDP yemin etmedi? Şimdi ne olacak?&#8221;</strong> diye düşünüyoruz&#8230;</p>
<p>Ortada bir &#8220;<strong>kukla tiyatrosu</strong>&#8221; oynandığının farkında değiliz?</p>
<p>Eğer farkında olsayadık, 2002&#8242;de ettiği yemini hemen bozan bir iktidar, sonraki iki genel seçimi, üstelik oylarını her seferinde biraz daha arttırarak kazanabilir miydi?</p>
<p>Gerçek şu ki, artık bu ülkenin büyük bir bölümü &#8220;<strong>ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACA</strong><strong>K</strong>&#8221; milletvekili istemiyor!</p>
<p>Bırakın kukla tiyatrosunu!</p>
<p>Çıkarın dilinizin altındaki baklayı!</p>
<p>Memnun edin yüzde elliden fazlayı! (Nasılsa çoğunluk herşeyi yapar!)</p>
<p><strong>Değiştirin Anayasa&#8217;yı, çıkarın TÜRK ve ATATÜRK sözlerini&#8230;Koyun KÜRT VE ATAKÜRT sözlerini&#8230; (Dün Taraf yazarı Önder Aytaç, CNN&#8217;de kullandı ATAKÜRT ifades</strong>ini)</p>
<p>Sizler ve 50 yıldır beynini yıkayarak biat ettirdiniz çoğunluk; hep beraber rahatlayın&#8230;Gönül rahatlığıyla bir ayağınızı kaldırmadan yemin edin göysünüzü gere gere!&#8230;</p>
<p><strong>AKP, MHP  ve şimdi de CHP yemin etmiş,  BDP yemin etmemiş!</p>
<p>İnanın hiç umrumda değil&#8230;.</p>
<p>Etseler ne olur, etmeseler ne olur?</p>
<p>Nasılsa yine uymayacaklar!</strong></p>
<p><strong> Sinan Meydan<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">
        <h3>ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACAKLARINA BÜYÜK TÜRK MİLLETİ ÖNÜNDE YEMİN EDİYORLAR</h3>    <p class="postmeta">>Sinan Meydan</a> <br> 12 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p>Günlerdir Meclis&#8217;te yemin krizi yaşanıyor! </p>
<p><strong>AKP ve MHP yemin etmişler! CHP ve BDP etmemişler!Nihayet CHP bugün yemin etti!</strong><span id="more-76390"></span></p>
<p>Yemin eden milletvekilleri, &#8220;<strong>Atatürk ilkelerine bağlı kalacağıma, büyük Türk milleti önünde yemin ederi</strong>m&#8230;&#8221; diyerek yemin ettiler!</p>
<p>Daha önceki milletvekilleri,daha önceki hükümetler de böyle yemin etmişlerdi!</p>
<p><strong>&#8220;ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACAKLARINA&#8230;. BÜYÜK TÜRK MİLLETİ ÖNÜNDE&#8221;</strong> yemin etmişlerdi!</p>
<p>Eeee ne oldu?</p>
<p>Hele son 9 yılda yeminlerine ne kadar sadık kaldılar:</p>
<p>Türban diye tuturup, cemaatleri kollayıp, irticayı hortlatıp LAİKLİĞİ hiçe saymadılar mı?</p>
<p><strong>&#8220;Ne mutlu Türküm diyene&#8221;</strong> diyeni Silivri&#8217;ye tıkarak, bölücü başıyla pazarlık yaparak <strong>MİLLİYETÇİLİĞ</strong>İ hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Yandaşı zengin edip, işçiyi, memuru coplayıp, çiftçiyi perişan edip <strong>HALKÇILIĞI</strong> hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Türkiye&#8217;nin bütün milli varlıklarını yandaşa-yabancıya satıp <strong>DEVLETÇİLİĞİ</strong> hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Çoğunluk diktası kurup, azınlığın haklarını gasp ederek<strong> CUMHURİYETÇİLİĞİ </strong>hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Hurafecilik, din istismarı, Osmanlı seviciliği; bilim, sanat, kültür düşmanlığı yaparak<strong> DEVRİMCİLİĞİ </strong>hiçe saymadılar mı?</p>
<p>Eeeee!&#8230;O zaman!&#8230;</p>
<p>Edilen yemin ayaklar altına alındıktan sonra yemin etmenin ne anlamı var Alllah aşkına?</p>
<p>Gece gündüz, Atatürk&#8217;e ve Atatürk&#8217;ün kurduğu <strong>&#8220;bağımsız&#8221; ve &#8220;çağdaş&#8221;</strong> cumhuriyete saldıranlar veya saldıranlara pirim verenler, <strong>ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACAKLARINA&#8230;. BÜYÜK TÜRK MİLLETİ ÖNÜNDE YEMİN EDİYORLAR!&#8230;<br />
</strong><br />
Ve daha o yemin kullaklarında yankılanırken <strong>&#8220;ANAYASADAN &#8220;ATATÜRK&#8221; VE &#8220;TÜRK&#8221; SÖZCÜKLERİNİ ACABA NASIL ÇIKARSAK&#8221; DİYE DÜŞÜNMEYE BAŞLIYORLAR&#8230;.</strong></p>
<p>Bizler de oturmuşuz <strong>&#8220;CHP ve BDP yemin etmedi? Şimdi ne olacak?&#8221;</strong> diye düşünüyoruz&#8230;</p>
<p>Ortada bir &#8220;<strong>kukla tiyatrosu</strong>&#8221; oynandığının farkında değiliz?</p>
<p>Eğer farkında olsayadık, 2002&#8242;de ettiği yemini hemen bozan bir iktidar, sonraki iki genel seçimi, üstelik oylarını her seferinde biraz daha arttırarak kazanabilir miydi?</p>
<p>Gerçek şu ki, artık bu ülkenin büyük bir bölümü &#8220;<strong>ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALACA</strong><strong>K</strong>&#8221; milletvekili istemiyor!</p>
<p>Bırakın kukla tiyatrosunu!</p>
<p>Çıkarın dilinizin altındaki baklayı!</p>
<p>Memnun edin yüzde elliden fazlayı! (Nasılsa çoğunluk herşeyi yapar!)</p>
<p><strong>Değiştirin Anayasa&#8217;yı, çıkarın TÜRK ve ATATÜRK sözlerini&#8230;Koyun KÜRT VE ATAKÜRT sözlerini&#8230; (Dün Taraf yazarı Önder Aytaç, CNN&#8217;de kullandı ATAKÜRT ifades</strong>ini)</p>
<p>Sizler ve 50 yıldır beynini yıkayarak biat ettirdiniz çoğunluk; hep beraber rahatlayın&#8230;Gönül rahatlığıyla bir ayağınızı kaldırmadan yemin edin göysünüzü gere gere!&#8230;</p>
<p><strong>AKP, MHP  ve şimdi de CHP yemin etmiş,  BDP yemin etmemiş!</p>
<p>İnanın hiç umrumda değil&#8230;.</p>
<p>Etseler ne olur, etmeseler ne olur?</p>
<p>Nasılsa yine uymayacaklar!</strong></p>
<p><strong> Sinan Meydan<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YAZIKLAR OLSUN HASAN CEMAL, YAZIKLAR OLSUN!…]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-YAZIKLAR-OLSUN-HASAN-CEMAL-YAZIKLAR-OLSUN-%E2%80%A6.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:28:20 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-YAZIKLAR-OLSUN-HASAN-CEMAL-YAZIKLAR-OLSUN-%E2%80%A6.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
<br />
<br />
17 Temmuz 2011 <br />
Bugünkü Milliyet’te “Şehitler İçin Elbette Ağlayalım Ama…” başlıklı bir yazı kaleme alan ve yazısında “ASKER DE ŞEHİT OLMASIN! PKK’LI DA” diyen HASAN CEMAL’i kınıyorum.<br />
(<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
<br />
Bir ay kadar önce PKK kampında PKK yöneticileriyle birlikte olan,”gülücükler saçarak çay içip yemek yiyen” Hasan Cemal, daha 13 şehidimizin toprağı soğumadan MEHMETÇİKLERLE TERÖRİSTLERİ aynı kefeye koyabilmiş; PKK’lıya “şehit” diyebilmiştir.<br />
<br />
Vatan savunmasında düşman tarafından öldürülenlere “şehit” denildiği hatırlanacak olursa;<br />
<br />
Hasan Cemal’in<br />
<br />
PKK’yı “vatanını savunan bir güç”<br />
<br />
TSK’yı ise “düşman”<br />
<br />
olarak gördüğü sonucuna varılabilir…<br />
<br />
AYDIN İHANETİ bu olsa gerekir.<br />
<br />
Ne diyebilirim ki: <br />
<br />
YAZIKLAR OLSUN… YAZIKLAR OLSUN…<br />
<br />
Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
<br />
<br />
17 Temmuz 2011 <br />
Bugünkü Milliyet’te “Şehitler İçin Elbette Ağlayalım Ama…” başlıklı bir yazı kaleme alan ve yazısında “ASKER DE ŞEHİT OLMASIN! PKK’LI DA” diyen HASAN CEMAL’i kınıyorum.<br />
(<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
<br />
Bir ay kadar önce PKK kampında PKK yöneticileriyle birlikte olan,”gülücükler saçarak çay içip yemek yiyen” Hasan Cemal, daha 13 şehidimizin toprağı soğumadan MEHMETÇİKLERLE TERÖRİSTLERİ aynı kefeye koyabilmiş; PKK’lıya “şehit” diyebilmiştir.<br />
<br />
Vatan savunmasında düşman tarafından öldürülenlere “şehit” denildiği hatırlanacak olursa;<br />
<br />
Hasan Cemal’in<br />
<br />
PKK’yı “vatanını savunan bir güç”<br />
<br />
TSK’yı ise “düşman”<br />
<br />
olarak gördüğü sonucuna varılabilir…<br />
<br />
AYDIN İHANETİ bu olsa gerekir.<br />
<br />
Ne diyebilirim ki: <br />
<br />
YAZIKLAR OLSUN… YAZIKLAR OLSUN…<br />
<br />
Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BİZ BU FİLMİ 1921′de GÖRMÜŞTÜK! “BÖLÜCÜ KÜRTÇÜLER GEÇMİŞTE DE ÖZERKLİK İLAN ETMİŞLERD]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-BIZ-BU-FILMI-1921%E2%80%B2de-GORMUSTUK-%E2%80%9CBOLUCU-KURTCULER-GECMISTE-DE-OZERKLIK-ILAN-ETMISLERD.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:25:19 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-BIZ-BU-FILMI-1921%E2%80%B2de-GORMUSTUK-%E2%80%9CBOLUCU-KURTCULER-GECMISTE-DE-OZERKLIK-ILAN-ETMISLERD.html</guid>
			<description><![CDATA[<div id="content">
        <h3>BİZ BU FİLMİ 1921&#8242;de GÖRMÜŞTÜK! &#8220;BÖLÜCÜ KÜRTÇÜLER GEÇMİŞTE DE ÖZERKLİK İLAN ETMİŞLERDİ&#8221;</h3>    <p class="postmeta">Sinan Meydan <br> 21 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><strong>Yılgınlık ve Teslimiyet</strong><span id="more-77035"></span></p>
<p><strong> PKK&#8217;ın 13 Mehmetçiğimizi şehit ettiği gün (14 Temmuz) PKK&#8217;nın Meclis&#8217;teki uzantısı BDP &#8220;özerklik&#8221; ilan ederek, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne meydan okudu!</strong></p>
<p>Bunun üzerine bizler, birden bire umutsuzluğa kapılarak <strong>&#8220;Türkiye parçalandı! Artık geri dönüş yok!&#8221;</strong> demeye başladık.</p>
<p><strong>İktidarın, muhalefetin ve ordunun Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne yönelik bu KÜRTÇÜ &#8220;meydan okuma&#8221; karşısında sesiz kalması bizleri derinden yaraladı.<em> &#8220;30 yıldır halledilemeyen KÜRTÇÜ-AYRILIKÇI-BÖLÜCÜ PKK TERÖRÜ yoksa sonunda amacına ulaştı mı?</em> &#8220;</strong>diye düşünmeye başladık.</p>
<p>Aslında, böyle düşünmekte haklıyız!</p>
<p>Bundan 88 yıl önce yokluk ve yoksulluk içinde yedi düvele meydan okuyarak <strong>adeta &#8220;yoktan varedilen&#8221; Türkiye&#8217;nin son 30 yılda AYRILIKÇI KÜRTÇÜ TERÖRÜ bir türlü bitirememesi Türk toplumunu &#8220;yılgınlık&#8221; noktasına getirdi.</strong></p>
<p><strong>Aslında istenen ve beklenen buydu!</strong></p>
<blockquote><p><strong>CIA&#8217;nın Tivistok Enstitüsü&#8217;nde öğretilenlere göre, &#8220;hedef ülke&#8221; önce sersemletilir, sonra alıştırılır, sonra yılgınlığa sevk edilir, sonra da teslim alınır.</strong></p></blockquote>
<p>Bugün hedef ülke Türkiye bu aşamaların sonuna getirilmiş durumdadır: Alışkanlık aşaması tamamlanmış, yılgınlık aşamasına geçilmiştir. Bu aşama da tamamlanınca son aşama olan <strong>&#8220;teslimiyet&#8221;</strong> gerçekleşecektir.</p>
<p>Peki ama buradan geri dönüş mümkün değil midir?</p>
<p>Tabi ki mümkündür!</p>
<p>Yeter ki, biraz inanç ve biraz kendine güven olsun!</p>
<p>Bunun için biraz tarih bilinsin, hafızalar yenilensin!</p>
<p><strong>Biraz tarih bilinip, hafızalar yenilendiğinde Türkiye&#8217;nin bugün yaşadığı sorunların &#8220;yeni olmadığı&#8221; anlaşılacak, geçmişte çok daha imkansız koşullarda bu sorunları çözen Türkiye&#8217;nin, bugün de bu sorunları çözebileceğine yönelik inanç artacak ve bu inanç beraberinde kendine güveni getirecek ve bu güven de eyleme geçmeyi sağlayacaktır.<br />
</strong><br />
O zaman gelin biraz geçmişe gidelim ve bugünün ayrılıkçı-bölücü-Kürtçüsü BDP&#8217;sinin kendi kendine &#8220;özerklik&#8221; ilan ederek Türkiye&#8217;ye meydan okumasının aslında hiç de yeni birşey olmadığını görelim! Görelim ki, geçmişte, üstelik çok daha zor koşullarda,  bu meydan okumaya pabuç  bırakmadığımızı hatırlayalım.</p>
<blockquote><p><strong>Biz Bu Filmi Daha Önce Görmüştük</strong></p></blockquote>
<p>Kurtuluş Savaşı sırasında, &#8220;<strong>Ekim 1920-Haziran 1921) tarihleri arasında Anadolu&#8217;da çıkan KÜRTÇÜ KOÇGİRİ İSYANI öncesinde yaşananlarla, bugün yaşanan KÜRTÇÜ ŞIMARIKLIK fazlaca birbirine benzemektedir.</strong></p>
<p>Şöyle ki:</p>
<p>      Koçgiri İsyanı&#8217;na katılanların ellerinde yeşil-kırmızı-beyaz renklerden oluşan (sözde) Kürdistan bayrağı, ağızlarında ise, <strong><em>“Kürdistan’ın orduları/Kahrettiler barbarları/Vatan için öleceğiz/ İstemeyiz Moğolları”</em> </strong>sözlerinden oluşan (sözde) Kürdistan marşı vardır.<br />
  <strong>  Koçgiri İsyanı, “bağımsız Kürdistan” kurmak amacıyla çıkarılmıştı, ama Sevr Antlaşması’nın 64. maddesine göre önce “özerklik” ilan etmek, sonra da aşamalı olarak “bağımsızlığa” geçmek mümkündü! </strong>Bu nedenle, isyancılar Ankara’ya çektikleri telgraflarda<strong> Ankara’ya bağlı “özerk idareden” veya “konfederasyon sisteminden” de söz etmişlerdir.</strong><br />
    <strong> Koçgiri İsyanı, Kürt Teali Cemiyeti tarafından Dersim’e gönderilen Alişan Bey’in ve Sivas’a gönderilen Baytar Nuri’nin çalışmaları sonunda başlamıştır.</strong>Baytar Nuri, Sivas’ın Kangal ilçesinin Yellice bucağında Hüseyin Abdal Tekkesi’nde yaptığı toplantıda, Sevr Antlaşması’na uygun olarak bir Kürt devleti kurulması düşüncesini kabul ettirmiştir.Daha sonra Baytar Nuri,  Sivas’ın Zara, Divriği ve Kangal ilçeleriyle, İmraniye, Beypınar, Celalli, Sincan, Hamo, Zınara ve Domurca bucaklarında; Alişan Bey de Dersim’de Kürt Teali Cemiyeti’nin şubelerini kurmuştur.<br />
     Hazırlıklardan sonra Temmuz 1920’de Zara’nın Panza köyünden Mısto adlı bir eşkıya Zara’nın Çulfa Ali köyündeki jandarma karakolunu basarak askeri malzemelerin ikmalini engellemiştir.<br />
    Koçgiri isyanı öncesinde, Dersim’in Hozat ilçesinde bazı Kürt aşiretleri arasında Hozat toplantısı yapılmıştır. Refahiye Kaymakamı Vekili Alişan yanındaki 100 adamıyla birlikte Dersim’e gelerek burada Çemişgezek ve Hozat aşiretleriyle yaptığı toplantıda isyan konuşulmuştur. Toplantı sonunda Baytar Nuri’nin babası İbrahim Ağa’nın hazırladığı bir bildiriyle Kürt aşiretleri Ankara hükümetine isteklerini iletmişlerdir. Bu bildiri, bölgenin ileri gelenlerinden Miço Ağa tarafından, Ankara’ya ulaştırılması için Dersim mutasarrıfına verilmiştir.<strong> Miço Ağa, bildiriyi verirken Dersim mutasarrıfına,<em> “Bu isteğimize yirmi dört saat zarfında cevap gelmediği takdirde bu parmaklarımla senin gözlerini çıkartırım”</em> demiştir.</strong><br />
    Ankara’ya gönderilen 15 Kasım tarihli bildirideki ayrılıkçı Kürt istekleri şunlardır:</p>
<p>   <strong> Kürdistan muhtariyet (özerk) idaresine muvafakat eden (kabul eden)İstanbul Saltanat Hükümeti’nin bu baptaki kararının Mustafa Kemal Hükümeti’nin de kabul edip etmediğinin açıklanması.<br />
    Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal Hükümeti’nin görüş noktasının ne olduğu hususunda aşair rüesasına  (aşiret başkanlarına) acele cevap verilmesi.<br />
    Elazığ, Sivas, Malatya ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde tutuklu bulunan bütün Kürtlerin derhal serbest bırakılması<br />
    Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurların çekilmesi.<br />
    Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan müfrezelerin derhal geri çekilmesi.</strong></p>
<p>       Baytar Nuri’nin babası İbrahim Ağa’nın hazırladığı Ankara’ya gönderilen bu bildiriden sonra Batı Dersim aşiret liderleri adına 25 Kasım’da TBMM’ye bir bildiri daha gönderilmiştir. Bildiride TBMM açıkça tehdit edilmektedir:<strong><em>“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz&#8221;</em></strong><br />
    Anadolu’nun emperyalistlerce kuşatıldığı bir ortamda, ayrılıkçı Kürt aşiretlerinin bu istekleriyle sarsılan TBMM, bölgeye nasihat heyetleri göndererek ve bazı Kürt aşiret liderlerine milletvekilliği teklif ederek isyan ortamını dağıtmaya çalışmıştır. TBMM’nin bu hamleleri kısmen sonuç vermiş ve Miço Ağa, Diyap Ağa, Ahmet Remzi ve Binbaşı Hasan Hayri milletvekili olmuşlardır.<br />
    İsyancılardan Baytar Nuri, isyan planını şöyle açıklamıştır: <strong><em>“İlk önce Dersim’de Kürdistan istiklali ilan edilecek. Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek. Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden resmen Kürdistan istiklalini tanımasını isteyecek&#8221;</em></strong><br />
 <strong>   İsyanın önderlerinden Seyit Rıza, TBMM’ye katılan Kürt milletvekillerinin Dersim’i temsil etmediklerini, çünkü Doğu Anadolu’da bir Kürt yönetimi kurularak bağımsızlığın ilan edildiğini bildirmiştir.</strong><br />
    Koçgiri İsyanı, Haziran 1921&#8242;de bastırılmıştır.</p>
<p><strong>Kürt bayrağı,</p>
<p>Bölücü Kürtçüler,</p>
<p>Türkiye&#8217;ye meydan okunması,</p>
<p>Meclis&#8217;in protesto edilerek yeni bir yönetimden söz edilmesi.,</p>
<p>ve</p>
<p>Özerklik ilanı&#8230;</strong></p>
<blockquote><p><strong>Görüldüğü gibi 1921&#8242;deki ayrılıkçı Kürtçülerin istekleri ve faaliyetleri, 2011&#8242;deki ayrılıkçı Kürtçülerin istekleri ve faaliyetleriyle birebir örtüşmektedir.</strong></p></blockquote>
<p>1921&#8242;deki istekleri ve faaliyetleri, Mustafa Kemal Atatürk tarafından sonuçsuz bırakılan ayrılıkçı-bölücü Kürtçüler, bıkıp usanmadan aynı istekleri dile getirmeye ve bu amaçla isyan etmeye devam etmişlerdir.<br />
<br />
Anlayacağınız, meselenin özü şudur: <strong>AYRILIKÇI-BÖLÜCÜ KÜRTÇÜLER, dün KOÇGİRİ&#8217;DE, AĞRI&#8217;DA, DERSİM&#8217;DE yapamadıklarını bugün DİYARBAKIR&#8217;DA, ŞIRMAK&#8217;TA yapmak istemektedirler.<br />
</strong><br />
<strong>DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI, KÜLTÜREL HAKLAR vb istekler,&#8221;geçek isteği&#8221; gizlemeye yönelik kamuflajdan başka birşey değildir. </strong></p>
<p><strong>Ama hiç kimsenin kuşkusu olmasın, yine başaramayacaklar!</p>
<p>Emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini dize getirerek, kanla-ateşle-göz yaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, içinde bulunduğu koşullar her ne olursa olsun, asla  bir avuç ayrılıkçı-bölücü KÜRTÇÜ&#8217;ye teslim olacak bir ülke değildir.</strong> </p>
<p>NOT: Bu yazıdaki tarihsel veriler, Sinan Meydan&#8217;ın Eylül ayında çıkacak <strong>CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI II CİLT</strong>, adlı kitabından alınmıştır.</p>
<p><strong>Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">
        <h3>BİZ BU FİLMİ 1921&#8242;de GÖRMÜŞTÜK! &#8220;BÖLÜCÜ KÜRTÇÜLER GEÇMİŞTE DE ÖZERKLİK İLAN ETMİŞLERDİ&#8221;</h3>    <p class="postmeta">Sinan Meydan <br> 21 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><strong>Yılgınlık ve Teslimiyet</strong><span id="more-77035"></span></p>
<p><strong> PKK&#8217;ın 13 Mehmetçiğimizi şehit ettiği gün (14 Temmuz) PKK&#8217;nın Meclis&#8217;teki uzantısı BDP &#8220;özerklik&#8221; ilan ederek, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne meydan okudu!</strong></p>
<p>Bunun üzerine bizler, birden bire umutsuzluğa kapılarak <strong>&#8220;Türkiye parçalandı! Artık geri dönüş yok!&#8221;</strong> demeye başladık.</p>
<p><strong>İktidarın, muhalefetin ve ordunun Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne yönelik bu KÜRTÇÜ &#8220;meydan okuma&#8221; karşısında sesiz kalması bizleri derinden yaraladı.<em> &#8220;30 yıldır halledilemeyen KÜRTÇÜ-AYRILIKÇI-BÖLÜCÜ PKK TERÖRÜ yoksa sonunda amacına ulaştı mı?</em> &#8220;</strong>diye düşünmeye başladık.</p>
<p>Aslında, böyle düşünmekte haklıyız!</p>
<p>Bundan 88 yıl önce yokluk ve yoksulluk içinde yedi düvele meydan okuyarak <strong>adeta &#8220;yoktan varedilen&#8221; Türkiye&#8217;nin son 30 yılda AYRILIKÇI KÜRTÇÜ TERÖRÜ bir türlü bitirememesi Türk toplumunu &#8220;yılgınlık&#8221; noktasına getirdi.</strong></p>
<p><strong>Aslında istenen ve beklenen buydu!</strong></p>
<blockquote><p><strong>CIA&#8217;nın Tivistok Enstitüsü&#8217;nde öğretilenlere göre, &#8220;hedef ülke&#8221; önce sersemletilir, sonra alıştırılır, sonra yılgınlığa sevk edilir, sonra da teslim alınır.</strong></p></blockquote>
<p>Bugün hedef ülke Türkiye bu aşamaların sonuna getirilmiş durumdadır: Alışkanlık aşaması tamamlanmış, yılgınlık aşamasına geçilmiştir. Bu aşama da tamamlanınca son aşama olan <strong>&#8220;teslimiyet&#8221;</strong> gerçekleşecektir.</p>
<p>Peki ama buradan geri dönüş mümkün değil midir?</p>
<p>Tabi ki mümkündür!</p>
<p>Yeter ki, biraz inanç ve biraz kendine güven olsun!</p>
<p>Bunun için biraz tarih bilinsin, hafızalar yenilensin!</p>
<p><strong>Biraz tarih bilinip, hafızalar yenilendiğinde Türkiye&#8217;nin bugün yaşadığı sorunların &#8220;yeni olmadığı&#8221; anlaşılacak, geçmişte çok daha imkansız koşullarda bu sorunları çözen Türkiye&#8217;nin, bugün de bu sorunları çözebileceğine yönelik inanç artacak ve bu inanç beraberinde kendine güveni getirecek ve bu güven de eyleme geçmeyi sağlayacaktır.<br />
</strong><br />
O zaman gelin biraz geçmişe gidelim ve bugünün ayrılıkçı-bölücü-Kürtçüsü BDP&#8217;sinin kendi kendine &#8220;özerklik&#8221; ilan ederek Türkiye&#8217;ye meydan okumasının aslında hiç de yeni birşey olmadığını görelim! Görelim ki, geçmişte, üstelik çok daha zor koşullarda,  bu meydan okumaya pabuç  bırakmadığımızı hatırlayalım.</p>
<blockquote><p><strong>Biz Bu Filmi Daha Önce Görmüştük</strong></p></blockquote>
<p>Kurtuluş Savaşı sırasında, &#8220;<strong>Ekim 1920-Haziran 1921) tarihleri arasında Anadolu&#8217;da çıkan KÜRTÇÜ KOÇGİRİ İSYANI öncesinde yaşananlarla, bugün yaşanan KÜRTÇÜ ŞIMARIKLIK fazlaca birbirine benzemektedir.</strong></p>
<p>Şöyle ki:</p>
<p>      Koçgiri İsyanı&#8217;na katılanların ellerinde yeşil-kırmızı-beyaz renklerden oluşan (sözde) Kürdistan bayrağı, ağızlarında ise, <strong><em>“Kürdistan’ın orduları/Kahrettiler barbarları/Vatan için öleceğiz/ İstemeyiz Moğolları”</em> </strong>sözlerinden oluşan (sözde) Kürdistan marşı vardır.<br />
  <strong>  Koçgiri İsyanı, “bağımsız Kürdistan” kurmak amacıyla çıkarılmıştı, ama Sevr Antlaşması’nın 64. maddesine göre önce “özerklik” ilan etmek, sonra da aşamalı olarak “bağımsızlığa” geçmek mümkündü! </strong>Bu nedenle, isyancılar Ankara’ya çektikleri telgraflarda<strong> Ankara’ya bağlı “özerk idareden” veya “konfederasyon sisteminden” de söz etmişlerdir.</strong><br />
    <strong> Koçgiri İsyanı, Kürt Teali Cemiyeti tarafından Dersim’e gönderilen Alişan Bey’in ve Sivas’a gönderilen Baytar Nuri’nin çalışmaları sonunda başlamıştır.</strong>Baytar Nuri, Sivas’ın Kangal ilçesinin Yellice bucağında Hüseyin Abdal Tekkesi’nde yaptığı toplantıda, Sevr Antlaşması’na uygun olarak bir Kürt devleti kurulması düşüncesini kabul ettirmiştir.Daha sonra Baytar Nuri,  Sivas’ın Zara, Divriği ve Kangal ilçeleriyle, İmraniye, Beypınar, Celalli, Sincan, Hamo, Zınara ve Domurca bucaklarında; Alişan Bey de Dersim’de Kürt Teali Cemiyeti’nin şubelerini kurmuştur.<br />
     Hazırlıklardan sonra Temmuz 1920’de Zara’nın Panza köyünden Mısto adlı bir eşkıya Zara’nın Çulfa Ali köyündeki jandarma karakolunu basarak askeri malzemelerin ikmalini engellemiştir.<br />
    Koçgiri isyanı öncesinde, Dersim’in Hozat ilçesinde bazı Kürt aşiretleri arasında Hozat toplantısı yapılmıştır. Refahiye Kaymakamı Vekili Alişan yanındaki 100 adamıyla birlikte Dersim’e gelerek burada Çemişgezek ve Hozat aşiretleriyle yaptığı toplantıda isyan konuşulmuştur. Toplantı sonunda Baytar Nuri’nin babası İbrahim Ağa’nın hazırladığı bir bildiriyle Kürt aşiretleri Ankara hükümetine isteklerini iletmişlerdir. Bu bildiri, bölgenin ileri gelenlerinden Miço Ağa tarafından, Ankara’ya ulaştırılması için Dersim mutasarrıfına verilmiştir.<strong> Miço Ağa, bildiriyi verirken Dersim mutasarrıfına,<em> “Bu isteğimize yirmi dört saat zarfında cevap gelmediği takdirde bu parmaklarımla senin gözlerini çıkartırım”</em> demiştir.</strong><br />
    Ankara’ya gönderilen 15 Kasım tarihli bildirideki ayrılıkçı Kürt istekleri şunlardır:</p>
<p>   <strong> Kürdistan muhtariyet (özerk) idaresine muvafakat eden (kabul eden)İstanbul Saltanat Hükümeti’nin bu baptaki kararının Mustafa Kemal Hükümeti’nin de kabul edip etmediğinin açıklanması.<br />
    Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal Hükümeti’nin görüş noktasının ne olduğu hususunda aşair rüesasına  (aşiret başkanlarına) acele cevap verilmesi.<br />
    Elazığ, Sivas, Malatya ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde tutuklu bulunan bütün Kürtlerin derhal serbest bırakılması<br />
    Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurların çekilmesi.<br />
    Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan müfrezelerin derhal geri çekilmesi.</strong></p>
<p>       Baytar Nuri’nin babası İbrahim Ağa’nın hazırladığı Ankara’ya gönderilen bu bildiriden sonra Batı Dersim aşiret liderleri adına 25 Kasım’da TBMM’ye bir bildiri daha gönderilmiştir. Bildiride TBMM açıkça tehdit edilmektedir:<strong><em>“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz&#8221;</em></strong><br />
    Anadolu’nun emperyalistlerce kuşatıldığı bir ortamda, ayrılıkçı Kürt aşiretlerinin bu istekleriyle sarsılan TBMM, bölgeye nasihat heyetleri göndererek ve bazı Kürt aşiret liderlerine milletvekilliği teklif ederek isyan ortamını dağıtmaya çalışmıştır. TBMM’nin bu hamleleri kısmen sonuç vermiş ve Miço Ağa, Diyap Ağa, Ahmet Remzi ve Binbaşı Hasan Hayri milletvekili olmuşlardır.<br />
    İsyancılardan Baytar Nuri, isyan planını şöyle açıklamıştır: <strong><em>“İlk önce Dersim’de Kürdistan istiklali ilan edilecek. Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek. Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden resmen Kürdistan istiklalini tanımasını isteyecek&#8221;</em></strong><br />
 <strong>   İsyanın önderlerinden Seyit Rıza, TBMM’ye katılan Kürt milletvekillerinin Dersim’i temsil etmediklerini, çünkü Doğu Anadolu’da bir Kürt yönetimi kurularak bağımsızlığın ilan edildiğini bildirmiştir.</strong><br />
    Koçgiri İsyanı, Haziran 1921&#8242;de bastırılmıştır.</p>
<p><strong>Kürt bayrağı,</p>
<p>Bölücü Kürtçüler,</p>
<p>Türkiye&#8217;ye meydan okunması,</p>
<p>Meclis&#8217;in protesto edilerek yeni bir yönetimden söz edilmesi.,</p>
<p>ve</p>
<p>Özerklik ilanı&#8230;</strong></p>
<blockquote><p><strong>Görüldüğü gibi 1921&#8242;deki ayrılıkçı Kürtçülerin istekleri ve faaliyetleri, 2011&#8242;deki ayrılıkçı Kürtçülerin istekleri ve faaliyetleriyle birebir örtüşmektedir.</strong></p></blockquote>
<p>1921&#8242;deki istekleri ve faaliyetleri, Mustafa Kemal Atatürk tarafından sonuçsuz bırakılan ayrılıkçı-bölücü Kürtçüler, bıkıp usanmadan aynı istekleri dile getirmeye ve bu amaçla isyan etmeye devam etmişlerdir.<br />
<br />
Anlayacağınız, meselenin özü şudur: <strong>AYRILIKÇI-BÖLÜCÜ KÜRTÇÜLER, dün KOÇGİRİ&#8217;DE, AĞRI&#8217;DA, DERSİM&#8217;DE yapamadıklarını bugün DİYARBAKIR&#8217;DA, ŞIRMAK&#8217;TA yapmak istemektedirler.<br />
</strong><br />
<strong>DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI, KÜLTÜREL HAKLAR vb istekler,&#8221;geçek isteği&#8221; gizlemeye yönelik kamuflajdan başka birşey değildir. </strong></p>
<p><strong>Ama hiç kimsenin kuşkusu olmasın, yine başaramayacaklar!</p>
<p>Emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini dize getirerek, kanla-ateşle-göz yaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, içinde bulunduğu koşullar her ne olursa olsun, asla  bir avuç ayrılıkçı-bölücü KÜRTÇÜ&#8217;ye teslim olacak bir ülke değildir.</strong> </p>
<p>NOT: Bu yazıdaki tarihsel veriler, Sinan Meydan&#8217;ın Eylül ayında çıkacak <strong>CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI II CİLT</strong>, adlı kitabından alınmıştır.</p>
<p><strong>Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CEMİL KOÇAK’IN PİŞKİNLİĞİ! “Kürt Özerklik İsteklerine Atatürk’ü Alet Etme Kurnazlığı”]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-CEMIL-KOCAK%E2%80%99IN-PISKINLIGI-%E2%80%9CKurt-Ozerklik-Isteklerine-Ataturk%E2%80%99u-Alet-Etme-Kurnazligi%E2%80%9D.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:19:21 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-CEMIL-KOCAK%E2%80%99IN-PISKINLIGI-%E2%80%9CKurt-Ozerklik-Isteklerine-Ataturk%E2%80%99u-Alet-Etme-Kurnazligi%E2%80%9D.html</guid>
			<description><![CDATA[<div id="content">
        <h3>CEMİL KOÇAK’IN PİŞKİNLİĞİ! “Kürt Özerklik İsteklerine Atatürk’ü Alet Etme Kurnazlığı”</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan<br> 24 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p>
<strong>Yavuz Hırsız Misali</strong> </p>
<p><strong>Cemil Koçak’ı hepniz tanırsınız! Bildiğiniz gibi Atatürk ve Cumhuriyet “düşmanlığını” tarihçilik sanan yandaşlardandır kendisi! </strong><span id="more-77399"></span>Yazılarında ve kitaplarında Atatürk’e ve Cumhuriyete dair ne varsa “karalamayı” ilke edinmiş olan bu Okyanus ötesinden gelmiş “büyük tarihçi”, yandaş medyaya da sırtını dayayarak gemi azıya almış bir şekilde çalakalem yakın tarihi çarpıtmaktadır. Yalanlarını ortaya koyduğumuzda da “pişkince” hala o iğrenç yalanlarını savunmaya ve hatta “yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış misali”" hiç utanmadan bizleri yalancılıkla suçlamaya kalkışmaktadır. Atatürk’e <strong>“Yarbay Mustafa</strong>” diye hitap eden, Atatürk’ün Çanakkale Savaşlarındaki ve Kurtuluş Savaşı’ndaki olağanüstü rolünü küçültmeye çalışan, bu “büyük tarihçi”nin bizlere saldırmasını yadırgamamak gerekir aslında…</p>
<p>Sözü fazla uzatmadan konuya geleyim.</p>
<p><strong>Cemil Koçak’ın “Kürt Özerkliği”  Sevdası  ve Sinan Meydan Fobisi</strong></p>
<p>7 Nisan 2011′de yazdığım <strong>“O yalanı Artık Söyleyemeyecekle</strong>r” adlı bir yazıda <strong>“Atatürk Kürtlere Özerklik Sözü Verdi” </strong>yalanını bütün boyutlarıyla gözler önüne sermiş ve bu yalanı söyleyenlerden birinin de “büyük tarihçi” Cemil Koçak olduğunu belirtmiştim. </p>
<p>Ancak büyük tarihçi,  26 Haziran 2011′de Satar gazetesindeki köşesinde <strong>“Herkesin Bildiği Sır: 1921 Anayasası’ndaki Özerklik, Atatürk ve Kürtler” </strong>adlı bir yazı kaleme alarak, hiç utanıp sıkılmadan, yalanında ısrar etmiş ve yine “yavuz hırsız” misali beni “tarihsel gerçekleri çarpıtmakla” suçlamıştır.</p>
<p>Yazısında tarihsel gerçekleri eğip bükerek, amiyane tabirle yine “kıvırarak”, “Atatürk Kürtlere özerklik Sözü Verdi” diyen Cemil Koçak,hızını alamamamış ve yazısının bir yerinde bana şöyle saldırmıştır:</p>
<p><strong>“…İŞİN zor kısmına geldik; çünkü genellikle metinler yeni Türkçeye çevrilirken, tahrifata uğramakta ve üstelik sanki tam metinmiş gibi tırnak içinde gösterilmektedir. Söylenene, okuduğunuza, gördüğünüze sakın inanmayın. Pek çok “yazar” ve “tarihçi”, orijinal metni kendi gönlünden geçirerek değiştiriyor. Hiçbirinde orijinal metni görmüyorsunuz; sadece onların yaptığı çeviriyi okuyorsunuz. O çeviri ki, sansür edilmiş, değiştirilmiş, çıkarılmış ve hatta ekleme yapılmış, yani itinayla elden geçirilmiştir. Üstelik bir de  kendi yazdıklarını tırnak içinde sunarlar ki, sanki orijinalinden aynen alınmış gibi yaparlar. Kimler mi? Canım artık her şeyi de ben söylemeyeyim; şöyle etrafınıza bir bakın bakalım. Ya, işte onlar! Bırakın onlar özerklikle “bir çeşit özerklik” arasındaki farkı bulmaya çalışsınlar. Meselâ, odatv’den Sinan Meydan’a sorarsanız eğer; yasada sözü edilen “muhtariyet” gerçek anlamda özerklik değildir; sadece belediye işlerine has güçlü yerel yönetim anlamına gelmektedir. Soru: o halde yeni anayasaya özerklik sözünü yazmakta sakınca yoktur, değil mi?”"</strong></p>
<p>Cemil Koçak, aklınca beni orjinal metni “değiştirmekle” , “çarpıtmakla” suçluyor. Suçluyor ama kelimenin tam anlamıyla “çuvallıyor!”</p>
<p><strong> Bunu İlkokul Çocukları Bile Anlar</strong> </p>
<p>Öncelikle Atatürk, İzmit Basın Toplantısındaki konuşmasında Kürt konusundan söz ederken “özerklik” değil, “bir nevi mahallî muhtariyetler” ifadesini kullanmıştır. Bu ifadenin günümüz Türkçesindeki karşılığı “Bir çeşit (tür) mahalli özerklik”tir.</p>
<p>Beni, “özerklik”le “bir çeşit özerklik” arasındaki farkı bulmaya çalışmakla eleştiren Cemil Koçak’ın böyle bir çalışmasının olmaması, onun “özerklikle” “birçeşit özerklik” arasında bir fark olmadığını düşündüğünü göstermektedir. Bir tarih profesörünün bu iki kavram arasındaki farkı görememesi cidden düşündürücüdür.</p>
<p>İki kavram arasında çok ciddi bir fark vardır. Dili çok iyi kullanan Atatürk, bilerek ve isteyerek “özerklik” dememiş, “bir çeşit yerel özerklik” demiştir. Üstelik Atatürk, “…Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilât-ı Esasiye Kânunu gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır.” diyerek 1921 Anayasası’na gönderme yapmıştır.</p>
<p>Cemil Koçak, yine çok pişkin bir şekilde, açık gerçeği çarpıtarak beni şöyle eleştirmiş:</p>
<p><em><strong>“…Sinan Meydan’a sorarsanız eğer; yasada sözü edilen “muhtariyet” gerçek anlamda özerklik değildir; sadece belediye işlerine has güçlü yerel yönetim anlamına gelmektedir.”<br />
</strong></em><br />
Sayın Koçak, sadece Sinan Meydan’a değil aklı başında her kime sorarsanız sorun, 1921 Anayasası’ndaki  “muhtariyet” (özerklik) ifadesiyle, “sadece belediye işlerine has güçlü yerel yönetimlerin kast edildiğini” size söyleyecektir.</p>
<p>Gelin soralım!</p>
<p>İşte Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı’nda gönderme yaptığı 1921 Anayasası’nın 11. Maddesi</p>
<p>  <strong> “İl yönetimi, yerel işlerde manevi kişilik sahibidir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında, Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince, Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir.”<br />
</strong><br />
Cemil Koçak için maddenin ojinalini de verelim:</p>
<p>“Vilayet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtarihyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şeri, adli ve askeri umur, beynelmilel iktisadi münasebet ve hükümetin umumi tekalifi ile menafii birden ziyade vilayete şamil hususat müstesna olmak üzre, Büyük Millet Meclisi’nce vaz edilecek kavanin mucibince evkaf, medaris, maarif, sıhhiye, iktisat, ziraat, nafia ve muavenet-i içtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şüralarının salahiyeti dahilindedir.”</p>
<p>     İşte Atatürk,İzmit Basın Toplantısı’nda “Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır” derken 1921 Anayasası’nın bu maddesine gönderme yapmıştır.</p>
<p>   1.  Açıkça görüldüğü gibi bu anayasa maddesi sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeler için değil, bütün Türkiye için geçerlidir.</p>
<p>   2.  Açıkça görüldüğü gibi, bu anaysa maddesindeki “vilayet mahalli muhtariyeti hazidir”  şeklinde  söz edilen “özerklik” ifadesiyle kastedilen İl Kurullarının “yerel işleri” idare etmesidir. Bu işler anayasa maddesinde “Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım” işleri olarak belirtilmiştir. Üstelik il Kurulları bu işleri de kendi başlarına değil, “Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince” yerine getirebileceklerdir. Ayrıca, İl Kurullarının, “Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işlerle”  ilgilenmesi de yasaktır.</p>
<p>     Görüldüğü gibi Sayın Koçak, Atatürk, “bir çeşit (tür) özerklik” ifadesiyle, 1921 Anayasası’ndaki “güçlü yerel yönetimleri” kastetmiştir.  Maddenin hiçbir yerinde “yarı bağımsızlık” veya “siyasal ayrılık” anlamına gelen bir “özerklik”ten söz edilmemiştir.Üstelik “bir çeşit özerklik” kapsamında kurulacak “güçlü yerel yönetimlerin” de Hükümet’e ve TBMM’ye bağlı olacağı belirtilmiştir.Siz dünyanın hiçbir yerinde böyle bir siyasal “özerklik” gördünüz mü?</p>
<p>    3.  Çok daha önemlisi, 1921 Anayasası’nın “illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olduklarını” belirten bu 11. maddesi, 1924 Anayasası’nda yer almamıştır Sayın Koçak. Yani, Atatürk’le İzmit’te yapılan bu mülakattan yaklaşık bir yıl sonra, 24 Nisan 1924’te yürürlüğe giren 24 Anayasası’nın 91. Maddesiyle “illere tanınmış olan yerel özerklikler” kaldırılmıştır. Burada  şu soruyu sormak gerekir? Atatürk  eğer gerçekten de Kürtlere “özerklik” vermek isteseydi, 1921 Anayasası’nda “illere tanınmış olan yerel özerklikleri” 1924 anayasasına da koydurmaz mıydı? Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Sayın Koçak, 1921 Anayasası geçici bir savaş anayasasıdır, oysa ki 1924 Anayasası Türk Devrimi’nin anayasasıdır. Ve Türk devriminin mimarı Mustafa Kemal ATATÜRK, 1924 Anayasası’nda değil “özerkliğe”, ” bir çeşit özerkliğe” bile yer vermemiştir.</p>
<p>    Anlayacağınız sevgili okuyucularım; Cemil Koçak, hep yaptığı gibi yine tarihsel gerçekleri çarpıtmış, ben kendisinin “yalanını” gözler önüne serince de “yavuz hırsız” misali beni suçlama yolun gitmiştir. Ancak, sürekli  Sinan Meydan’ın bir açığını arayan “büyük tarihçi” Cemil Koçak, yine baltayı taşa vurmuştur. </p>
<p><strong>    Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığıyla gözleri kör olan bu yandaş-yalaka takımıyla mücadelem sürecek.</strong></p>
<p><strong>   Not: Eylül 2011′de çıkacak olan CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI 2.KİTAP’ta Cemil Koçak ve diğer Cumhuriyet tarihi yalancılarının yalanlarına verdiğim belgeli cevapları bulabilirsiniz. Yalancının mumunu eninde sonunda mutlaka söndüreceğim.</p>
<p>Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">
        <h3>CEMİL KOÇAK’IN PİŞKİNLİĞİ! “Kürt Özerklik İsteklerine Atatürk’ü Alet Etme Kurnazlığı”</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan<br> 24 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p>
<strong>Yavuz Hırsız Misali</strong> </p>
<p><strong>Cemil Koçak’ı hepniz tanırsınız! Bildiğiniz gibi Atatürk ve Cumhuriyet “düşmanlığını” tarihçilik sanan yandaşlardandır kendisi! </strong><span id="more-77399"></span>Yazılarında ve kitaplarında Atatürk’e ve Cumhuriyete dair ne varsa “karalamayı” ilke edinmiş olan bu Okyanus ötesinden gelmiş “büyük tarihçi”, yandaş medyaya da sırtını dayayarak gemi azıya almış bir şekilde çalakalem yakın tarihi çarpıtmaktadır. Yalanlarını ortaya koyduğumuzda da “pişkince” hala o iğrenç yalanlarını savunmaya ve hatta “yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış misali”" hiç utanmadan bizleri yalancılıkla suçlamaya kalkışmaktadır. Atatürk’e <strong>“Yarbay Mustafa</strong>” diye hitap eden, Atatürk’ün Çanakkale Savaşlarındaki ve Kurtuluş Savaşı’ndaki olağanüstü rolünü küçültmeye çalışan, bu “büyük tarihçi”nin bizlere saldırmasını yadırgamamak gerekir aslında…</p>
<p>Sözü fazla uzatmadan konuya geleyim.</p>
<p><strong>Cemil Koçak’ın “Kürt Özerkliği”  Sevdası  ve Sinan Meydan Fobisi</strong></p>
<p>7 Nisan 2011′de yazdığım <strong>“O yalanı Artık Söyleyemeyecekle</strong>r” adlı bir yazıda <strong>“Atatürk Kürtlere Özerklik Sözü Verdi” </strong>yalanını bütün boyutlarıyla gözler önüne sermiş ve bu yalanı söyleyenlerden birinin de “büyük tarihçi” Cemil Koçak olduğunu belirtmiştim. </p>
<p>Ancak büyük tarihçi,  26 Haziran 2011′de Satar gazetesindeki köşesinde <strong>“Herkesin Bildiği Sır: 1921 Anayasası’ndaki Özerklik, Atatürk ve Kürtler” </strong>adlı bir yazı kaleme alarak, hiç utanıp sıkılmadan, yalanında ısrar etmiş ve yine “yavuz hırsız” misali beni “tarihsel gerçekleri çarpıtmakla” suçlamıştır.</p>
<p>Yazısında tarihsel gerçekleri eğip bükerek, amiyane tabirle yine “kıvırarak”, “Atatürk Kürtlere özerklik Sözü Verdi” diyen Cemil Koçak,hızını alamamamış ve yazısının bir yerinde bana şöyle saldırmıştır:</p>
<p><strong>“…İŞİN zor kısmına geldik; çünkü genellikle metinler yeni Türkçeye çevrilirken, tahrifata uğramakta ve üstelik sanki tam metinmiş gibi tırnak içinde gösterilmektedir. Söylenene, okuduğunuza, gördüğünüze sakın inanmayın. Pek çok “yazar” ve “tarihçi”, orijinal metni kendi gönlünden geçirerek değiştiriyor. Hiçbirinde orijinal metni görmüyorsunuz; sadece onların yaptığı çeviriyi okuyorsunuz. O çeviri ki, sansür edilmiş, değiştirilmiş, çıkarılmış ve hatta ekleme yapılmış, yani itinayla elden geçirilmiştir. Üstelik bir de  kendi yazdıklarını tırnak içinde sunarlar ki, sanki orijinalinden aynen alınmış gibi yaparlar. Kimler mi? Canım artık her şeyi de ben söylemeyeyim; şöyle etrafınıza bir bakın bakalım. Ya, işte onlar! Bırakın onlar özerklikle “bir çeşit özerklik” arasındaki farkı bulmaya çalışsınlar. Meselâ, odatv’den Sinan Meydan’a sorarsanız eğer; yasada sözü edilen “muhtariyet” gerçek anlamda özerklik değildir; sadece belediye işlerine has güçlü yerel yönetim anlamına gelmektedir. Soru: o halde yeni anayasaya özerklik sözünü yazmakta sakınca yoktur, değil mi?”"</strong></p>
<p>Cemil Koçak, aklınca beni orjinal metni “değiştirmekle” , “çarpıtmakla” suçluyor. Suçluyor ama kelimenin tam anlamıyla “çuvallıyor!”</p>
<p><strong> Bunu İlkokul Çocukları Bile Anlar</strong> </p>
<p>Öncelikle Atatürk, İzmit Basın Toplantısındaki konuşmasında Kürt konusundan söz ederken “özerklik” değil, “bir nevi mahallî muhtariyetler” ifadesini kullanmıştır. Bu ifadenin günümüz Türkçesindeki karşılığı “Bir çeşit (tür) mahalli özerklik”tir.</p>
<p>Beni, “özerklik”le “bir çeşit özerklik” arasındaki farkı bulmaya çalışmakla eleştiren Cemil Koçak’ın böyle bir çalışmasının olmaması, onun “özerklikle” “birçeşit özerklik” arasında bir fark olmadığını düşündüğünü göstermektedir. Bir tarih profesörünün bu iki kavram arasındaki farkı görememesi cidden düşündürücüdür.</p>
<p>İki kavram arasında çok ciddi bir fark vardır. Dili çok iyi kullanan Atatürk, bilerek ve isteyerek “özerklik” dememiş, “bir çeşit yerel özerklik” demiştir. Üstelik Atatürk, “…Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilât-ı Esasiye Kânunu gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır.” diyerek 1921 Anayasası’na gönderme yapmıştır.</p>
<p>Cemil Koçak, yine çok pişkin bir şekilde, açık gerçeği çarpıtarak beni şöyle eleştirmiş:</p>
<p><em><strong>“…Sinan Meydan’a sorarsanız eğer; yasada sözü edilen “muhtariyet” gerçek anlamda özerklik değildir; sadece belediye işlerine has güçlü yerel yönetim anlamına gelmektedir.”<br />
</strong></em><br />
Sayın Koçak, sadece Sinan Meydan’a değil aklı başında her kime sorarsanız sorun, 1921 Anayasası’ndaki  “muhtariyet” (özerklik) ifadesiyle, “sadece belediye işlerine has güçlü yerel yönetimlerin kast edildiğini” size söyleyecektir.</p>
<p>Gelin soralım!</p>
<p>İşte Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı’nda gönderme yaptığı 1921 Anayasası’nın 11. Maddesi</p>
<p>  <strong> “İl yönetimi, yerel işlerde manevi kişilik sahibidir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında, Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince, Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir.”<br />
</strong><br />
Cemil Koçak için maddenin ojinalini de verelim:</p>
<p>“Vilayet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtarihyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şeri, adli ve askeri umur, beynelmilel iktisadi münasebet ve hükümetin umumi tekalifi ile menafii birden ziyade vilayete şamil hususat müstesna olmak üzre, Büyük Millet Meclisi’nce vaz edilecek kavanin mucibince evkaf, medaris, maarif, sıhhiye, iktisat, ziraat, nafia ve muavenet-i içtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şüralarının salahiyeti dahilindedir.”</p>
<p>     İşte Atatürk,İzmit Basın Toplantısı’nda “Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır” derken 1921 Anayasası’nın bu maddesine gönderme yapmıştır.</p>
<p>   1.  Açıkça görüldüğü gibi bu anayasa maddesi sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeler için değil, bütün Türkiye için geçerlidir.</p>
<p>   2.  Açıkça görüldüğü gibi, bu anaysa maddesindeki “vilayet mahalli muhtariyeti hazidir”  şeklinde  söz edilen “özerklik” ifadesiyle kastedilen İl Kurullarının “yerel işleri” idare etmesidir. Bu işler anayasa maddesinde “Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım” işleri olarak belirtilmiştir. Üstelik il Kurulları bu işleri de kendi başlarına değil, “Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılacak yasalar gereğince” yerine getirebileceklerdir. Ayrıca, İl Kurullarının, “Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işlerle”  ilgilenmesi de yasaktır.</p>
<p>     Görüldüğü gibi Sayın Koçak, Atatürk, “bir çeşit (tür) özerklik” ifadesiyle, 1921 Anayasası’ndaki “güçlü yerel yönetimleri” kastetmiştir.  Maddenin hiçbir yerinde “yarı bağımsızlık” veya “siyasal ayrılık” anlamına gelen bir “özerklik”ten söz edilmemiştir.Üstelik “bir çeşit özerklik” kapsamında kurulacak “güçlü yerel yönetimlerin” de Hükümet’e ve TBMM’ye bağlı olacağı belirtilmiştir.Siz dünyanın hiçbir yerinde böyle bir siyasal “özerklik” gördünüz mü?</p>
<p>    3.  Çok daha önemlisi, 1921 Anayasası’nın “illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olduklarını” belirten bu 11. maddesi, 1924 Anayasası’nda yer almamıştır Sayın Koçak. Yani, Atatürk’le İzmit’te yapılan bu mülakattan yaklaşık bir yıl sonra, 24 Nisan 1924’te yürürlüğe giren 24 Anayasası’nın 91. Maddesiyle “illere tanınmış olan yerel özerklikler” kaldırılmıştır. Burada  şu soruyu sormak gerekir? Atatürk  eğer gerçekten de Kürtlere “özerklik” vermek isteseydi, 1921 Anayasası’nda “illere tanınmış olan yerel özerklikleri” 1924 anayasasına da koydurmaz mıydı? Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Sayın Koçak, 1921 Anayasası geçici bir savaş anayasasıdır, oysa ki 1924 Anayasası Türk Devrimi’nin anayasasıdır. Ve Türk devriminin mimarı Mustafa Kemal ATATÜRK, 1924 Anayasası’nda değil “özerkliğe”, ” bir çeşit özerkliğe” bile yer vermemiştir.</p>
<p>    Anlayacağınız sevgili okuyucularım; Cemil Koçak, hep yaptığı gibi yine tarihsel gerçekleri çarpıtmış, ben kendisinin “yalanını” gözler önüne serince de “yavuz hırsız” misali beni suçlama yolun gitmiştir. Ancak, sürekli  Sinan Meydan’ın bir açığını arayan “büyük tarihçi” Cemil Koçak, yine baltayı taşa vurmuştur. </p>
<p><strong>    Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığıyla gözleri kör olan bu yandaş-yalaka takımıyla mücadelem sürecek.</strong></p>
<p><strong>   Not: Eylül 2011′de çıkacak olan CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI 2.KİTAP’ta Cemil Koçak ve diğer Cumhuriyet tarihi yalancılarının yalanlarına verdiğim belgeli cevapları bulabilirsiniz. Yalancının mumunu eninde sonunda mutlaka söndüreceğim.</p>
<p>Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KÜRT SORUNU’NU KEMALİZM ÜRETTİ YALANI “Yobazın-Liboşun Kürt Sorunu Çarpıtması”]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-KURT-SORUNU%E2%80%99NU-KEMALIZM-URETTI-YALANI-%E2%80%9CYobazin-Libosun-Kurt-Sorunu-Carpitmasi%E2%80%9D-9866.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:16:17 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-KURT-SORUNU%E2%80%99NU-KEMALIZM-URETTI-YALANI-%E2%80%9CYobazin-Libosun-Kurt-Sorunu-Carpitmasi%E2%80%9D-9866.html</guid>
			<description><![CDATA[<div id="content">
        <h3>KÜRT SORUNU&#8217;NU KEMALİZM ÜRETTİ YALANI &#8220;Yobazın-Liboşun Kürt Sorunu Çarpıtması&#8221;</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 30 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p> <img class="postimage" alt="" src="http://img820.imageshack.us/img820/5452/28413410150351946223777.jpg" class="alignnone" width="495" /> <strong>Cumhuriyet tarihi yalancıları, Türkiye&#8217;nin bugün yaşadığı bütün sorunlar gibi &#8220;Kürt Sorunu&#8221; diye adlandırılan &#8220;Ayrılıkçı Kürtçü Hareketin&#8221; de Kemalizm&#8217;in &#8220;yanlış politikalarından&#8221; kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Onlara göre, Atatürk eğer Türk Devrimini gerçekleştirmeyip Türk Ulus Devleti&#8217;ni kurmasaydı, Osmanlı&#8217;daki haliyle Kürtler asla sorun olmayacaklardı!</strong><span id="more-77975"></span></p>
<p>    Bu güdük tez, bugün yobaz-liboş ve tatlısu solcusu entellerin en çok rağbet ettikleri tezlerden biridir. Ama diğer tezleri gibi bu tezleri de temelsizdir, çürüktür, yanlıştır, yalandır&#8230;</p>
<p>   Mesele onların iddia ettiklerinden çok ama çok başkadır.</p>
<p>    <strong>Şöyle ki: &#8220;Kürt Sorunu&#8221;, daha doğrusu &#8220;Ayrılıkçı Kürtçü Hareket&#8221;, Osmanlı&#8217;nın klasik çağı diye bilinen Yükselme Donemi&#8217;nden, yani 16. yüzyıldan beri devam eden bir sorundur. Çok daha önemlisi, Kürt aşiretlerini &#8220;sorun&#8221; haline getiren de bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının öngörüsüz ve yanlış poltikalarıdır.</strong></p>
<p><strong>  &#8220;Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlere özerklik sözü vermişti&#8221; diye yalan söyleyerek bugün Ayrılıkçı Kürtçü Harekete tarihsel dayanak arayan Cumhuriyet tarihi yalancılarına, ben gerçek bir tarihsel dayanak vereyim.Alsınlar onu kullansınlar!</strong></p>
<blockquote><p> <strong>   Osmanlı&#8217;nın Kürt Politikası</strong></p></blockquote>
<p>    <strong> “Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk Kütlere özerklik verdi” diyerek bugün “özerk Kürdistan” planları yapan Kürtçülerin eline “tarihsel dipnotlar” vermeye çalışan Cumhuriyet tarihi yalancıları, aslında Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin değil ama, bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının Kürtlere özerklik verdiklerini bildikleri için her fırsatta “Osmanlı seviciliği” yaparak Cumhuriyete ve Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e saldırmaktadırlar.</strong></p>
<p> <strong>   1514 Çaldıran Savaşı’nda İdris-i Bitlisi liderliğindeki Kürt aşiret reisleri, Şah İsmail’in liderliğindeki Safevilere karşı Osmanlı&#8217;ya destek olmuşlar, Osmanlı ordusuyla birlikte Safevi Türkmenlere karşı mücadele etmişlerdir. </strong>Dönemin Osmanlı Padişahı Y<strong>avuz Sultan Selim, Kürtlerin bu yardımlarını ödüllendirmiş ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerine “bir tür özerklik” vermiştir.</strong></p>
<blockquote><p><strong>Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yeniçerilerin huzursuzluğu artınca Amasya’ya dönen Yavuz Sultan Selim, Doğu Anadolu’da “düzenin sağlanması“ görevini İdris-i Bitlisi’ye vermiştir. İdris-i Bitlisi de 25 Kürt aşiretini biraraya getirerek, onları, “ Kızılbaşların-Türkmenlerin kökünü kazımaya“ teşvik etmiştir. </strong></p></blockquote>
<p>İdris-i Bitlisi, bu kararını Amasya’ya giderek Yavuz Sultan Selim’e bildirmiştir.</p>
<p>     İdris-i Bitlisi’nin  önerisi üzerine, Bıyıklı Mehmed Ağa, Diyarbakır bölgesi beylerbeyi yapılmıştır.  <strong>Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, yayınladığı bir fermanla 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vermiştir</strong>. Bu hak sayesinde Kürt aşiret beyleri, bulundukları köyün veya kasabanın sahibi olmuşlardır. Minorsky bu durumu,<em> “Osmanlı-Safevi mücadeleleri sırasında Kürtler arasında derebeylik hayatının inkişafına müsait bir muhit çıkmıştı.”</em> diye ifade etmiştir.</p>
<p>     İdris-i Bitlisi’nin “Selim Şahnamesi“nde yazdığına göre, <strong><em>“40 bin Kızılbaşın/Alevi Türkmenin başı kesilmiştir.“</em></strong> İdiris-i Bitlisi, <em><strong>“Bir şafi ne kadar günahkar olursa olsun 7 Kızılbaş öldürürse cennete gider“ </strong></em>diyecek kadar <strong>büyük bir Alevi düşmanıdır. Binlerce <em>“Alevi-Türkmen“ </em>İdiris-i Bitlisi gibilerin katliamdan kurtulmak için<em> “Sünni-Şafi Kürt“ </em>kılığına bürünmüştür. </strong></p>
<p>      Ziya Gökalp, “<em>Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimai Tetkikler</em>“ adlı incelemesinde <strong>Türklerin tarih içinde nasıl Kürtleştiklerini, Diyarbakır ve Silvan’daki Karakeçililerin Kürtleşmesi</strong> olayı üzerinden anlatmıştır.</p>
<p>      Yavuz Sultan Selim’in <strong>“Kürtleri, Türkmenlere ve Alevilere karşı kullanma karşılığında”</strong> Kürtlere verdiği ayrıcalıkları, oğlu Kanuni Sultan Süleyman da devam ettirmiştir.</p>
<p>     Aşağıdaki ferman Kanuni Sultan Süleyman’a aittir:</p>
<p>    <em> “ (…) <strong>Yavuz Sultan Selim zamanında (…) Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverlikleri karşılığı olarak ve gerekse kendilerinin vaki müracaatları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi, ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip, mutasarrıf oldukları eyaletler, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik  (mülk) ihsan edilmiştir.</strong> Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık ve geçimsizlik çıkmamalı; dışarıdan müdahale ve taarruz edilmemelidir. Bu emri celileye (padişah buyruğuna) riayet edilecek, hiçbir surette üzerinde kalem oynatılmayacak, hiçbir yeri değiştirilmeyecektir.</p>
<p>     <strong> Bey, öldüğünde eyalet kaldırılmayıp, bütün sınırlarıyla, padişah tapusu uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddit ise istekleri üzerinde kale ve yerleri aralarında paylaşılacaktır. Uzlaşmazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yoluyla ebediyete kadar sürekli kullanıcısı olacaklardır. Eğer bey, varissiz ve akrabasız ölmüşse o zaman eyalet hariçten ve yabancılardan hiçbir kimseye verilmeyecek, Kürdistan beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip onlar bölgenin beylerinden veya beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse ona verilecektir.”</strong><br />
</em><br />
    Cumhuriyet tarihini çarpıtmakla ün yapmış Araştırmacı <strong>Altan Tan</strong> ve onun gibilerin bugünkü  <strong>“Özerk Kürdistan”</strong> yaklaşımının altında <strong>Yavuz Sultan Selim’in ve Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın Kürt aşiret reislerine tanımış olduğu “haklar” ve “ayrıcalıklar” bulunmaktadır.</strong></p>
<p>     Altan Tan, bir kitabında “<strong>Kürt-Osmanlı Özerklik Antlaşması</strong>”nı şöyle anlatmıştır:</p>
<p> <strong><em>     “Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı’ndan sonra ordusuyla İstanbul’a dönerken Amasya’da konakladı. Savaşta kendisini destekleyen Kürt beyleri ile 1515 yılında, Amasya’da buluşarak tarihi, Kürt-Osmanlı özerklik Anıtlaşması’nı karara bağladı. İdris-i Bitlisi’yi tam yetkili kıldı; mühürleyip boş fermanları İdris-i Bitlisi’ye vererek istediği şekilde bu boş fermanları doldurabileceğini söyledi…”</em></strong></p>
<p>     Altan Tan kitabında, Yavuz Sultan Selim’in ve Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın Kürtlere verdiği “özerklik” konusunda da şunları yazmıştır:</p>
<p>    <em>“Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara cephe alarak müspet ve hayırlı hizmetlerde bulunan ve şimdi de devlete doğrulukla hizmetler ifa eden, bilhassa (Serasker-i Sultan İbrahim Paşa’nın) bu defaki İran seferine katılarak Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverliklerin karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müracaat ve istirhamları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle babadan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir.”</em></p>
<p>    <em>   “Kürt beyleri ile Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim arasında Amasya’da kabul edilen özerklik şartlarına göre Kürt emirleri, atalarından kendilerine intikal eden topraklarda bağımsız olarak geleneksel düzenlerini koruyacaklardır. Bu emirlikler, eskiden olduğu gibi babadan oğula intikal edecektir. Osmanlılar, yabancı bir devletle savaştığında, Kürt beyleri, kuşanmış silahlı süvarileriyle Osmanlı ordusuna katılarak savaşacaklar ve dışardan bir saldırı olursa ortak düşmana karşı koyacaklar, aynı şekilde Osmanlılar da Kürtleri düşmanlarına karşı koruyacaklardır. Kürt emirler, Osmanlı Devleti’ne her yıl tespit edilecek bir vergi vereceklerdir.”</em></p>
<p>       Televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde bağıra çağıra, Atatürk’e ve Cumhuriyete “kin kusan” Altan Tan’ın yukarıdaki cümleleri, her şeyden önce, <strong>“ağır faşizm”</strong> kokmaktadır.</p>
<blockquote><p> <strong> Altan Tan’ın, Kızılbaşlara karşı olmayı “müspet ve  hayırlı hizmetlerde bulunmak“ diye değerlendirmesi, egemen Sünni görüşün, klasik Alevi-Türkmen düşmanlığının bir yansımasıdır.<br />
</strong></p></blockquote>
<p>       Görüldüğü gibi, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman ve babası Yavuz Sultan Selim döneminde <em>“Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren” </em>Kürtlere, devlete gösterdikleri bu <em>“öz kulluk” ve “dilaverlikleri”</em> karşılığında <em>“eyaletler”, “şehirler”, “köyler”, “mezralar”, “kaleler” ve “topraklar” </em>vermiştir. Böylece Kürt aşiretlerinin <em>“feodalleşme” </em>süreci başlamıştır. Yani, Kürt aşiretlerini feodalleştiren veya mevcut feodal yapıyı daha da güçlendiren, Osmanlı padişahlarının “öngörüsüz” politikalarıdır.</p>
<p>      <em><strong>Erdal Sarızeybek&#8217;in dediği gibi: “ İşte, o gündür bugündür, ‘ağalar’ Doğu’da hep ağadır, çünkü babadan oğula geçer, tıpkı Zeydan gibi, tıpkı Geylani gibi.</strong> O gün bugündür ‘mir’ ‘beyler’, hep mir ve beydir, çünkü babadan oğula geçer, tıpkı Dengir Mir Mehmet Fırat gibi. Bugün bize demokrasi, insan haklarından bahsedenler ortaya çıkıp da ‘Demokrasilerde ağalık, beylik olur mu!’ hiç demez, diyemez. Çünkü kendileri de bu sistemin bir parçasıdır. Cumhuriyet kurulalı 87 yıl olmuş, ama hala ağalar ağa, beyler bey, mirler mir, , şeyhler şeyhtir, geri kalanlar ise köylüdür, köylü kalmış, işçi kalmış ve hiç ‘hak ve söz sahibi’ olamamıştır. Şanlı Urfalıların deyimiyle ‘Maraba’ kalmış, yani ağanın yanında çalışan amele olmuştur. (…)</em></p>
<p>    <em> Demokrasilerde ‘<strong>söz hakkı olmayan insa</strong>n’ olur mu hiç? Terör olayları nedeniyle göç etmek zorunda kalan iki milyon insanı bir kenara koyunuz. Doğu’da halkımızın çoğunluğu toprak sahibi olmadığı için ve Altan Tan’ın deyimiyle bu halk kitlesinin söz hakkı olmadığına göre, düşününüz böyle bir demokrasiyi, neredeyse hepimiz ‘maraba’ olmuşuz, ama haberimiz olmamış. Göçlerle kırsaldan şehirlere gelenlerin çoğunluğunun sorunları çözülmediği için yaşam zorluklarıyla karşı karşıya kaldıklarından dolayı mağdur halk kitlesine dönüşüp PKK çizgisindeki bir siyasetin tabanı haline gelmiştir. Aslında bunun da marabalıktan hiçbir farkı yoktur. <strong>Gerçek buyken, ülkemizde bu trajik gerçeğin adı ‘demokrasi’ olmuştur, insan hakları olmuştur, yazık…”</strong></em></p>
<p>  <strong>   Osmanlı’nın “Kürtleri kullanma” karşılığında Kürtlere verdiği “ayrıcalıklar” bitmek tükenmek bilmemiştir. Örneğin, 1587 yılında padişah 3. Murat, Hakkari’deki Kürt beyine gönderdiği bir fermanda Kürtlerin Kızılbaşlara kılıç sallamaya devam etmelerini istemiştir.</strong> “<em>Kürt emirleri, şimdiye kadar Kızılbaşlara kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat ede gelmişlerdir. (…) Din uğrunda çalışıp Kürt emirlikleri arasında faydalı ve adla anılır olasız</em>.” diyen 3. Murat’ın sadece Kürtleri değil “dini” de çok rahat bir şekilde kullandığı görülmektedir.</p>
<p>     Belgelerden anlaşıldığına göre Osmanlı İmparatorluğu’nda<strong> “Tımar sistemi”</strong> çerçevesinde hiçbir topluluğa verilmeyen <strong>“özel mülkiyet”</strong> hakkı sadece Kürt aşiretlerine verilmiş, bu da Kürtlerin merkezden koparak<strong>“feodalleşmeleri sürecini”</strong> hızlandırmıştır.</p>
<p>   <strong>  Kürtleri olabildiği kadar “şımartan” Osmanlı İmparatorluğu, devletin “asli unsuru” Türkleri ise bir o kadar küstürmüştür. Osmanlı’nın özellikle 15. yüzyıldan itibaren Alevi-Kızılbaş Türklere-Türkmenlere yönelik saldırgan politikaları, Türklerin “ezilmeleri”, “sindirilmeleri” ve “devlet kademelerinden dışlanmalarıyla” sonuçlanmıştır</strong>. İmparatorluğu “dönme-devşirmelere” teslim eden Osmanlı, 15 yüzyıldan itibaren <strong>Türklere “Etrak-i biidrak” (Akılsız/Aptal Türkler) </strong>demeye başlamıştır. Ünlü Osmanlı tarihçisi Naima’ya göre Osmanlılar Anadolu Türklerini şu sözlerle tanımlamışlardır: <strong><em> “ Nadan Türk (Çaresiz Türk), Türk-i bed lika (Çirkin suratlı Türk), etrak-i bi idrak (Düşüncesiz Türk), Türk-ü sütürk (Çoban köpeği Türk), Hilekar Türk”  Osmanlı’da “Türk” sözcüğü -hiç abartısız- 500 yıl boyunca “aşağılama sıfatı” olarak kullanılmıştır.</em></strong></p>
<p>    Her gün ekranlarında “şişe gerine”, ballandıra ballandıra Osmanlı’dan söz eden günümüzün büyük tarihçileri (!) nedense bu gerçeklerden hiç söz etmezler!</p>
<p>     Osmanlı döneminde yüzyıllarca “kimliksiz”, “kişiliksiz” bırakılan; merkezin “dönme” “devşirmelere” bırakılmasıyla merkezden çevreye itilen Türkler, 20. yüzyılın başlarında Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasıyla uzun bir aradan sonra yeniden “kimliklerini” ve “kişiliklerini” kazanmışlar, yeniden “çevreden” “merkeze” taşınmışlardır.</p>
<blockquote><p> <strong>Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Alevi Türkmenlere karşı Sünni Kürtlerin “kollanması” ve “kullanılması”, bölgedeki Alevi Türkmenleri yeni arayışlara sürüklemiştir. Yaşam kaygısı içindeki bu Türk toplulukları, Kürt egemenliği altında hayatlarını sürdürmek zorunda kalmışlar, bunun için de Kürtçe öğrenmişler, Kürt adetlerini benimsemişler ve sonuçta Kürtleşmişlerdir.</strong></p></blockquote>
<p>      Evet, Osmanlı’nın “klasik döneminde” -<strong>Kürt aşiretleri hariç</strong>- feodal (derebeylik) sistemin gelişmesine izin verilmemiştir. Ancak zaman içinde Batı, feodal sistemi yıkarak merkezileşmeye başlarken, Osmanlı tam tersine, zaman içindeki güç kaybına paralel, merkezi otoritesini yitirmiş ve “feodalleşmeye” başlamıştır. Osmanlı’da 17. yüzyıldan sonra başlayan bu feodalleşmenin adı, <strong>“Kürtçülük” ve  “Ayanlık” tır.</strong></p>
<p>      Feodal sistemde üretim ilişkileri gereği “köylü”, toprak ağasına bağımlıdır; köylü, toprak ağası için çalışmakla yükümlüdür. Kısaca köylünün kaderi ağanın, iki dudağı arasındadır. Ağa, köylüyü, kayıtsız şartsız kendisine “biat ettirebilmek” için, bir taraftan köylünün “aydınlanmasını” engellerken, diğer taraftan köylünün devlet otoritesiyle bağlantısını kesmenin yollarını arar. Öyle bir aşamaya gelinir ki, köylü ile devlet arasındaki ilişki tamamen kesilir; artık feodal sistemdeki o köylü için “devlet”, bağlı olduğu toprak ağası ve aşiretidir. İşte Osmanlı’nın, güç kaybetmeye başladığı 17. yüzyıldan sonra özellikle Kürtlerin yoğun olduğu Güneydoğu Anadolu’da böyle bir süreç yaşanmıştır. 19. yüzyılda Osmanlı, Kürt bölgelerindeki bu aşırı feodalleşmeyi Kürtlere bazı ayrıcalıklar vererek önlemeye çalışmıştır. Örneğin, II. Abdülhamit’in “Kürt Hamidiye Alaylarını” ve <strong>“Kürt Aşiret Mekteplerini”</strong> kurması, Kürtleri yeniden merkezi sistemin içine almaya yönelik başarısız girişimlerdir. Ancak burada çok ilginç bir durum vardır, şöyle ki: <em>Daha önce  Yavuz oSultan Selim’den itibaren Osmanlı, “Kürtleri Türklere karşı kullanmak karşılığında” Kürtleri feodalleştirirken; II. Abdülhamit’ten itibaren “Kürtleri Ermenilere karşı kullanmak karşılığında”, Kürtleri merkeze bağlamak istemiştir. </em></p>
<p>   <strong> “Osmanlı Devleti’nin, bu aşiretlerin ilkel hayatına ve geri toplumsal yapısına müdahale etmekte zaaf içinde kalması, bu geri toplumsal yapının kemikleşmesinin ana nedenini oluşturmuştur. Artık, bu toplumsal yapının ana birimlerini aşiret reisleri, tarikat şeyhleri ve zamanla bunların elinde emperyalizm desteğiyle gelişecek olan Kürtçülük teşkil edecektir”<br />
</strong><br />
     Feodal toplum, aydınlanmamış, ekonomik özgürlüğüne sahip olmayan, güdümlü bir toplumdur. Bu nedenle yönlendirilmesi de çok kolaydır. Nitekim 19. yüzyıldan itibaren, ayrılıkçı  Kürt liderlerinin ve Kürtleri kullanmak isteyen emperyalizmin kışkırtmalarıyla çok sayıda Kürt isyanının çıkmış olması tesadüf değildir. Bir zamanlar Osmanlı’nın bazı tavizler karşılığında kullandığı Kürtleri, 19. yüzyıldan itibaren de Batı emperyalizmi, bazı vaadler karşılığında kullanmaya başlamıştır.</p>
<p>      Dünyada Fransız Devrimi’nden, beri gerçek “demokrasi”nin olmazsa olmazları, “laiklik”, “özgür akıl” ve “özgür irade” dir. Birilerinin “kulu” olmaktan kurtulup “özgür birey” olmadıkça, “kör inançlar” yerine “aklını” kullanmadıkça, “ümmet” olmaktan kurtulup “ulus” olamadıkça bir ülkede demokrasinin varlığından söz edilemez. Ancak nedendir bilinmez,   ağızlarından “demokrasi” sözünü eksik etmeyen “liberallerimiz” ve “siyasal İslamcılarımız”  hiçbir zaman, ülkemizde demokrasinin önündeki en büyük engelin “aşiret yapılanması”; “ağalık, şeyhlik düzeni” olduğunu dile getirmezler, getiremezler…</p>
<p>  <strong> 16. yüzyılda Şii İran’dan Sünni Osmanlı’ya yönelen Safevi tehlikesine karşı, Sünni Kürtleri “yardımcı kuvvet” ve “kalkan” olarak kullanmak isteyen Yavuz Sultan Selim, Kürtlere “bir tür özerklik” vermiştir.</strong> Böylece 16. yüzyıldan sonra Güneydoğu Anadolu’daki Kürt aşiretleri “derebeyleşerek” merkezi otoritenin dışına çıkmaya başlamışlar, bir anlamda devlet içinde devlet olmuşlardır.</p>
<p>     <em> “Osmanlı gücüne güç katarken Doğu ve Güneydoğu bölgesinde Kürt derebeylikleri de güçlendiler. Devlet içinde devlet oldular, tıpkı PKK’nın günümüzdeki durumu gibi halktan vergi topladılar, halkı yönettiler, güçlerine güç kattılar. Osmanlı güçlüyken ve güçlerine güç katarken sorun yoktu. Ama ne zamanki Osmanlı güç kaybetmeye başladı, güç kaybetmek istemeyen Kürt derebeyleri, devlete karşı isyan ettiler. Kürt devleti kurmak için değil, bölgelerinde Osmanlı’dan almış oldukları gücü ve kendi çıkarlarını korumak için. Bu süreç 1514 Çaldıran Savaşı’ndan 1839 Tanzimat Fermanı’na kadar süregeldi., yaklaşık üç yüz yıl. Bu demektir ki Doğu’da üç asır süren Kürt derebeylikleri vardır ve ülkemizin bugün yaşadığı sorunlar da bu derebeylerinin çıkarmış olduğu sorunlardan kaynaklanmaktadır.”</em></p>
<p>     Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başlamasıyla birlikte “Kürt özerkliği”, büyük sıkıntılara yol açmıştır. Özellikle Osmanlıyı parçalamak isteyen emperyalizmin bu “başına buyruk” Kürt aşiretlerini kullanmaya başlamasıyla birlikte Kürtler, 19. yüzayıldan itibaren Osmanlı için ciddi bir “sorun” olmaya başlamıştır.</p>
<p>      Osmanlı bu sorunu çözmek için Kürt aşiretlerine yine “tavizler” vermiştir.</p>
<p>  <strong>    Batılı uzamanların yönlendirmesi sonucu 1839’da Tanzimat Fermanı’nı yayınlayan Mustafa Reşit Paşa, 1842 Vilayet Kanunnamesi’ne bir “Kürdistan Eyaleti” maddesi koydurmuştur.</strong></p>
<p>      Kürdistan eyaleti, 1864 yılına kadar devam etmiştir.</p>
<p>      <strong>Aynı Mustafa Reşit Paşa bir de “Kürdistan Eyaleti Madalyası” çıkarmıştır.</strong></p>
<p>     <strong> Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti, “ulus devlet” anlayışı içinde Güneydoğu Anadolu’da 16. yüzyıldan beri süregelen Kürt derebeyliklerini yıkarak, “şıha”, “şeyhe”, “ağaya”, bağlı, “eğitimsiz” bölge insanını eğitip “çağdaş” toplumun bir parçası yapmak için politikalar geliştirmiştir. </strong>Cumhuriyet, emperyalizmin güdümündeki ağaların, şeyhlerin kulları, marabaları olan <strong>Kürtleri, bu ağalardan, şeyhlerden kurtarıp “özgür bireyler” haline getirmek için çok önemli projeler geliştirmiştir. Atatürk’ün birkaç kez Meclis gündemine getirdiği “Toprak Reformu” bu projeler içinde çok özel bir yere sahiptir. </strong>Ancak, Cumhuriyetin, <em>“Kürt derebeyliklerini yıkarak Kürt halkını özgürleştirmeye çalışması”, </em>Kürt derebeylerinin (ağaların, şeyhlerin, aşiret reislerinin) büyük tepkisiyle karşılaşmıştır. Emperyalizmin de desteğini alan bu “Kürt derebeyleri”, Cumhuriyetin ilk yıllarında peşi sıra isyan etmiştir.</p>
<p>     İşte Altan Tan ve onun gibi “Kürtçülerin” tarihi eğip bükerek, Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırmalarının nedeni burada gizlidir. Onların “karın ağrılarının” nedeni; Atatürk ve Cumhuriyetin, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın, Mustafa Reşit Paşa&#8217;nın, kısaca Osmanlı’nın  Kürt ağalarına, şeylerine, şıhlarına, Kürt derebeylerine verdiği ayrıcalıklara son verip, Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapmış olmasıdır…</p>
<p>   <strong>Vahdettin&#8217;in, Kürdistan Planları</strong></p>
<p>   <strong> Bilindiği gibi Son Padişahı Vahdettin, Kurtuluş Savaşı sırasındaki &#8220;hainliğinin&#8221; hesabını veremeyeceğini düşünerek Türkiye&#8217;den kaçıp İngilizlere sığınmış ve İtalya&#8217;da yaşamını sürdürmüştür. Vahdettin, hainliklerine Türkiye&#8217;den &#8220;kaçtıktan&#8221; sonra da devam etmiştir. Örneğin,  San Remo&#8217;da yaşadığı günlerde, “Kürt militanlarla” birlikte Atatürk’ü devirip “bağımsız Kürdistan”ı tanımanın hesaplarını yapmıştır.</strong></p>
<p>    Bilindiği gibi <strong>Vahdettin, Kurtuluş Savaşı sırasında  64. maddesinde önce &#8220;özerk&#8221; sonra &#8220;bağımsız&#8221; Kürdistan kurulacağı belirtilen Sevr Antlaşması&#8217;nı da onaylamıştı.</strong></p>
<p>  <strong>  Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, “Kıskaç Altında”</strong>  adlı kitabında,  Irak’taki bir İngiliz polis müfettişinin, İngiliz Yüksek Komiseri ve istihbarat örgütlerine gönderdiği raporuna göre, 1926’da 40 bin Kürt militanı Musul’da Türkiye’ye karşı emekli subaylarca eğitilmiştir. Bu militanların önderleri, devrik Vahdettin’le ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle Atatürk’ü yönetimden düşürmek için anlaşmışlardır. Belgeye göre Vahdettin iktidarı ele geçirince, “Kürt bağımsızlığını” tanımaya söz vermiştir.</p>
<p>      Irak’taki Polis Cürüm Araştırma Bölümü’ne mensup genel müfettiş yardımcısı J.F Wilkins, 21 Ağustos 1926’da Irak İçişleri Bakanı, İngiliz Yüksek Komiseri ve öteki istihbarat örgütlerine gizli bir yazı göndermiştir. Bu yazıya bir de rapor iliştirilmiştir. Raporda, şu bilgiler vardır:</p>
<p>     <em> “Doktor Ahmet Sabri ve Kracya Muratyan, Musul’a gitmek üzere 16 Ağustos’ta Bağdat’a uğramış; 18 Ağustos’ta Hacı Raşit el Hava’yı ziyaret ederek, ona, amacı Kürdistan’da Türklere karşı harekete geçmek olan kendi partilerine katılmasını önermişlerdi. 19 Ağustos akşamı her ikisi de doktor Şükrü Muhammed’in evine gitmiş ve orada Doktor Ahmet Sabri onlara Türkiye’de geniş kapsamlı bir isyandan söz etmişti. Bununla ilgili planın amacına da değinen Sabri, Büyük Britanya’dan kapsamlı bir yardım gelmesinin beklendiğini de söylemişti. Kürt asiler epey hazırlık yapmışlardı. 40 bin kadar Kürt militan emekli subaylarca eğitiliyordu. Bu militanların önderleri devrik Padişah Vahdettin ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle şu koşullara göre anlaşmaya varmışlardı: Mustafa Kemal’i yönetimden düşürmek için bu kişiler yardımda bulunacak, iktidarı ele geçirince ’Kürt bağımsızlığını’ tanıyacaklardı. Onların iddialarına göre, aralarında Rusya, Fransa ve İtalya olmak üzere, çeşitli yabancı yönetimlerle görüşmelerde bulunmuşlardı.”</em></p>
<p>     Türkiye’den kaçtıktan sonra San Remo’da ikamet eden Vahdettin, burada Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanı kimi “Kürtçülerle” çok sıkı fıkı olmuştur. Örneğin, bir Yunan Albayı ile birlikte Vahdettin’i burada ziyaret eden Atatürk düşmanı hain 150’liklerden  Kürtçü Mevlanzade Rıfat, Yunanistan’la birlikte Ankara’ya karşı bir anlaşma yapmak istediğini bildirerek Vahdettin’den para almıştır. Mevlanzade Rıfat’ın daha sonra Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkisi ortaya çıkmıştır.</p>
<p>      Uğur Mumcu, Mevlanzade Rıfat- Vahdettin ilişkisini şöyle açıklamıştır:</p>
<p>    <em>  “San Remo’daki villasında Sultan Vahdettin Kürt Teali Cemiyeti üyesi ve Serbesti gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat’tan ‘Kürdistan’daki olaylar’ konusunda son haberleri alıyordu.” </em></p>
<p>     Vahdettin’i tekrar Halife-sultan yapmak amacıyla faaliyet gösteren merkezi Romanya Bükreş’teki Hilafet-i Kübra Cemiyeti, yaptığı bir toplantıda, Türkiye’de Atatürk’e karşı bir darbe yapılması ve Damat Feri Hükümeti’nin eski İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey başkanlığında yeni bir hükümet kurulması kararı almış ve bu kararı Vahdettin’e bildirmiştir. Vahdetin de bu kararı kabul etmiştir. Hilafet-i Kübra Cemiyeti, Şeyh Sait İsyanı’ndan önce,  isyanın beyni durumunda Seyit Abdülkadir’le ilişki içindedir. İddiaya göre, Şeyh Said’in iki oğlundan biri, yurt dışında devrik padişah Vahdettin’le, öbürü de  yurt içinde Seyit Abdülkadir’le temas kurmuştur.</p>
<p>     Kürt isyancıların, Şeyh Sait İsyanı öncesinde halka dağıttıkları bildirilerden birinde aynen şunlar yazılıdır:</p>
<p> <em>    “Halife sizi bekliyor! Halifesiz Müslümanlık olmaz! Hiçbir halife memleketten çıkartılamaz. Şeriatımız dindir, şeriat isteyiniz. Şimdiki hükümet durmadan dinsizlik yapmaktadır! Kadınlar çıplaktır! Mekteplerde dinsizlik ilerliyor!..”</em></p>
<p>     <strong> Bugünkü “bölücü Kürtçülerin”, neden Atatürk’e ve Lozan Antlaşmasına düşman, neden Padişah Vahdettin’e ve Sevr Antlaşması’na hayran oldukları sanırım şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır sanırım.</strong></p>
<p> <strong>   Sonuç olarak, &#8220;Kürt Sorunu&#8221; diye adlandırılan &#8220;Ayrılıkçı Kürtçü Hareketi&#8221;n temellleri Atatürk ve genç Cumhuriyetin yanlış politikalarında değil, bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının öngürüsüz politikalarında gizlidir. </strong>Ama Cumhuriyet tarihi yalancıları ısrarla Kürt Sorunu&#8217;nun Cumhuriyetle birlikte başladığını iddia etmektedirler ki, bu kocaman bir kuyruklu yalandır. 16. Yüzyıldan beri Türklere-Türkmenlere ve Alevilere karşı kullanılmaları karşılığında feodalleşmelerine izin verilen Kürt ağaları, şeyhleri ve şıhları, 19. yüzyıldan sonra emperyalizmin kıskacına düşmüşler ve emperyalizm tarafından kullanılmışlardır. Atatürk ve genç Cumhuriyet, Osmanlı&#8217;nın Kürt aşiretlerine, ağalarına, şeyhlerine, şıhlarına tanıdığı ayrıcalıklara son verip, bu Kürtçü-dinci feodallerin Kürt insanını sömürmesini önlediği için Kürtçü-dinci feodallerin tepkisiyle karşılaşmıştır. <strong>Kemalist sistem, yobaz-liboş kesimin iddia ettiği gibi Kürtlere değil, Kürtleri ezen sömüren Şeyh Sait ve Seyit Rıza gibi emperyalizmin kıskacındaki  Kürtçü-dinci feodallere savaş açmıştır.  </strong></p>
<p> NOT: Sinan Meydan&#8217;ın Eylül&#8217;de çıkacak CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI II.KİTAP adlı eserinde Osmanlı&#8217;nın Kürt Politikası çok derinlemesine incelenmiştir. </p>
<p><strong>Sinan MEYDAN,28 Temmuz 2011<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
<p>Kaynaklar<br />
“Kürdistan’ı Tanıyacaktı”, Yeniçağ, 11 Ekim 2010.<br />
Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele,Ankara, 2007.<br />
 Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, İstanbul, 1994<br />
Tarık Mümtaz Göztepe, Osmanoğullarının Son Padişahı Vahdettin Gurbet Cehenneminde<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, s.83.<br />
Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal Barış, C.V, May Yayınları, 1974<br />
Atilla İlhan, “İşin İçindeki İşler”, Cumhuriyet; Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, İstanbul, 2010<br />
 Altan Tan, Kürt Sorunu,  “Ya Tam Kardeşlik Ya Hep Birlikte Kölelik”, İstanbul, 2009.<br />
Erdal Sarızeybek, Çarçella, Anadolu’da Ateşle Oynamak, İstanbul, 2011<br />
Orhan Türkdoğan, “Kürtlerin Kimliği ve Günümüz Siyasi Gelişmeleri”, s. 20<br />
Macit Gürbüz, Kürtleşen Türkler, İstanbul, 2007<br />
Rıza Zelyut, Dersim isyanları, Seyit Rıza Gerçeği, Ankara, 2010<br />
Umar Ö. Oflaz, Oğuzname, “Köklere Giden Yol”, Almanya, 2007<br />
Veli Saltık,Tunceli’de Aşiret, Oynak, Ocaklar, Ankara, 2009<br />
Minorsky, “Kürtler Maddesi” İslam Ansiklopedisi, s.1098.<br />
Kaya Ataberk, “Türkiye’de Kürtçülüğün Sağcı Temelleri”, İleri dergisi, S.27, Ekim-Kasım-Aralık, 2005, s.121</a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">
        <h3>KÜRT SORUNU&#8217;NU KEMALİZM ÜRETTİ YALANI &#8220;Yobazın-Liboşun Kürt Sorunu Çarpıtması&#8221;</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 30 Temmuz 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p> <img class="postimage" alt="" src="http://img820.imageshack.us/img820/5452/28413410150351946223777.jpg" class="alignnone" width="495" /> <strong>Cumhuriyet tarihi yalancıları, Türkiye&#8217;nin bugün yaşadığı bütün sorunlar gibi &#8220;Kürt Sorunu&#8221; diye adlandırılan &#8220;Ayrılıkçı Kürtçü Hareketin&#8221; de Kemalizm&#8217;in &#8220;yanlış politikalarından&#8221; kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Onlara göre, Atatürk eğer Türk Devrimini gerçekleştirmeyip Türk Ulus Devleti&#8217;ni kurmasaydı, Osmanlı&#8217;daki haliyle Kürtler asla sorun olmayacaklardı!</strong><span id="more-77975"></span></p>
<p>    Bu güdük tez, bugün yobaz-liboş ve tatlısu solcusu entellerin en çok rağbet ettikleri tezlerden biridir. Ama diğer tezleri gibi bu tezleri de temelsizdir, çürüktür, yanlıştır, yalandır&#8230;</p>
<p>   Mesele onların iddia ettiklerinden çok ama çok başkadır.</p>
<p>    <strong>Şöyle ki: &#8220;Kürt Sorunu&#8221;, daha doğrusu &#8220;Ayrılıkçı Kürtçü Hareket&#8221;, Osmanlı&#8217;nın klasik çağı diye bilinen Yükselme Donemi&#8217;nden, yani 16. yüzyıldan beri devam eden bir sorundur. Çok daha önemlisi, Kürt aşiretlerini &#8220;sorun&#8221; haline getiren de bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının öngörüsüz ve yanlış poltikalarıdır.</strong></p>
<p><strong>  &#8220;Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlere özerklik sözü vermişti&#8221; diye yalan söyleyerek bugün Ayrılıkçı Kürtçü Harekete tarihsel dayanak arayan Cumhuriyet tarihi yalancılarına, ben gerçek bir tarihsel dayanak vereyim.Alsınlar onu kullansınlar!</strong></p>
<blockquote><p> <strong>   Osmanlı&#8217;nın Kürt Politikası</strong></p></blockquote>
<p>    <strong> “Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk Kütlere özerklik verdi” diyerek bugün “özerk Kürdistan” planları yapan Kürtçülerin eline “tarihsel dipnotlar” vermeye çalışan Cumhuriyet tarihi yalancıları, aslında Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin değil ama, bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının Kürtlere özerklik verdiklerini bildikleri için her fırsatta “Osmanlı seviciliği” yaparak Cumhuriyete ve Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e saldırmaktadırlar.</strong></p>
<p> <strong>   1514 Çaldıran Savaşı’nda İdris-i Bitlisi liderliğindeki Kürt aşiret reisleri, Şah İsmail’in liderliğindeki Safevilere karşı Osmanlı&#8217;ya destek olmuşlar, Osmanlı ordusuyla birlikte Safevi Türkmenlere karşı mücadele etmişlerdir. </strong>Dönemin Osmanlı Padişahı Y<strong>avuz Sultan Selim, Kürtlerin bu yardımlarını ödüllendirmiş ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerine “bir tür özerklik” vermiştir.</strong></p>
<blockquote><p><strong>Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yeniçerilerin huzursuzluğu artınca Amasya’ya dönen Yavuz Sultan Selim, Doğu Anadolu’da “düzenin sağlanması“ görevini İdris-i Bitlisi’ye vermiştir. İdris-i Bitlisi de 25 Kürt aşiretini biraraya getirerek, onları, “ Kızılbaşların-Türkmenlerin kökünü kazımaya“ teşvik etmiştir. </strong></p></blockquote>
<p>İdris-i Bitlisi, bu kararını Amasya’ya giderek Yavuz Sultan Selim’e bildirmiştir.</p>
<p>     İdris-i Bitlisi’nin  önerisi üzerine, Bıyıklı Mehmed Ağa, Diyarbakır bölgesi beylerbeyi yapılmıştır.  <strong>Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, yayınladığı bir fermanla 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vermiştir</strong>. Bu hak sayesinde Kürt aşiret beyleri, bulundukları köyün veya kasabanın sahibi olmuşlardır. Minorsky bu durumu,<em> “Osmanlı-Safevi mücadeleleri sırasında Kürtler arasında derebeylik hayatının inkişafına müsait bir muhit çıkmıştı.”</em> diye ifade etmiştir.</p>
<p>     İdris-i Bitlisi’nin “Selim Şahnamesi“nde yazdığına göre, <strong><em>“40 bin Kızılbaşın/Alevi Türkmenin başı kesilmiştir.“</em></strong> İdiris-i Bitlisi, <em><strong>“Bir şafi ne kadar günahkar olursa olsun 7 Kızılbaş öldürürse cennete gider“ </strong></em>diyecek kadar <strong>büyük bir Alevi düşmanıdır. Binlerce <em>“Alevi-Türkmen“ </em>İdiris-i Bitlisi gibilerin katliamdan kurtulmak için<em> “Sünni-Şafi Kürt“ </em>kılığına bürünmüştür. </strong></p>
<p>      Ziya Gökalp, “<em>Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimai Tetkikler</em>“ adlı incelemesinde <strong>Türklerin tarih içinde nasıl Kürtleştiklerini, Diyarbakır ve Silvan’daki Karakeçililerin Kürtleşmesi</strong> olayı üzerinden anlatmıştır.</p>
<p>      Yavuz Sultan Selim’in <strong>“Kürtleri, Türkmenlere ve Alevilere karşı kullanma karşılığında”</strong> Kürtlere verdiği ayrıcalıkları, oğlu Kanuni Sultan Süleyman da devam ettirmiştir.</p>
<p>     Aşağıdaki ferman Kanuni Sultan Süleyman’a aittir:</p>
<p>    <em> “ (…) <strong>Yavuz Sultan Selim zamanında (…) Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverlikleri karşılığı olarak ve gerekse kendilerinin vaki müracaatları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi, ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip, mutasarrıf oldukları eyaletler, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik  (mülk) ihsan edilmiştir.</strong> Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık ve geçimsizlik çıkmamalı; dışarıdan müdahale ve taarruz edilmemelidir. Bu emri celileye (padişah buyruğuna) riayet edilecek, hiçbir surette üzerinde kalem oynatılmayacak, hiçbir yeri değiştirilmeyecektir.</p>
<p>     <strong> Bey, öldüğünde eyalet kaldırılmayıp, bütün sınırlarıyla, padişah tapusu uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddit ise istekleri üzerinde kale ve yerleri aralarında paylaşılacaktır. Uzlaşmazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yoluyla ebediyete kadar sürekli kullanıcısı olacaklardır. Eğer bey, varissiz ve akrabasız ölmüşse o zaman eyalet hariçten ve yabancılardan hiçbir kimseye verilmeyecek, Kürdistan beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip onlar bölgenin beylerinden veya beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse ona verilecektir.”</strong><br />
</em><br />
    Cumhuriyet tarihini çarpıtmakla ün yapmış Araştırmacı <strong>Altan Tan</strong> ve onun gibilerin bugünkü  <strong>“Özerk Kürdistan”</strong> yaklaşımının altında <strong>Yavuz Sultan Selim’in ve Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın Kürt aşiret reislerine tanımış olduğu “haklar” ve “ayrıcalıklar” bulunmaktadır.</strong></p>
<p>     Altan Tan, bir kitabında “<strong>Kürt-Osmanlı Özerklik Antlaşması</strong>”nı şöyle anlatmıştır:</p>
<p> <strong><em>     “Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı’ndan sonra ordusuyla İstanbul’a dönerken Amasya’da konakladı. Savaşta kendisini destekleyen Kürt beyleri ile 1515 yılında, Amasya’da buluşarak tarihi, Kürt-Osmanlı özerklik Anıtlaşması’nı karara bağladı. İdris-i Bitlisi’yi tam yetkili kıldı; mühürleyip boş fermanları İdris-i Bitlisi’ye vererek istediği şekilde bu boş fermanları doldurabileceğini söyledi…”</em></strong></p>
<p>     Altan Tan kitabında, Yavuz Sultan Selim’in ve Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın Kürtlere verdiği “özerklik” konusunda da şunları yazmıştır:</p>
<p>    <em>“Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara cephe alarak müspet ve hayırlı hizmetlerde bulunan ve şimdi de devlete doğrulukla hizmetler ifa eden, bilhassa (Serasker-i Sultan İbrahim Paşa’nın) bu defaki İran seferine katılarak Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverliklerin karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müracaat ve istirhamları göz önüne alınarak her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle babadan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir.”</em></p>
<p>    <em>   “Kürt beyleri ile Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim arasında Amasya’da kabul edilen özerklik şartlarına göre Kürt emirleri, atalarından kendilerine intikal eden topraklarda bağımsız olarak geleneksel düzenlerini koruyacaklardır. Bu emirlikler, eskiden olduğu gibi babadan oğula intikal edecektir. Osmanlılar, yabancı bir devletle savaştığında, Kürt beyleri, kuşanmış silahlı süvarileriyle Osmanlı ordusuna katılarak savaşacaklar ve dışardan bir saldırı olursa ortak düşmana karşı koyacaklar, aynı şekilde Osmanlılar da Kürtleri düşmanlarına karşı koruyacaklardır. Kürt emirler, Osmanlı Devleti’ne her yıl tespit edilecek bir vergi vereceklerdir.”</em></p>
<p>       Televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde bağıra çağıra, Atatürk’e ve Cumhuriyete “kin kusan” Altan Tan’ın yukarıdaki cümleleri, her şeyden önce, <strong>“ağır faşizm”</strong> kokmaktadır.</p>
<blockquote><p> <strong> Altan Tan’ın, Kızılbaşlara karşı olmayı “müspet ve  hayırlı hizmetlerde bulunmak“ diye değerlendirmesi, egemen Sünni görüşün, klasik Alevi-Türkmen düşmanlığının bir yansımasıdır.<br />
</strong></p></blockquote>
<p>       Görüldüğü gibi, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman ve babası Yavuz Sultan Selim döneminde <em>“Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren” </em>Kürtlere, devlete gösterdikleri bu <em>“öz kulluk” ve “dilaverlikleri”</em> karşılığında <em>“eyaletler”, “şehirler”, “köyler”, “mezralar”, “kaleler” ve “topraklar” </em>vermiştir. Böylece Kürt aşiretlerinin <em>“feodalleşme” </em>süreci başlamıştır. Yani, Kürt aşiretlerini feodalleştiren veya mevcut feodal yapıyı daha da güçlendiren, Osmanlı padişahlarının “öngörüsüz” politikalarıdır.</p>
<p>      <em><strong>Erdal Sarızeybek&#8217;in dediği gibi: “ İşte, o gündür bugündür, ‘ağalar’ Doğu’da hep ağadır, çünkü babadan oğula geçer, tıpkı Zeydan gibi, tıpkı Geylani gibi.</strong> O gün bugündür ‘mir’ ‘beyler’, hep mir ve beydir, çünkü babadan oğula geçer, tıpkı Dengir Mir Mehmet Fırat gibi. Bugün bize demokrasi, insan haklarından bahsedenler ortaya çıkıp da ‘Demokrasilerde ağalık, beylik olur mu!’ hiç demez, diyemez. Çünkü kendileri de bu sistemin bir parçasıdır. Cumhuriyet kurulalı 87 yıl olmuş, ama hala ağalar ağa, beyler bey, mirler mir, , şeyhler şeyhtir, geri kalanlar ise köylüdür, köylü kalmış, işçi kalmış ve hiç ‘hak ve söz sahibi’ olamamıştır. Şanlı Urfalıların deyimiyle ‘Maraba’ kalmış, yani ağanın yanında çalışan amele olmuştur. (…)</em></p>
<p>    <em> Demokrasilerde ‘<strong>söz hakkı olmayan insa</strong>n’ olur mu hiç? Terör olayları nedeniyle göç etmek zorunda kalan iki milyon insanı bir kenara koyunuz. Doğu’da halkımızın çoğunluğu toprak sahibi olmadığı için ve Altan Tan’ın deyimiyle bu halk kitlesinin söz hakkı olmadığına göre, düşününüz böyle bir demokrasiyi, neredeyse hepimiz ‘maraba’ olmuşuz, ama haberimiz olmamış. Göçlerle kırsaldan şehirlere gelenlerin çoğunluğunun sorunları çözülmediği için yaşam zorluklarıyla karşı karşıya kaldıklarından dolayı mağdur halk kitlesine dönüşüp PKK çizgisindeki bir siyasetin tabanı haline gelmiştir. Aslında bunun da marabalıktan hiçbir farkı yoktur. <strong>Gerçek buyken, ülkemizde bu trajik gerçeğin adı ‘demokrasi’ olmuştur, insan hakları olmuştur, yazık…”</strong></em></p>
<p>  <strong>   Osmanlı’nın “Kürtleri kullanma” karşılığında Kürtlere verdiği “ayrıcalıklar” bitmek tükenmek bilmemiştir. Örneğin, 1587 yılında padişah 3. Murat, Hakkari’deki Kürt beyine gönderdiği bir fermanda Kürtlerin Kızılbaşlara kılıç sallamaya devam etmelerini istemiştir.</strong> “<em>Kürt emirleri, şimdiye kadar Kızılbaşlara kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat ede gelmişlerdir. (…) Din uğrunda çalışıp Kürt emirlikleri arasında faydalı ve adla anılır olasız</em>.” diyen 3. Murat’ın sadece Kürtleri değil “dini” de çok rahat bir şekilde kullandığı görülmektedir.</p>
<p>     Belgelerden anlaşıldığına göre Osmanlı İmparatorluğu’nda<strong> “Tımar sistemi”</strong> çerçevesinde hiçbir topluluğa verilmeyen <strong>“özel mülkiyet”</strong> hakkı sadece Kürt aşiretlerine verilmiş, bu da Kürtlerin merkezden koparak<strong>“feodalleşmeleri sürecini”</strong> hızlandırmıştır.</p>
<p>   <strong>  Kürtleri olabildiği kadar “şımartan” Osmanlı İmparatorluğu, devletin “asli unsuru” Türkleri ise bir o kadar küstürmüştür. Osmanlı’nın özellikle 15. yüzyıldan itibaren Alevi-Kızılbaş Türklere-Türkmenlere yönelik saldırgan politikaları, Türklerin “ezilmeleri”, “sindirilmeleri” ve “devlet kademelerinden dışlanmalarıyla” sonuçlanmıştır</strong>. İmparatorluğu “dönme-devşirmelere” teslim eden Osmanlı, 15 yüzyıldan itibaren <strong>Türklere “Etrak-i biidrak” (Akılsız/Aptal Türkler) </strong>demeye başlamıştır. Ünlü Osmanlı tarihçisi Naima’ya göre Osmanlılar Anadolu Türklerini şu sözlerle tanımlamışlardır: <strong><em> “ Nadan Türk (Çaresiz Türk), Türk-i bed lika (Çirkin suratlı Türk), etrak-i bi idrak (Düşüncesiz Türk), Türk-ü sütürk (Çoban köpeği Türk), Hilekar Türk”  Osmanlı’da “Türk” sözcüğü -hiç abartısız- 500 yıl boyunca “aşağılama sıfatı” olarak kullanılmıştır.</em></strong></p>
<p>    Her gün ekranlarında “şişe gerine”, ballandıra ballandıra Osmanlı’dan söz eden günümüzün büyük tarihçileri (!) nedense bu gerçeklerden hiç söz etmezler!</p>
<p>     Osmanlı döneminde yüzyıllarca “kimliksiz”, “kişiliksiz” bırakılan; merkezin “dönme” “devşirmelere” bırakılmasıyla merkezden çevreye itilen Türkler, 20. yüzyılın başlarında Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasıyla uzun bir aradan sonra yeniden “kimliklerini” ve “kişiliklerini” kazanmışlar, yeniden “çevreden” “merkeze” taşınmışlardır.</p>
<blockquote><p> <strong>Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Alevi Türkmenlere karşı Sünni Kürtlerin “kollanması” ve “kullanılması”, bölgedeki Alevi Türkmenleri yeni arayışlara sürüklemiştir. Yaşam kaygısı içindeki bu Türk toplulukları, Kürt egemenliği altında hayatlarını sürdürmek zorunda kalmışlar, bunun için de Kürtçe öğrenmişler, Kürt adetlerini benimsemişler ve sonuçta Kürtleşmişlerdir.</strong></p></blockquote>
<p>      Evet, Osmanlı’nın “klasik döneminde” -<strong>Kürt aşiretleri hariç</strong>- feodal (derebeylik) sistemin gelişmesine izin verilmemiştir. Ancak zaman içinde Batı, feodal sistemi yıkarak merkezileşmeye başlarken, Osmanlı tam tersine, zaman içindeki güç kaybına paralel, merkezi otoritesini yitirmiş ve “feodalleşmeye” başlamıştır. Osmanlı’da 17. yüzyıldan sonra başlayan bu feodalleşmenin adı, <strong>“Kürtçülük” ve  “Ayanlık” tır.</strong></p>
<p>      Feodal sistemde üretim ilişkileri gereği “köylü”, toprak ağasına bağımlıdır; köylü, toprak ağası için çalışmakla yükümlüdür. Kısaca köylünün kaderi ağanın, iki dudağı arasındadır. Ağa, köylüyü, kayıtsız şartsız kendisine “biat ettirebilmek” için, bir taraftan köylünün “aydınlanmasını” engellerken, diğer taraftan köylünün devlet otoritesiyle bağlantısını kesmenin yollarını arar. Öyle bir aşamaya gelinir ki, köylü ile devlet arasındaki ilişki tamamen kesilir; artık feodal sistemdeki o köylü için “devlet”, bağlı olduğu toprak ağası ve aşiretidir. İşte Osmanlı’nın, güç kaybetmeye başladığı 17. yüzyıldan sonra özellikle Kürtlerin yoğun olduğu Güneydoğu Anadolu’da böyle bir süreç yaşanmıştır. 19. yüzyılda Osmanlı, Kürt bölgelerindeki bu aşırı feodalleşmeyi Kürtlere bazı ayrıcalıklar vererek önlemeye çalışmıştır. Örneğin, II. Abdülhamit’in “Kürt Hamidiye Alaylarını” ve <strong>“Kürt Aşiret Mekteplerini”</strong> kurması, Kürtleri yeniden merkezi sistemin içine almaya yönelik başarısız girişimlerdir. Ancak burada çok ilginç bir durum vardır, şöyle ki: <em>Daha önce  Yavuz oSultan Selim’den itibaren Osmanlı, “Kürtleri Türklere karşı kullanmak karşılığında” Kürtleri feodalleştirirken; II. Abdülhamit’ten itibaren “Kürtleri Ermenilere karşı kullanmak karşılığında”, Kürtleri merkeze bağlamak istemiştir. </em></p>
<p>   <strong> “Osmanlı Devleti’nin, bu aşiretlerin ilkel hayatına ve geri toplumsal yapısına müdahale etmekte zaaf içinde kalması, bu geri toplumsal yapının kemikleşmesinin ana nedenini oluşturmuştur. Artık, bu toplumsal yapının ana birimlerini aşiret reisleri, tarikat şeyhleri ve zamanla bunların elinde emperyalizm desteğiyle gelişecek olan Kürtçülük teşkil edecektir”<br />
</strong><br />
     Feodal toplum, aydınlanmamış, ekonomik özgürlüğüne sahip olmayan, güdümlü bir toplumdur. Bu nedenle yönlendirilmesi de çok kolaydır. Nitekim 19. yüzyıldan itibaren, ayrılıkçı  Kürt liderlerinin ve Kürtleri kullanmak isteyen emperyalizmin kışkırtmalarıyla çok sayıda Kürt isyanının çıkmış olması tesadüf değildir. Bir zamanlar Osmanlı’nın bazı tavizler karşılığında kullandığı Kürtleri, 19. yüzyıldan itibaren de Batı emperyalizmi, bazı vaadler karşılığında kullanmaya başlamıştır.</p>
<p>      Dünyada Fransız Devrimi’nden, beri gerçek “demokrasi”nin olmazsa olmazları, “laiklik”, “özgür akıl” ve “özgür irade” dir. Birilerinin “kulu” olmaktan kurtulup “özgür birey” olmadıkça, “kör inançlar” yerine “aklını” kullanmadıkça, “ümmet” olmaktan kurtulup “ulus” olamadıkça bir ülkede demokrasinin varlığından söz edilemez. Ancak nedendir bilinmez,   ağızlarından “demokrasi” sözünü eksik etmeyen “liberallerimiz” ve “siyasal İslamcılarımız”  hiçbir zaman, ülkemizde demokrasinin önündeki en büyük engelin “aşiret yapılanması”; “ağalık, şeyhlik düzeni” olduğunu dile getirmezler, getiremezler…</p>
<p>  <strong> 16. yüzyılda Şii İran’dan Sünni Osmanlı’ya yönelen Safevi tehlikesine karşı, Sünni Kürtleri “yardımcı kuvvet” ve “kalkan” olarak kullanmak isteyen Yavuz Sultan Selim, Kürtlere “bir tür özerklik” vermiştir.</strong> Böylece 16. yüzyıldan sonra Güneydoğu Anadolu’daki Kürt aşiretleri “derebeyleşerek” merkezi otoritenin dışına çıkmaya başlamışlar, bir anlamda devlet içinde devlet olmuşlardır.</p>
<p>     <em> “Osmanlı gücüne güç katarken Doğu ve Güneydoğu bölgesinde Kürt derebeylikleri de güçlendiler. Devlet içinde devlet oldular, tıpkı PKK’nın günümüzdeki durumu gibi halktan vergi topladılar, halkı yönettiler, güçlerine güç kattılar. Osmanlı güçlüyken ve güçlerine güç katarken sorun yoktu. Ama ne zamanki Osmanlı güç kaybetmeye başladı, güç kaybetmek istemeyen Kürt derebeyleri, devlete karşı isyan ettiler. Kürt devleti kurmak için değil, bölgelerinde Osmanlı’dan almış oldukları gücü ve kendi çıkarlarını korumak için. Bu süreç 1514 Çaldıran Savaşı’ndan 1839 Tanzimat Fermanı’na kadar süregeldi., yaklaşık üç yüz yıl. Bu demektir ki Doğu’da üç asır süren Kürt derebeylikleri vardır ve ülkemizin bugün yaşadığı sorunlar da bu derebeylerinin çıkarmış olduğu sorunlardan kaynaklanmaktadır.”</em></p>
<p>     Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başlamasıyla birlikte “Kürt özerkliği”, büyük sıkıntılara yol açmıştır. Özellikle Osmanlıyı parçalamak isteyen emperyalizmin bu “başına buyruk” Kürt aşiretlerini kullanmaya başlamasıyla birlikte Kürtler, 19. yüzayıldan itibaren Osmanlı için ciddi bir “sorun” olmaya başlamıştır.</p>
<p>      Osmanlı bu sorunu çözmek için Kürt aşiretlerine yine “tavizler” vermiştir.</p>
<p>  <strong>    Batılı uzamanların yönlendirmesi sonucu 1839’da Tanzimat Fermanı’nı yayınlayan Mustafa Reşit Paşa, 1842 Vilayet Kanunnamesi’ne bir “Kürdistan Eyaleti” maddesi koydurmuştur.</strong></p>
<p>      Kürdistan eyaleti, 1864 yılına kadar devam etmiştir.</p>
<p>      <strong>Aynı Mustafa Reşit Paşa bir de “Kürdistan Eyaleti Madalyası” çıkarmıştır.</strong></p>
<p>     <strong> Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti, “ulus devlet” anlayışı içinde Güneydoğu Anadolu’da 16. yüzyıldan beri süregelen Kürt derebeyliklerini yıkarak, “şıha”, “şeyhe”, “ağaya”, bağlı, “eğitimsiz” bölge insanını eğitip “çağdaş” toplumun bir parçası yapmak için politikalar geliştirmiştir. </strong>Cumhuriyet, emperyalizmin güdümündeki ağaların, şeyhlerin kulları, marabaları olan <strong>Kürtleri, bu ağalardan, şeyhlerden kurtarıp “özgür bireyler” haline getirmek için çok önemli projeler geliştirmiştir. Atatürk’ün birkaç kez Meclis gündemine getirdiği “Toprak Reformu” bu projeler içinde çok özel bir yere sahiptir. </strong>Ancak, Cumhuriyetin, <em>“Kürt derebeyliklerini yıkarak Kürt halkını özgürleştirmeye çalışması”, </em>Kürt derebeylerinin (ağaların, şeyhlerin, aşiret reislerinin) büyük tepkisiyle karşılaşmıştır. Emperyalizmin de desteğini alan bu “Kürt derebeyleri”, Cumhuriyetin ilk yıllarında peşi sıra isyan etmiştir.</p>
<p>     İşte Altan Tan ve onun gibi “Kürtçülerin” tarihi eğip bükerek, Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırmalarının nedeni burada gizlidir. Onların “karın ağrılarının” nedeni; Atatürk ve Cumhuriyetin, Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın, Mustafa Reşit Paşa&#8217;nın, kısaca Osmanlı’nın  Kürt ağalarına, şeylerine, şıhlarına, Kürt derebeylerine verdiği ayrıcalıklara son verip, Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapmış olmasıdır…</p>
<p>   <strong>Vahdettin&#8217;in, Kürdistan Planları</strong></p>
<p>   <strong> Bilindiği gibi Son Padişahı Vahdettin, Kurtuluş Savaşı sırasındaki &#8220;hainliğinin&#8221; hesabını veremeyeceğini düşünerek Türkiye&#8217;den kaçıp İngilizlere sığınmış ve İtalya&#8217;da yaşamını sürdürmüştür. Vahdettin, hainliklerine Türkiye&#8217;den &#8220;kaçtıktan&#8221; sonra da devam etmiştir. Örneğin,  San Remo&#8217;da yaşadığı günlerde, “Kürt militanlarla” birlikte Atatürk’ü devirip “bağımsız Kürdistan”ı tanımanın hesaplarını yapmıştır.</strong></p>
<p>    Bilindiği gibi <strong>Vahdettin, Kurtuluş Savaşı sırasında  64. maddesinde önce &#8220;özerk&#8221; sonra &#8220;bağımsız&#8221; Kürdistan kurulacağı belirtilen Sevr Antlaşması&#8217;nı da onaylamıştı.</strong></p>
<p>  <strong>  Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, “Kıskaç Altında”</strong>  adlı kitabında,  Irak’taki bir İngiliz polis müfettişinin, İngiliz Yüksek Komiseri ve istihbarat örgütlerine gönderdiği raporuna göre, 1926’da 40 bin Kürt militanı Musul’da Türkiye’ye karşı emekli subaylarca eğitilmiştir. Bu militanların önderleri, devrik Vahdettin’le ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle Atatürk’ü yönetimden düşürmek için anlaşmışlardır. Belgeye göre Vahdettin iktidarı ele geçirince, “Kürt bağımsızlığını” tanımaya söz vermiştir.</p>
<p>      Irak’taki Polis Cürüm Araştırma Bölümü’ne mensup genel müfettiş yardımcısı J.F Wilkins, 21 Ağustos 1926’da Irak İçişleri Bakanı, İngiliz Yüksek Komiseri ve öteki istihbarat örgütlerine gizli bir yazı göndermiştir. Bu yazıya bir de rapor iliştirilmiştir. Raporda, şu bilgiler vardır:</p>
<p>     <em> “Doktor Ahmet Sabri ve Kracya Muratyan, Musul’a gitmek üzere 16 Ağustos’ta Bağdat’a uğramış; 18 Ağustos’ta Hacı Raşit el Hava’yı ziyaret ederek, ona, amacı Kürdistan’da Türklere karşı harekete geçmek olan kendi partilerine katılmasını önermişlerdi. 19 Ağustos akşamı her ikisi de doktor Şükrü Muhammed’in evine gitmiş ve orada Doktor Ahmet Sabri onlara Türkiye’de geniş kapsamlı bir isyandan söz etmişti. Bununla ilgili planın amacına da değinen Sabri, Büyük Britanya’dan kapsamlı bir yardım gelmesinin beklendiğini de söylemişti. Kürt asiler epey hazırlık yapmışlardı. 40 bin kadar Kürt militan emekli subaylarca eğitiliyordu. Bu militanların önderleri devrik Padişah Vahdettin ve o sırada Türkiye’nin muhalefet partisiyle şu koşullara göre anlaşmaya varmışlardı: Mustafa Kemal’i yönetimden düşürmek için bu kişiler yardımda bulunacak, iktidarı ele geçirince ’Kürt bağımsızlığını’ tanıyacaklardı. Onların iddialarına göre, aralarında Rusya, Fransa ve İtalya olmak üzere, çeşitli yabancı yönetimlerle görüşmelerde bulunmuşlardı.”</em></p>
<p>     Türkiye’den kaçtıktan sonra San Remo’da ikamet eden Vahdettin, burada Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanı kimi “Kürtçülerle” çok sıkı fıkı olmuştur. Örneğin, bir Yunan Albayı ile birlikte Vahdettin’i burada ziyaret eden Atatürk düşmanı hain 150’liklerden  Kürtçü Mevlanzade Rıfat, Yunanistan’la birlikte Ankara’ya karşı bir anlaşma yapmak istediğini bildirerek Vahdettin’den para almıştır. Mevlanzade Rıfat’ın daha sonra Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkisi ortaya çıkmıştır.</p>
<p>      Uğur Mumcu, Mevlanzade Rıfat- Vahdettin ilişkisini şöyle açıklamıştır:</p>
<p>    <em>  “San Remo’daki villasında Sultan Vahdettin Kürt Teali Cemiyeti üyesi ve Serbesti gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat’tan ‘Kürdistan’daki olaylar’ konusunda son haberleri alıyordu.” </em></p>
<p>     Vahdettin’i tekrar Halife-sultan yapmak amacıyla faaliyet gösteren merkezi Romanya Bükreş’teki Hilafet-i Kübra Cemiyeti, yaptığı bir toplantıda, Türkiye’de Atatürk’e karşı bir darbe yapılması ve Damat Feri Hükümeti’nin eski İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey başkanlığında yeni bir hükümet kurulması kararı almış ve bu kararı Vahdettin’e bildirmiştir. Vahdetin de bu kararı kabul etmiştir. Hilafet-i Kübra Cemiyeti, Şeyh Sait İsyanı’ndan önce,  isyanın beyni durumunda Seyit Abdülkadir’le ilişki içindedir. İddiaya göre, Şeyh Said’in iki oğlundan biri, yurt dışında devrik padişah Vahdettin’le, öbürü de  yurt içinde Seyit Abdülkadir’le temas kurmuştur.</p>
<p>     Kürt isyancıların, Şeyh Sait İsyanı öncesinde halka dağıttıkları bildirilerden birinde aynen şunlar yazılıdır:</p>
<p> <em>    “Halife sizi bekliyor! Halifesiz Müslümanlık olmaz! Hiçbir halife memleketten çıkartılamaz. Şeriatımız dindir, şeriat isteyiniz. Şimdiki hükümet durmadan dinsizlik yapmaktadır! Kadınlar çıplaktır! Mekteplerde dinsizlik ilerliyor!..”</em></p>
<p>     <strong> Bugünkü “bölücü Kürtçülerin”, neden Atatürk’e ve Lozan Antlaşmasına düşman, neden Padişah Vahdettin’e ve Sevr Antlaşması’na hayran oldukları sanırım şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır sanırım.</strong></p>
<p> <strong>   Sonuç olarak, &#8220;Kürt Sorunu&#8221; diye adlandırılan &#8220;Ayrılıkçı Kürtçü Hareketi&#8221;n temellleri Atatürk ve genç Cumhuriyetin yanlış politikalarında değil, bazı Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının öngürüsüz politikalarında gizlidir. </strong>Ama Cumhuriyet tarihi yalancıları ısrarla Kürt Sorunu&#8217;nun Cumhuriyetle birlikte başladığını iddia etmektedirler ki, bu kocaman bir kuyruklu yalandır. 16. Yüzyıldan beri Türklere-Türkmenlere ve Alevilere karşı kullanılmaları karşılığında feodalleşmelerine izin verilen Kürt ağaları, şeyhleri ve şıhları, 19. yüzyıldan sonra emperyalizmin kıskacına düşmüşler ve emperyalizm tarafından kullanılmışlardır. Atatürk ve genç Cumhuriyet, Osmanlı&#8217;nın Kürt aşiretlerine, ağalarına, şeyhlerine, şıhlarına tanıdığı ayrıcalıklara son verip, bu Kürtçü-dinci feodallerin Kürt insanını sömürmesini önlediği için Kürtçü-dinci feodallerin tepkisiyle karşılaşmıştır. <strong>Kemalist sistem, yobaz-liboş kesimin iddia ettiği gibi Kürtlere değil, Kürtleri ezen sömüren Şeyh Sait ve Seyit Rıza gibi emperyalizmin kıskacındaki  Kürtçü-dinci feodallere savaş açmıştır.  </strong></p>
<p> NOT: Sinan Meydan&#8217;ın Eylül&#8217;de çıkacak CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI II.KİTAP adlı eserinde Osmanlı&#8217;nın Kürt Politikası çok derinlemesine incelenmiştir. </p>
<p><strong>Sinan MEYDAN,28 Temmuz 2011<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
<p>Kaynaklar<br />
“Kürdistan’ı Tanıyacaktı”, Yeniçağ, 11 Ekim 2010.<br />
Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele,Ankara, 2007.<br />
 Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, İstanbul, 1994<br />
Tarık Mümtaz Göztepe, Osmanoğullarının Son Padişahı Vahdettin Gurbet Cehenneminde<br />
Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, s.83.<br />
Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal Barış, C.V, May Yayınları, 1974<br />
Atilla İlhan, “İşin İçindeki İşler”, Cumhuriyet; Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, İstanbul, 2010<br />
 Altan Tan, Kürt Sorunu,  “Ya Tam Kardeşlik Ya Hep Birlikte Kölelik”, İstanbul, 2009.<br />
Erdal Sarızeybek, Çarçella, Anadolu’da Ateşle Oynamak, İstanbul, 2011<br />
Orhan Türkdoğan, “Kürtlerin Kimliği ve Günümüz Siyasi Gelişmeleri”, s. 20<br />
Macit Gürbüz, Kürtleşen Türkler, İstanbul, 2007<br />
Rıza Zelyut, Dersim isyanları, Seyit Rıza Gerçeği, Ankara, 2010<br />
Umar Ö. Oflaz, Oğuzname, “Köklere Giden Yol”, Almanya, 2007<br />
Veli Saltık,Tunceli’de Aşiret, Oynak, Ocaklar, Ankara, 2009<br />
Minorsky, “Kürtler Maddesi” İslam Ansiklopedisi, s.1098.<br />
Kaya Ataberk, “Türkiye’de Kürtçülüğün Sağcı Temelleri”, İleri dergisi, S.27, Ekim-Kasım-Aralık, 2005, s.121</a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ATATÜRK RAMAZANLARDA KUR’AN OKURDU! “Yobazın Ezberini Bozacak Gerçek”]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-ATATURK-RAMAZANLARDA-KUR%E2%80%99AN-OKURDU-%E2%80%9CYobazin-Ezberini-Bozacak-Gercek%E2%80%9D-9865.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:12:36 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-ATATURK-RAMAZANLARDA-KUR%E2%80%99AN-OKURDU-%E2%80%9CYobazin-Ezberini-Bozacak-Gercek%E2%80%9D-9865.html</guid>
			<description><![CDATA[<div id="content">
        <h3>ATATÜRK RAMAZANLARDA KUR&#8217;AN OKURDU! <strong>&#8220;Yobazın Ezberini Bozacak Gerçek&#8221;</strong></h3>  Sinan Meydan</a> <br> 08 Ağustos 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img class="postimage" alt="" src="http://i44.tinypic.com/30n7sdx.jpg" class="alignnone" width="300" /><strong>Büyük Günah</strong><span id="more-78541"></span></p>
<p>    Atatürk düşmanlarının öteden beri Atatürk&#8217;e saldırmak için kullandıkları en önemli yöntem, Atatürk&#8217;ün <em>&#8220;dinsiz&#8221; </em>olduğu ve <strong>&#8220;dindarlara baskı yaptığı</strong>&#8221; şeklindeki <strong>yalanı durmadan tekrarlamaktır. Şüphesiz ki, dünyanın en büyük devrimcilerinden birini, milleti için yapıp ettikleriyle değil de <em>&#8220;inanıp inanmadığıyla&#8221;</em> değerlendirmek, ancak az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerine has bir durumdur.</strong> Maalesef aydınlanması yarım kalmış olan ülkemizde de Atatürk gibi bir <em>&#8220;dünya lideri&#8221;</em>, milleti için yapıp ettikleriyle değil de dini inancıyla değerlendirilmektedir. Her şeyden önce bu durum çok ama çok üzücüdür. Yokluk ve yoksulluk içindeki bir toplumda önce emperyalizmi dize getiren sonra da yarı bağımlı ve geri kalmış bir ümmet impratorluğundan çağdaş bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün, <em>&#8220;Atatürk ile Allah arasında&#8221;</em> kalması gereken din-inanç konusundaki tutumuna göre değerlendirilmesi, <strong>herşeyden önce günahtır!</strong> <strong>Çünkü din, Atatürk&#8217;ün de dediği gibi, <em>&#8220;ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ BAĞLILIKTIR&#8221;.</em></strong></p>
<blockquote><p> <strong>Atatürk İle Allah Arasında</strong></p></blockquote>
<p>    <strong> Atatürk düşmanları, Atatürk&#8217;ü Müslüman-Türk milletinin gözünden düşürmek için Atatürk&#8217;e  &#8220;dinsiz&#8221;  diye iftira atmışlar, genç nesilleri bu çirkin iftirayla zehirlemişlerdir.</strong></p>
<p>    Allah&#8217;tan korkmayan kuldan utanmayan bu Atatürk düşmanlarının Atatürk&#8217;e yönelik bu asılsız ve çirkin iftiralarına cevap vermek için <strong>15 yılımı vererek tam 1153 sayfalık ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA</strong> adlı bir kitap yazdım. Bu kitapta <strong>Atatürk&#8217;ün din anlayışını, doğumundan ölümüne kadar çok ayrıntılı bir şekilde belgelere dayalı </strong>olarak inceledim. Neredeyse bütün arşivlere girdim,<strong>yerli yabancı  bütün kaynakları taradım</strong>. Ve 15 yıllık çalışmalarım sonunda Atatürk&#8217;ün bu ülkeye gelmiş geçmiş <strong>EN BİLİNÇLİ VE EN SADE İNANANLARDAN</strong> biri olduğunu gördüm.  Araştırmalarım sonunda; Atatürk&#8217;ün inancını kendi içinde yaşayan, toplumun herşeyden önce dinini <strong>ANLAMASINI</strong> isteyen, bunun için DİNDE ÖZE DÖNÜŞ PROJESİ geliştiren, din istismarıyla ve yobazlıkla savaşan, başka inançlara saygı duyan samimi bir dindardır olduğunu gözler önüne serdim&#8230;</p>
<p>     Burada Atatürk ve din konusundaki 1153 sayfalık <strong>ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA</strong> adlı kitabımı özetleyecek değilim; bu yazımda RAMAZAN AYI nedeniyle <strong>RAMAZAN AYLARINDAKİ ATATÜRK</strong>&#8216;TEN kısaca söz etmek istiyorum. </p>
<blockquote><p> <strong> Ramazan Aylarındaki Atatürk</strong></p></blockquote>
<p>    Atatürk çok özgün bir din anlayışına sahiptir. Bu nedenle zaman zaman Atatürk&#8217;ün din konusunda söyleyip yazdıkları  bizleri şaşırtabilir. (Örneğin, Medeni Bilgiler&#8217;deki din eleştirlileri&#8230; Ancak bütün bunların bir açıklaması vardır. Bu açıklamaları <em>&#8220;<strong>Atatürk İle Allah Arasında</strong>&#8220;</em> adlı kitabımda bulabilirsiniz.</p>
<p>    Atatürk, İslam dininin sosyal ve toplumsal boyutuna çok fazla önem vermiştir. <strong>Müslümanlar için kutsal ayların ve günlerin toplumsal dayanışmayı, birlik ve bütünlüğü pekiştirdiğini düşünen Atatürk, özellikle Ramazan ayına çok büyük bir önem vermiştir.</strong></p>
<p>     Atatürk, Ramazan aylarındaki manevi havadan etkilenmiştir: zaman zaman oruç tutmuş, oruç tutanlara kolaylıklar sağlamış, onlara büyük bir saygı duymuş, hatta Ramazan aylarında bazı kişisel zevklerinden (alkol almak, ince saz heyeti dinlemek gibi) vazgeçmiş,dahası sıkça Kuran okumuş veya özel hafızına  Kuran okutarak dinlemiş, akşamları hafızları çağırtarak onlarla Kuran ve din sohbetleri yapmıştır&#8230;</p>
<p>    Şimdi gelin lafı fazla uzatmayalım ve tanıklara kulak verelim.</p>
<p>    Önce Atatürk&#8217;ün uşağı <strong>Cemal Granda</strong>&#8216;yı dinleyelim:</p>
<p>   <em> &#8220;&#8230; Ramazanlarda Kadir gecesi ağzına kadehini koymazdı&#8230; Kadir geceleri sofra bile kurdurmazdı. Saygısı büyüktü. Bazen Mevlit dinlediği de olurdu. Miraç bölümünde, &#8216;Gçklere çıktı Mustafa&#8217; denince gözleri yaşarırdı. O zaman hemen kolonya götürürdük. İnanışı samimiydi. Bence Allah&#8217;a inanıyordu.&#8221;</em></p>
<p>      Atatürk Ramazan aylarında Dolmabahçe Sarayı&#8217;na gelen ve oruç tutan misafirlerine özel ilgi göstermiş; iftar sofrasıyla bizzat ilgilenmiş, ibadet etmek isteyenlere yer göstermiştir.</p>
<p>    Atatürk&#8217;ün kız kardeşi <strong>Makbule Hanım</strong> bu konuda şunları söylemiştir:</p>
<p>   <em> &#8220;&#8230;Her Ramazanın bir günü ve ekseriyetle Kadir gecesi bana iftara gelirdi. O gün, imkan bulabilirse oruç da tutardı. İftar sofrasını tam eski tarzda isterdi. Oruçlu olduğu zaman iftara başlarken dua ederdi.&#8221;<br />
</em><br />
    Atatürk&#8217;ün Ramazan ayında kız kardeşi Makbule  Hanım&#8217;a; <em>&#8220;Ramazan geliyor, annemize hatim okutmayı ihmal etme&#8230;&#8221; </em>diye hatırlatmada bulunup, hatim okuyacak hafıza hediye edilmek üzere bir zarf içinde para verdiği bilinmektedir.</p>
<p>      <strong>Atatürk&#8217;ün özel hafızı Hafız Yaşar Okur,</strong> Atatürk&#8217;ün Ramazan aylarındaki davranışlarını şöyle gözlemlemiştir:</p>
<p>    <em> &#8220;&#8230; Ramazanların Atam için çok büyük bir önemi vardı.  Ramazan gelir gelmez ince saz heyeti Çankaya Köşkü&#8217;ne giremezdi. Kandil Geceleri de saz çaldırmazdı. Sadece beni huzurlarına çağırır, Kuran&#8217;ı Kerim&#8217;den bazı sureler okuturdu.Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşu içinde dinlerdi. Ruhunun çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı.</p>
<p>   Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Veli ve Zincirlikyu camilerinde şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumamı emrederlerdi. O günlerde civar kasaba ve köylerden gelenlerle cami hıncahınç dolardı&#8230;&#8221;</em></p>
<p>     Görüldüğü gibi Atatürk Ramazan ayları boyunca bazı alışkanlıllarından da uzak durmuştur. Örneğin incesaz  heyetini Çankaya&#8217;ya sokmamış, Kandil Geceleri saz çaldırmamıştır. Ayrıca Kuran-ı Kerim okumuş, çeşitli camilerde de şehitlerin ruhlarına Hatim-i Şerif&#8217;ler okutmuştur. Atatürk&#8217;ün bütün bu davranışları, onun Ramazanın anlam ve önemini idrak etmiş inanca saygılı son derece sade bir Müslüman olduğunu kanıtlamaktadır.</p>
<p>     Şimdi de Atatürk&#8217;ün kütüphanecisi <strong>Nuri Ulusu</strong>&#8216;ya kulak verelim:</p>
<p>     <em>&#8220;Atatürk otuz ramazan geceleri başta Saadettin Kaynak Hoca olmak üzere o devrin hafızları olan Hf. Yaşar, Hf. Zeki, Hf. Küçük Yaşar, Hf. Burhan, Hf. Hayrullah beyleri davet ederdi ki bu hafızlardan Hafız Yaşar aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Alaturka Müzük Şefi&#8217;ydi. 1930 yılında emekli oldu. Ama ölene kadar hep Atatürk&#8217;ün yanındaydı. Soyadı Kanunu çıkınca Atatürk ona &#8216;Okur&#8217; soyadını vermiştir. Atatürk davet ettiği bu hafızlardan tek tek din konusunda bilgiler alırdı. Ayrıca çok üzerinde durduğu Türkçe Kuran&#8217;ı Kerim hakkında görüşlerini de sorardı.</p>
<p>     Yine bir Ramazan ayı gecesinde Atatürk, Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda aceleyle beni çağırttı. Derhal makamına girdim. O gece sofra şefimiz İbrahim Bey izinli olduğundan, benim görevim olmadığı halde düzenimi ve intizamımı beyendiğinden olacak beni istemişler. Odaya girdiğimde, &#8216;Nuri oğlum hafızlar gelecek . Bu gece hafızların seslerini aksi sedasıyla daha güzel dinlemek için muayede salonundaki hususi daireye yemek masasını kurun, ama acele ha: kaç dakikada kurabilirsin?&#8217; Pek tecrübelisi olduğum bir konu değildi. Derhal lazım gelen emirleri gerekli kişilere tebliğ ettim, herkes işe koyuldu. Hakikaten tam otuz dakika sonra herşey tamam gibiydi. Sevdiği çiçekleri de elimle tam masaya koyarken Atatürk, misafirleriyle birlikte gelmez mi? Masanın yanına geldi. Şöyle bir göz ucuyla masayı düzeni süzdü ve bana dönerek: &#8216;Aferi Nuri, İbrahim&#8217;i aratmamışsın, çiçekler de pek güzel&#8230;&#8217; diye iltifatta bulundu. Zaten hep güzel şey yaptığımızda takdir ederdi. Amma bir de yanlış mı, hata mı yaptın, sadece bir bakardı ki, o bile yeterdi, içimize işlerdi.</p>
<p>   Salona girdiler, sandalyeleri çekip oturdular, yemeğe başladılar. Konu yine Türkçe Kuran-ı Kerim&#8217;di. Atatürk hepsiyle ayrı ayrı ilgilendi. Kuran-ı Kerim&#8217;den okuttuğu duları zevkle dinledi.&#8221;</em></p>
<p>     Nuri Ulusu&#8217;nun dediği gibi gerçekten de Atatürk özellikle <strong>DİNDE TÜRKÇELEŞTİRME ÇALIŞMALARINI</strong> başlattığı 1932 yılı Ramazan ayında sıkça tanınmış hafızlarla bir araya gelmiş, onlarla <strong>KURAN KONUŞMUŞ, KURAN OKUTUP DİNLEMİŞ</strong>, hatta bizzat <strong>KURAN OKUMUŞTUR</strong>.</p>
<p>      <strong>Hafız Yaşar Okur</strong>&#8216;u dinleyelim:</p>
<p>    <em>  &#8220;1932&#8242;de Ramazanın ikinci günüydü. Atatürk ile Ankara&#8217;dan Dolmabahçe Sarayı&#8217;na geldik. Beni huzurlarına çağırdılar. &#8216;Yaşar Bey&#8217; dediler. &#8216;İstanbul&#8217;un mümtaz hafızlarının bir listesini istiyorum. Ama bunlar musikiye de aşina olmalılar.&#8221;</em></p>
<p>    Bu emir üzerine Hafız Yaşar Okur, İstanbul&#8217;un en tanınmış hafızlarından, <strong>Saadeetin Kaynak, Sultan Selimli Rıza, Süleymaniye Camii Baş Müezzini Kemal, Beylerbeyli Fahri, Darüttalim-i Musiki Azasından Büyük Zeki, Muallim Nuri ve Burhan bey</strong>lerin yer aldığı bir liste hazırlamıştır. </p>
<p>     Sonraki gelişmeleri yine Hafız Yaşar Okur&#8217;dan dinleyelim:</p>
<p>    <em> &#8220;O ana kadar bunların niçin çağrılmış olduğunu ben de bilmiyordum. O gün anladım ki, tercüme ettirlmiş olan bayram tekbirlerini kendilerine meşk ettirecektir. Hafızlar ikişer ikişer oldular ve şu metin üzerine meşke başladılar. &#8216;Allah büyüktür&#8230;Allah büyüktür&#8230;&#8217;</em></p>
<p>     Atatürk, <strong>Cemil Said Bey</strong>&#8216;in Kuran tercümesini getirtti. Bizlerin tercüme konusunda tek tek fikirlerini aldıktan sonra hemen hemen sabaha kadar tartıştık. Daha sonra ayağa kalkarak ceketlerinin önünü iliklediler. Kuran-ı Kerim&#8217;i ellerine alıp Fatiha Suresi&#8217;nin Türkçe tercümesini açıp halka okuyormuş gibi ağır ağır okudular. Bu haeketleriyle bizlerin halka nasıl hitap etmemiz gerektiğini göstermek istiyorlardı.</p>
<p>     Sonra Atatürk: <em>&#8216;Sayın hafızlar, içinde bulunduğumuz bu kutsal ay içinde camilerde okuyacağınız mukabelelerin tamamını okuduktan sonra Türkçe olarak da cemaate açıklayacaksınız. İncil&#8217;de Aramca yazılmış ama sonradan bütün dillere tercüme edilmiştir. Bir İngiliz İncilini İngilizce, bir Alman İncilini Almanca okur. Herkes okunan mukabelelerin manasını anlarsa dinine daha çok bağlanır&#8221;</em> dediler.</p>
<p>      Sonra yanındakilere:<strong> &#8216;<em>Gazetelere haber verin, yarın camilerde okunacak surelerin Türkçe tercümesi de okunacaktır&#8217; emrini verdiler.&#8221;</em></strong></p>
<p>     Atatürk, bu hafızlarla 1932 Ramazan ayında sıkça toplantılar yapmıştır: <strong>Camilerde Kuran okuyacak hafızlarla bizzat ilgilenmiş, hatta defalarca hafızlara Kuran&#8217;ın nasıl okunacağını göstermiştir.</strong></p>
<p>   <strong> Saaddetin Kaynak</strong> anlatıyor:</p>
<p>   <em> &#8220;Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda büyük muayede salonunda saz takımı toplanmıştı. Atatürk bir imtihan ve tecrübe yapmaya hazırlanmış görünüyordu. Elinde Cemil Said&#8217;in Türkçe Kuran-ı Kerim&#8217;i vardı. Evvela Hafız Kemal&#8217;e verdi okuttu, fakat beyenmedi. &#8216;Ver bana, ben okuyacağım&#8217; </em>dedi.</p>
<p>      <em>Hakikaten okudu, ama hala gözümün önündedir, askeri kumanda eder, emir verir gibi bir ahenk ve tavırla okudu.&#8221;</em></p>
<blockquote><p> <strong>Atatürk&#8217;ün Oruç Araştırmaları</strong></p></blockquote>
<p>      Atatürk her konuyla olduğu gibi din konusuyla da <strong>&#8220;bilimsel&#8221;</strong> gözle ilgilenmiştir. Atatürk&#8217;ün dünyadaki diğer devrimcilerden en temel farklarından biri dini <strong>&#8220;akıl dışı&#8221;</strong> diye dışlamaması ve din üzerine de kafa yormasıdır.</p>
<p>     Atatürk bir taraftan Ramazan aylarındaki manevi havayı solurken diğer taraftan oruç ibadetini anlamaya çalışmıştır. Okuduğu bazı kitaplarda <strong>&#8220;oruçla ilgili&#8221;</strong> bazı bölümlerin altını çizip, bazı notlar alması onun &#8220;orucu anlama&#8221; çabasının bir yansımasıdır.</p>
<p>      Atatürk, <strong>Leon Caeteni</strong>&#8216;nin <strong>&#8220;İslam Tarihi&#8221; </strong>adlı eserini okurken orucun anlatıldığı bazı satrıların altını çizmiş, ve sayfa kenarlarına bazı özel işaretler koymuştur.</p>
<p>      Örneğin, <strong>Hz. Muhammed&#8217;in, nefsine hakim olamadığı için hadım olmak isteyen İbn-i Mazun&#8217;a onay vermemesi; <em>&#8220;nefsine hakim olmak istiyorsa oruç tutmasını&#8221;</em> söylemesi, Atatürk&#8217;ün dikkatini çekmiştir:<br />
</strong><br />
    <em>&#8220;Peygamber onay göstermedi. Heveslerini yatıştırması için oruç tutmasını tavsiye etti.&#8221;<br />
</em><br />
    Atatürk, önemli gördüğü bu satırın altını boydan boya çizmiştir.</p>
<p>     Atatürk, aynı kitapta <em>&#8216;Ramazan bayramının ortaya çıkışını&#8221;</em> anlatan bölümle de ilgilenmiştir.</p>
<p>   <em> &#8220;O sene (Hz) Muhammed taraftarlarına fitre zekatı vergisinin ödenmesini emretti. Bundan bir iki gün önce Müslümanlara bir konuşma yaptığı rivayet olunuyor. Ramazan ayı sonunda  (Hz) Muhammed bütün ashabı ile birlikte şehirden çıkarak musallaya gitti. Salatül-iyd (bayram namazı) denilen namazı orada kıldı. Orucun bitimi bu namaz ile kutlanmış oluyordu. İlk defa olarak böyle bir adet yapılmakta idi&#8230;&#8221;</em></p>
<p>     Önemli bularak bu satırların altını çizen Atatürk, ayrıca, &#8220;ilk defa olarak böyle bir adet yapılmakta idi&#8221; cümlesinin başına iki adet &#8220;X&#8221; işareti ve &#8220;Dikkat&#8221; anlamında bir &#8220;D&#8221; harfi koymuştur.</p>
<p>                                                         ***</p>
<p>    <strong> İşte, yobazın, liboşun <em>&#8220;dinsiz&#8221;</em> ve <em>&#8220;din düşmanı&#8221;</em> diye aşağılamaya çalıştığı ATATÜRK.</p>
<p>     Varın siz karar verin kimin gerçekten dindar, kimin ise Allah&#8217;la aldatan yobaz olduğuna!&#8230;<br />
</strong><br />
<strong>Ayrıca, önemli olan Atatürk&#8217;ün inanıp inanmadığı, az ya da çok inandığı değil bu millet için yapıp ettikleridir.</strong></p>
<p>   Not:   Atatürk ve din konusunda aklınıza takılan bütün soruların cevaplarını, Atatürk&#8217;ün din anlayışınının bilinmeyenlerini <strong>ATATÜRK İLE ALLAH ARASIND</strong>A adlı kitabımda bulabilirsiniz&#8230;</p>
<p><strong>Sinan Meydan,5 Ağustos 2011<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="content">
        <h3>ATATÜRK RAMAZANLARDA KUR&#8217;AN OKURDU! <strong>&#8220;Yobazın Ezberini Bozacak Gerçek&#8221;</strong></h3>  Sinan Meydan</a> <br> 08 Ağustos 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img class="postimage" alt="" src="http://i44.tinypic.com/30n7sdx.jpg" class="alignnone" width="300" /><strong>Büyük Günah</strong><span id="more-78541"></span></p>
<p>    Atatürk düşmanlarının öteden beri Atatürk&#8217;e saldırmak için kullandıkları en önemli yöntem, Atatürk&#8217;ün <em>&#8220;dinsiz&#8221; </em>olduğu ve <strong>&#8220;dindarlara baskı yaptığı</strong>&#8221; şeklindeki <strong>yalanı durmadan tekrarlamaktır. Şüphesiz ki, dünyanın en büyük devrimcilerinden birini, milleti için yapıp ettikleriyle değil de <em>&#8220;inanıp inanmadığıyla&#8221;</em> değerlendirmek, ancak az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerine has bir durumdur.</strong> Maalesef aydınlanması yarım kalmış olan ülkemizde de Atatürk gibi bir <em>&#8220;dünya lideri&#8221;</em>, milleti için yapıp ettikleriyle değil de dini inancıyla değerlendirilmektedir. Her şeyden önce bu durum çok ama çok üzücüdür. Yokluk ve yoksulluk içindeki bir toplumda önce emperyalizmi dize getiren sonra da yarı bağımlı ve geri kalmış bir ümmet impratorluğundan çağdaş bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün, <em>&#8220;Atatürk ile Allah arasında&#8221;</em> kalması gereken din-inanç konusundaki tutumuna göre değerlendirilmesi, <strong>herşeyden önce günahtır!</strong> <strong>Çünkü din, Atatürk&#8217;ün de dediği gibi, <em>&#8220;ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ BAĞLILIKTIR&#8221;.</em></strong></p>
<blockquote><p> <strong>Atatürk İle Allah Arasında</strong></p></blockquote>
<p>    <strong> Atatürk düşmanları, Atatürk&#8217;ü Müslüman-Türk milletinin gözünden düşürmek için Atatürk&#8217;e  &#8220;dinsiz&#8221;  diye iftira atmışlar, genç nesilleri bu çirkin iftirayla zehirlemişlerdir.</strong></p>
<p>    Allah&#8217;tan korkmayan kuldan utanmayan bu Atatürk düşmanlarının Atatürk&#8217;e yönelik bu asılsız ve çirkin iftiralarına cevap vermek için <strong>15 yılımı vererek tam 1153 sayfalık ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA</strong> adlı bir kitap yazdım. Bu kitapta <strong>Atatürk&#8217;ün din anlayışını, doğumundan ölümüne kadar çok ayrıntılı bir şekilde belgelere dayalı </strong>olarak inceledim. Neredeyse bütün arşivlere girdim,<strong>yerli yabancı  bütün kaynakları taradım</strong>. Ve 15 yıllık çalışmalarım sonunda Atatürk&#8217;ün bu ülkeye gelmiş geçmiş <strong>EN BİLİNÇLİ VE EN SADE İNANANLARDAN</strong> biri olduğunu gördüm.  Araştırmalarım sonunda; Atatürk&#8217;ün inancını kendi içinde yaşayan, toplumun herşeyden önce dinini <strong>ANLAMASINI</strong> isteyen, bunun için DİNDE ÖZE DÖNÜŞ PROJESİ geliştiren, din istismarıyla ve yobazlıkla savaşan, başka inançlara saygı duyan samimi bir dindardır olduğunu gözler önüne serdim&#8230;</p>
<p>     Burada Atatürk ve din konusundaki 1153 sayfalık <strong>ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA</strong> adlı kitabımı özetleyecek değilim; bu yazımda RAMAZAN AYI nedeniyle <strong>RAMAZAN AYLARINDAKİ ATATÜRK</strong>&#8216;TEN kısaca söz etmek istiyorum. </p>
<blockquote><p> <strong> Ramazan Aylarındaki Atatürk</strong></p></blockquote>
<p>    Atatürk çok özgün bir din anlayışına sahiptir. Bu nedenle zaman zaman Atatürk&#8217;ün din konusunda söyleyip yazdıkları  bizleri şaşırtabilir. (Örneğin, Medeni Bilgiler&#8217;deki din eleştirlileri&#8230; Ancak bütün bunların bir açıklaması vardır. Bu açıklamaları <em>&#8220;<strong>Atatürk İle Allah Arasında</strong>&#8220;</em> adlı kitabımda bulabilirsiniz.</p>
<p>    Atatürk, İslam dininin sosyal ve toplumsal boyutuna çok fazla önem vermiştir. <strong>Müslümanlar için kutsal ayların ve günlerin toplumsal dayanışmayı, birlik ve bütünlüğü pekiştirdiğini düşünen Atatürk, özellikle Ramazan ayına çok büyük bir önem vermiştir.</strong></p>
<p>     Atatürk, Ramazan aylarındaki manevi havadan etkilenmiştir: zaman zaman oruç tutmuş, oruç tutanlara kolaylıklar sağlamış, onlara büyük bir saygı duymuş, hatta Ramazan aylarında bazı kişisel zevklerinden (alkol almak, ince saz heyeti dinlemek gibi) vazgeçmiş,dahası sıkça Kuran okumuş veya özel hafızına  Kuran okutarak dinlemiş, akşamları hafızları çağırtarak onlarla Kuran ve din sohbetleri yapmıştır&#8230;</p>
<p>    Şimdi gelin lafı fazla uzatmayalım ve tanıklara kulak verelim.</p>
<p>    Önce Atatürk&#8217;ün uşağı <strong>Cemal Granda</strong>&#8216;yı dinleyelim:</p>
<p>   <em> &#8220;&#8230; Ramazanlarda Kadir gecesi ağzına kadehini koymazdı&#8230; Kadir geceleri sofra bile kurdurmazdı. Saygısı büyüktü. Bazen Mevlit dinlediği de olurdu. Miraç bölümünde, &#8216;Gçklere çıktı Mustafa&#8217; denince gözleri yaşarırdı. O zaman hemen kolonya götürürdük. İnanışı samimiydi. Bence Allah&#8217;a inanıyordu.&#8221;</em></p>
<p>      Atatürk Ramazan aylarında Dolmabahçe Sarayı&#8217;na gelen ve oruç tutan misafirlerine özel ilgi göstermiş; iftar sofrasıyla bizzat ilgilenmiş, ibadet etmek isteyenlere yer göstermiştir.</p>
<p>    Atatürk&#8217;ün kız kardeşi <strong>Makbule Hanım</strong> bu konuda şunları söylemiştir:</p>
<p>   <em> &#8220;&#8230;Her Ramazanın bir günü ve ekseriyetle Kadir gecesi bana iftara gelirdi. O gün, imkan bulabilirse oruç da tutardı. İftar sofrasını tam eski tarzda isterdi. Oruçlu olduğu zaman iftara başlarken dua ederdi.&#8221;<br />
</em><br />
    Atatürk&#8217;ün Ramazan ayında kız kardeşi Makbule  Hanım&#8217;a; <em>&#8220;Ramazan geliyor, annemize hatim okutmayı ihmal etme&#8230;&#8221; </em>diye hatırlatmada bulunup, hatim okuyacak hafıza hediye edilmek üzere bir zarf içinde para verdiği bilinmektedir.</p>
<p>      <strong>Atatürk&#8217;ün özel hafızı Hafız Yaşar Okur,</strong> Atatürk&#8217;ün Ramazan aylarındaki davranışlarını şöyle gözlemlemiştir:</p>
<p>    <em> &#8220;&#8230; Ramazanların Atam için çok büyük bir önemi vardı.  Ramazan gelir gelmez ince saz heyeti Çankaya Köşkü&#8217;ne giremezdi. Kandil Geceleri de saz çaldırmazdı. Sadece beni huzurlarına çağırır, Kuran&#8217;ı Kerim&#8217;den bazı sureler okuturdu.Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşu içinde dinlerdi. Ruhunun çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı.</p>
<p>   Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Veli ve Zincirlikyu camilerinde şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumamı emrederlerdi. O günlerde civar kasaba ve köylerden gelenlerle cami hıncahınç dolardı&#8230;&#8221;</em></p>
<p>     Görüldüğü gibi Atatürk Ramazan ayları boyunca bazı alışkanlıllarından da uzak durmuştur. Örneğin incesaz  heyetini Çankaya&#8217;ya sokmamış, Kandil Geceleri saz çaldırmamıştır. Ayrıca Kuran-ı Kerim okumuş, çeşitli camilerde de şehitlerin ruhlarına Hatim-i Şerif&#8217;ler okutmuştur. Atatürk&#8217;ün bütün bu davranışları, onun Ramazanın anlam ve önemini idrak etmiş inanca saygılı son derece sade bir Müslüman olduğunu kanıtlamaktadır.</p>
<p>     Şimdi de Atatürk&#8217;ün kütüphanecisi <strong>Nuri Ulusu</strong>&#8216;ya kulak verelim:</p>
<p>     <em>&#8220;Atatürk otuz ramazan geceleri başta Saadettin Kaynak Hoca olmak üzere o devrin hafızları olan Hf. Yaşar, Hf. Zeki, Hf. Küçük Yaşar, Hf. Burhan, Hf. Hayrullah beyleri davet ederdi ki bu hafızlardan Hafız Yaşar aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Alaturka Müzük Şefi&#8217;ydi. 1930 yılında emekli oldu. Ama ölene kadar hep Atatürk&#8217;ün yanındaydı. Soyadı Kanunu çıkınca Atatürk ona &#8216;Okur&#8217; soyadını vermiştir. Atatürk davet ettiği bu hafızlardan tek tek din konusunda bilgiler alırdı. Ayrıca çok üzerinde durduğu Türkçe Kuran&#8217;ı Kerim hakkında görüşlerini de sorardı.</p>
<p>     Yine bir Ramazan ayı gecesinde Atatürk, Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda aceleyle beni çağırttı. Derhal makamına girdim. O gece sofra şefimiz İbrahim Bey izinli olduğundan, benim görevim olmadığı halde düzenimi ve intizamımı beyendiğinden olacak beni istemişler. Odaya girdiğimde, &#8216;Nuri oğlum hafızlar gelecek . Bu gece hafızların seslerini aksi sedasıyla daha güzel dinlemek için muayede salonundaki hususi daireye yemek masasını kurun, ama acele ha: kaç dakikada kurabilirsin?&#8217; Pek tecrübelisi olduğum bir konu değildi. Derhal lazım gelen emirleri gerekli kişilere tebliğ ettim, herkes işe koyuldu. Hakikaten tam otuz dakika sonra herşey tamam gibiydi. Sevdiği çiçekleri de elimle tam masaya koyarken Atatürk, misafirleriyle birlikte gelmez mi? Masanın yanına geldi. Şöyle bir göz ucuyla masayı düzeni süzdü ve bana dönerek: &#8216;Aferi Nuri, İbrahim&#8217;i aratmamışsın, çiçekler de pek güzel&#8230;&#8217; diye iltifatta bulundu. Zaten hep güzel şey yaptığımızda takdir ederdi. Amma bir de yanlış mı, hata mı yaptın, sadece bir bakardı ki, o bile yeterdi, içimize işlerdi.</p>
<p>   Salona girdiler, sandalyeleri çekip oturdular, yemeğe başladılar. Konu yine Türkçe Kuran-ı Kerim&#8217;di. Atatürk hepsiyle ayrı ayrı ilgilendi. Kuran-ı Kerim&#8217;den okuttuğu duları zevkle dinledi.&#8221;</em></p>
<p>     Nuri Ulusu&#8217;nun dediği gibi gerçekten de Atatürk özellikle <strong>DİNDE TÜRKÇELEŞTİRME ÇALIŞMALARINI</strong> başlattığı 1932 yılı Ramazan ayında sıkça tanınmış hafızlarla bir araya gelmiş, onlarla <strong>KURAN KONUŞMUŞ, KURAN OKUTUP DİNLEMİŞ</strong>, hatta bizzat <strong>KURAN OKUMUŞTUR</strong>.</p>
<p>      <strong>Hafız Yaşar Okur</strong>&#8216;u dinleyelim:</p>
<p>    <em>  &#8220;1932&#8242;de Ramazanın ikinci günüydü. Atatürk ile Ankara&#8217;dan Dolmabahçe Sarayı&#8217;na geldik. Beni huzurlarına çağırdılar. &#8216;Yaşar Bey&#8217; dediler. &#8216;İstanbul&#8217;un mümtaz hafızlarının bir listesini istiyorum. Ama bunlar musikiye de aşina olmalılar.&#8221;</em></p>
<p>    Bu emir üzerine Hafız Yaşar Okur, İstanbul&#8217;un en tanınmış hafızlarından, <strong>Saadeetin Kaynak, Sultan Selimli Rıza, Süleymaniye Camii Baş Müezzini Kemal, Beylerbeyli Fahri, Darüttalim-i Musiki Azasından Büyük Zeki, Muallim Nuri ve Burhan bey</strong>lerin yer aldığı bir liste hazırlamıştır. </p>
<p>     Sonraki gelişmeleri yine Hafız Yaşar Okur&#8217;dan dinleyelim:</p>
<p>    <em> &#8220;O ana kadar bunların niçin çağrılmış olduğunu ben de bilmiyordum. O gün anladım ki, tercüme ettirlmiş olan bayram tekbirlerini kendilerine meşk ettirecektir. Hafızlar ikişer ikişer oldular ve şu metin üzerine meşke başladılar. &#8216;Allah büyüktür&#8230;Allah büyüktür&#8230;&#8217;</em></p>
<p>     Atatürk, <strong>Cemil Said Bey</strong>&#8216;in Kuran tercümesini getirtti. Bizlerin tercüme konusunda tek tek fikirlerini aldıktan sonra hemen hemen sabaha kadar tartıştık. Daha sonra ayağa kalkarak ceketlerinin önünü iliklediler. Kuran-ı Kerim&#8217;i ellerine alıp Fatiha Suresi&#8217;nin Türkçe tercümesini açıp halka okuyormuş gibi ağır ağır okudular. Bu haeketleriyle bizlerin halka nasıl hitap etmemiz gerektiğini göstermek istiyorlardı.</p>
<p>     Sonra Atatürk: <em>&#8216;Sayın hafızlar, içinde bulunduğumuz bu kutsal ay içinde camilerde okuyacağınız mukabelelerin tamamını okuduktan sonra Türkçe olarak da cemaate açıklayacaksınız. İncil&#8217;de Aramca yazılmış ama sonradan bütün dillere tercüme edilmiştir. Bir İngiliz İncilini İngilizce, bir Alman İncilini Almanca okur. Herkes okunan mukabelelerin manasını anlarsa dinine daha çok bağlanır&#8221;</em> dediler.</p>
<p>      Sonra yanındakilere:<strong> &#8216;<em>Gazetelere haber verin, yarın camilerde okunacak surelerin Türkçe tercümesi de okunacaktır&#8217; emrini verdiler.&#8221;</em></strong></p>
<p>     Atatürk, bu hafızlarla 1932 Ramazan ayında sıkça toplantılar yapmıştır: <strong>Camilerde Kuran okuyacak hafızlarla bizzat ilgilenmiş, hatta defalarca hafızlara Kuran&#8217;ın nasıl okunacağını göstermiştir.</strong></p>
<p>   <strong> Saaddetin Kaynak</strong> anlatıyor:</p>
<p>   <em> &#8220;Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda büyük muayede salonunda saz takımı toplanmıştı. Atatürk bir imtihan ve tecrübe yapmaya hazırlanmış görünüyordu. Elinde Cemil Said&#8217;in Türkçe Kuran-ı Kerim&#8217;i vardı. Evvela Hafız Kemal&#8217;e verdi okuttu, fakat beyenmedi. &#8216;Ver bana, ben okuyacağım&#8217; </em>dedi.</p>
<p>      <em>Hakikaten okudu, ama hala gözümün önündedir, askeri kumanda eder, emir verir gibi bir ahenk ve tavırla okudu.&#8221;</em></p>
<blockquote><p> <strong>Atatürk&#8217;ün Oruç Araştırmaları</strong></p></blockquote>
<p>      Atatürk her konuyla olduğu gibi din konusuyla da <strong>&#8220;bilimsel&#8221;</strong> gözle ilgilenmiştir. Atatürk&#8217;ün dünyadaki diğer devrimcilerden en temel farklarından biri dini <strong>&#8220;akıl dışı&#8221;</strong> diye dışlamaması ve din üzerine de kafa yormasıdır.</p>
<p>     Atatürk bir taraftan Ramazan aylarındaki manevi havayı solurken diğer taraftan oruç ibadetini anlamaya çalışmıştır. Okuduğu bazı kitaplarda <strong>&#8220;oruçla ilgili&#8221;</strong> bazı bölümlerin altını çizip, bazı notlar alması onun &#8220;orucu anlama&#8221; çabasının bir yansımasıdır.</p>
<p>      Atatürk, <strong>Leon Caeteni</strong>&#8216;nin <strong>&#8220;İslam Tarihi&#8221; </strong>adlı eserini okurken orucun anlatıldığı bazı satrıların altını çizmiş, ve sayfa kenarlarına bazı özel işaretler koymuştur.</p>
<p>      Örneğin, <strong>Hz. Muhammed&#8217;in, nefsine hakim olamadığı için hadım olmak isteyen İbn-i Mazun&#8217;a onay vermemesi; <em>&#8220;nefsine hakim olmak istiyorsa oruç tutmasını&#8221;</em> söylemesi, Atatürk&#8217;ün dikkatini çekmiştir:<br />
</strong><br />
    <em>&#8220;Peygamber onay göstermedi. Heveslerini yatıştırması için oruç tutmasını tavsiye etti.&#8221;<br />
</em><br />
    Atatürk, önemli gördüğü bu satırın altını boydan boya çizmiştir.</p>
<p>     Atatürk, aynı kitapta <em>&#8216;Ramazan bayramının ortaya çıkışını&#8221;</em> anlatan bölümle de ilgilenmiştir.</p>
<p>   <em> &#8220;O sene (Hz) Muhammed taraftarlarına fitre zekatı vergisinin ödenmesini emretti. Bundan bir iki gün önce Müslümanlara bir konuşma yaptığı rivayet olunuyor. Ramazan ayı sonunda  (Hz) Muhammed bütün ashabı ile birlikte şehirden çıkarak musallaya gitti. Salatül-iyd (bayram namazı) denilen namazı orada kıldı. Orucun bitimi bu namaz ile kutlanmış oluyordu. İlk defa olarak böyle bir adet yapılmakta idi&#8230;&#8221;</em></p>
<p>     Önemli bularak bu satırların altını çizen Atatürk, ayrıca, &#8220;ilk defa olarak böyle bir adet yapılmakta idi&#8221; cümlesinin başına iki adet &#8220;X&#8221; işareti ve &#8220;Dikkat&#8221; anlamında bir &#8220;D&#8221; harfi koymuştur.</p>
<p>                                                         ***</p>
<p>    <strong> İşte, yobazın, liboşun <em>&#8220;dinsiz&#8221;</em> ve <em>&#8220;din düşmanı&#8221;</em> diye aşağılamaya çalıştığı ATATÜRK.</p>
<p>     Varın siz karar verin kimin gerçekten dindar, kimin ise Allah&#8217;la aldatan yobaz olduğuna!&#8230;<br />
</strong><br />
<strong>Ayrıca, önemli olan Atatürk&#8217;ün inanıp inanmadığı, az ya da çok inandığı değil bu millet için yapıp ettikleridir.</strong></p>
<p>   Not:   Atatürk ve din konusunda aklınıza takılan bütün soruların cevaplarını, Atatürk&#8217;ün din anlayışınının bilinmeyenlerini <strong>ATATÜRK İLE ALLAH ARASIND</strong>A adlı kitabımda bulabilirsiniz&#8230;</p>
<p><strong>Sinan Meydan,5 Ağustos 2011<br />
İLK KURŞUN</strong></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ATATÜRK'ÜN GAP PROJESİ]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-ATATURK-UN-GAP-PROJESI.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:05:09 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-ATATURK-UN-GAP-PROJESI.html</guid>
			<description><![CDATA[<d<div id="content">
        <h3>ATATÜRK’ÜN GAP PROJESİ “Ayrılıkçı Kürtçüler Bunu Biliyor mu?”</h3>    <p class="postmeta">Sinan Meydan</a> <br> 17 Ağustos 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><strong>Atatürk’ün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Yatırımları</strong><span id="more-79315"></span></p>
<p>      Atatürk, “çağdaş” bir Türkiye yaratmak istemiştir; hurafeler yerine “akıl” ve “bilimin” egemen olduğu, “kulluktan” kurtulup “birey” olan insanların “özgür iradeleriyle” kendi kendilerini yönettiği,  eğitim seviyesi yüksek, herkesin birlikte çalışıp, birlikte üretip, birlikte bölüştüğü,“eşitlikçi” ve “tam bağımsız” bir Türkiye yaratmak istemiştir.</p>
<p>    Atatürk, böyle bir Türkiye yaratırken, öncelikle Türkiye’deki Ortaçağ kalıntısı “kemikleşmiş” <strong>feodal yapıyı </strong>kırmakla işe başlamıştır.</p>
<p>     Ancak, “tarikat” ve “cemaat” yapısı içinde kimliğini ve kişiliğini kaybetmiş, kaderini ağaya, şeyhe ve şıha bırakmış, ekonomik özgürlüğü olmayan, okuma yazma bilmeyen, dinle kandırılmış, emperyalist oyunlarla kışkırtılmış Kürt vatandaşları, 500 yıllık “feodalist” ve “emperyalist” kıskaçtan bir anda çekip almak çok da kolay olmamıştır.</p>
<p>     Yüzlerce yıllık alışkanlıklar ve çıkarlar, genç Cumhuriyetin karşısına “dev bir hayalet” gibi dikilmiştir.</p>
<p>    Atatürk, “<em>Kürt sorununu</em>” besleyen Doğu’daki “<em>feodal yapıyı</em>” kırmak için herşeyden önce “toprak ağası” durumundaki “aşiret reislerinin” topraklarını ellerinden alarak yoksul köylüye dağıtmanın, yani “<strong>toprak reformu</strong>”nun hesaplarını yapmıştır.</p>
<p>     Bu amaçla, 1934 yılında İskan Kanunu çıkarılmıştır.[1] Bu kanuna göre yoksul ve topraksız köylüye toprak dağıtılacaktır.[2] Kanunun 10. maddesine göre “<em>Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği</em>” kaldırılmıştır. Kanun, “<em>Aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara gönderme yaparak, reis, bey, ağa ve şeyhlere ait olarak tanınmış, kayıtlı ve kayıtsız bütün taşınmazların teminatsız kamulaştırılıp, göçmenlere, mültecilere, naklolunanlara, topraksız veya az topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanmasını</em>” öngörmüştür. [3]</p>
<p>    1935 yılında toplanan (9-16 Mayıs) CHP 4. Büyük Kurultayı’nda ilk kez Toprak Reformu’na yer verilmiştir.[4] 14 Mayıs 1935 tarihinde kabul edilen CHP Programı’nın 34. maddesi şöyledir:“<em>Her Türk çiftçisini yeter toprak sahibi etmek partimizin ana gayelerinden biridir. Topraksız çiftçiye toprak dağıtmak için özgü istimlak kanunları çıkarmak lüzumludur</em>.”[5]</p>
<p>      1935 ve 1937’de İçişleri, Sağlık ve Tarım Bakanlıkları Toprak Kanunları hazırlamıştır.[6]</p>
<p>     1935’te Vakıflar Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunla Vakıf toprakları eylemli olarak tasfiye dilmiş, böylece feodal, dinsel kurumların temelini oluşturan büyük vakıf toprakları devlet mülkiyetine alınıp satış yoluyla özelleştirilmiştir. Ancak bu toprakların varlıklı alilerin eline geçmesi istenilen sonucu vermemiştir.[7]</p>
<p>     1937’de kamulaştırma ve toprak dağıtımı için Anayasa  değişikliği yapılmıştır.13 Şubat 1937’de Anayasa’nın 74. maddesine şu fıkra eklenmiştir:</p>
<p>    “<em>Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ormanları devlet tarafından idare etmek için istimlak olunacak arazi ve ormanların istimlak bedelleri ve bu bedellerin ödenmesi sureti özel kanunlarla tayin edili</em><em>r</em>.” [8]</p>
<p>  <strong> Sonuçta, 1934-1938 arasında toplam 90 bin civarında aileye 3 milyon dönüm kadar toprak dağıtılmıştır.[9]  Genç Cumhuriyet 1923-1938 arasında toplam, 246.431 aileye toplam 9. 983.750 dekar toprak dağıtmıştır.</strong></p>
<p>     <strong>Ancak, Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin bütün iyi niyetli çabalarına karşın ortaya çıkan bu tablo yetersizdir.  Her şeye rağmen  feodalizm canavarı Cumhuriyete meydan okurcasına halkın kanını emmeye devam etmiştir.</strong></p>
<p>    Atatürk, Kürtleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin <em>“eşit yurttaşları”</em> yapmak için kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal birçok adım atmıştır.  </p>
<p>     Bu adımlara geçmeden önce 1920’lerde ve 1930’larda bölgenin temel özelliklerine bakmak yerinde olacaktır.</p>
<p>      İşte o günlerin Güneydoğusu:</p>
<blockquote><p><strong>«     Bölgenin imkânsızlıklarından dolayı, bölgeye yöneticiler ve memurlar gitmemektedir.</p>
<p>«     Bölge halkı hükümet ile eşkıya arasında sıkışıp kalmış ve iki taraflı “korku psikolojisi” içine girmiştir. Köylü hükümete, eşkıya hakkında bilgi verince, eşkıyanın baskını ile karşılaşmaktadır.</p>
<p>«     Bölgede sıkça isyan çıkmaktadır.</p>
<p>«     Bölgede dikkate değer esnaf, tüccar ve sanat erbabı yoktur. Bu durum halkı mağdur etmektedir.</p>
<p>«     Yol durumu çok kötüdür.</p>
<p>«     Okuma yazma oranı çok düşüktür.</p>
<p>«     Tabiat şartlan çok zordur. Bölgenin bazı illerinde kış, 8 ay sirmekte ve yollar ulaşıma kapanmaktadır.</p>
<p>«      Erzurum sathı 1900, Van gölü sathı 1720 m. irtifadadır. Böyle olunca ürünler şehirlere gidemediği için köylünün  elinde kalarak çürümektedir.</p>
<p>«     Topraklar, toprak ağalarının elindedir, köylü ağaların hizmetkarı durumundadır.</strong></p></blockquote>
<p>   <strong>  Cumhuriyet tarihi yalancılarının sıkça dile getirdikleri, “<em>Atatürk döneminde genç Cumhuriyetin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yatırım yapmadığı</em>!” tezi doğru değildir</strong>. Sürekli isyanlarla çalkalanan, dolayısıyla sürekli “<em>asayiş sorunlarının</em>” yaşandığı, coğrafi ve toplumsal yapıdan kaynaklanan zorlukların geçit vermediği bir bölgeye yatırım yapmanın güçlüğüne karşın, <strong>genç Cumhuriyetin yine de en çok yatırım yaptığı bölgelerden biri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri olmuştur. Nitekim, aynı dönemde ülkenin diğer bölgelerinde asayiş problemi yaşanmamasına karşın, Doğu illeri ortalamalarının altında kamu harcaması almış iller vardır</strong>.[10] <strong>Bu nedenle o dönemdeki göreceli “yatırım azlığını”, “Genç Cumhuryet doğuya yatırım yapmadı!” yalanıyla değil de, ülkenin genel ekonomik koşullarıyla açıklamak daha doğru olacaktır.</strong>[11]</p>
<p>     Ayrıca bölgedeki isyanlar, ülke ekonomisine ciddi yükler getirmiştir. <strong>İngiliz The Times gazetesine göre Türkiye’nin sadece Şeyh Sait İsyanı’ndaki kaybı 20 milyon Paund’dur. </strong><strong>Buna rağmen, genç Cumhuriyet, bölgenin asayişini sağlamak ve bayındırlık hizmetleri götürmek için, uzun yıllar boyunca bölgeye “özel ve olağanüstü” ödenekler aktarmıştır.</strong>[12] <strong>Hatta “Tunceli” adında yeni bir il bile kurmuştur</strong>.[13] Bu ilin kurulmasına ilişkin yasa teklifi, dönemin İçişleri Bakanı tarafından “…<em>Cumhuriyet devri memleketin esaslı ihtiyaçlarını temin ederek asıl hastalığı tedavi etmek şiarı olduğu için, burada da medeni usullerle bir tedbir düşünüldü. Ve bu program ile memleketin her yerinde olduğu gibi buraların da Cumhuriyetin feyizlerinden istifade etmesini gözetti</em>” denilerek Meclis’e sunulmuştur.[14] Özakıncı’nın deyişiyle, Dersim’i yeniden yapılandırmayı amaçlayan 25 Aralık 1935 tarihli “<em>Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun</em>“la,“<em><strong>Cumhuriyet, aşiretlerin Dersim’ini, insan ve yurttaş haklarının Tunçeli’ne dönüştürmek</strong></em>” istemiştir.[15]</p>
<p>    “Cumhuriyet, aşiretlerin ‘Dersim’ini, insan ve yurttaş haklarının ‘Tunç Eli’ne dönüştürmek üzere; yöreyi köprüler, yollar, okullar, hastahaneler, sinemalar, tiyatrolar, halk evleri, bankalar, ziraat kurumlan, hükümet binaları, adliye örgütü, karakol ve kışlalarla donatmaya başladı. Başka yöreden işçi getirilip çalıştırılması yasaktı. Bütün yapılar dolgun bir gündelik verilerek yöredeki aşiret üyelerine yaptırılacak; aşiret üyesi, reisinden bağımsız bir birey olarak çalışıp emeğinin karşılığını para olarak alacak; yüzyıllar boyu yalnızca kendi ailesinin yaşamı için gerekli şeyleri tüketebileceği kadar üreten, bundan fazla üretim yapmadığı için pazara götürüp satacak bir varlığı bulunmayan, dolayısıyla özel mülk nedir, parasal birikim nedir, mülkiyet özgürlüğü nedir tatmamış olan aşiret üyelerinin ceplerine para girecek; aşiretten bağımsız kendisine özel birikim yapmayı ve kendi birikimini dilediği gibi kullanmayı öğrenen aşiret üyeleri böylelikle aşiret düzeninden uzaklaşıp, insan ve yurttaş haklarına adım atacaktı.</p>
<p>   <strong>  Aşiretler Dersim’inin, özgür birey yurttaşlar <em>Cumhuriyet’inin “Tunç Eli”</em>ne dönüştürülmesi, tasarının biricik amacıydı. </strong>Çalışmalar coşkuyla sürüyor, yapımı bitirilen bir köprünün ATATÜRK tarafından açılacağı söyleniyordu. Fakat öyle olmadı. O günleri yaşayan <strong>İhsan Sabri Çağlayangil</strong> anılarında o günleri:</p>
<p>     <em>‘Atatürk Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. O tarihte Seyit Rıza Dersim’in lideri. Devlet, Fırat üzerine bir köprü yapmış. Köprünün başında da bir karakol. Karakolda 33 askerimiz, başlarında İsmail Hakkı adında bir yedek teğmen var. Köprüye Dersimliler saldırı düzenliyor. Karakol yakılıyor ve 33 askerimiz şehit oluyor. İşte bu olay isyanın başlamasıdır. Atatürk olayla ilgileniyor ve kesin talimat veriyor: ‘Bu meseleyi kökünden hallediniz’ diye anlatmıştır.”</em>[16]  </p>
<p>     İşte Atatürk Cumhuriyeti’nin Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı yatırımları[17]:      </p>
<blockquote><p>
<strong>«     1924’te Diyarbakır-Ergani Madeni devletleştirilerek işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1925’te -köylüyü ezen- Aşar Vergisi kaldırılmıştır.</p>
<p>«     1925’te 3 milyon lira sermaye ve %50 nispetinde Alman sermayesiyle “Ergani Bakırı Türk Anonim Şirketi” kurulmuştur.[18]</p>
<p>«     1925’te tütün rejisi yabancılardan alınmıştır.</p>
<p>«     1929’da Elazığ’da “Elaziz İpek Mensucat Türk Anonim Şirketi”nin” kurulmasına karar verilmiştir.[19]</p>
<p>«     1929’da “Yol ve Köprüler Yapımına İlişkin Kanun” çıkarılarak Güneydoğu Anadolu’da pek çok yol ve köprü inşa edilmiştir.</p>
<p>«     1932’de Ankara’da Birinci Tütün Kongresi toplanmıştır.</p>
<p>«     1934’te Diyarbakır-Siirt yolunda Pasur köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1934’te Fevzipaşa-Diyarbakır demiryolu tamamlanmıştır.</p>
<p>«     1934’te Elazığ’a demiryolu ulaşmıştır.</p>
<p>«     1934’te Yolçatı-Elazığ demiryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1934’te Siirt’te 7 yeni cadde ve 21.384 metre yeni kaldırım yapılmıştır.</p>
<p>«     1934’te Elazığ’ın Maden ilçesi Alacakaya (Guleman) krom sahası “Şark Kromları İşletmesi” idaresinde 1936’dan itibaren işletilmiştir.</p>
<p>«     1935’te Adıyaman Göksün köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1935’te Munzur suyu köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1935’te Van gölü işletmeye açılmıştır.[20]</p>
<p>«     1935’te Keban maden köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Erzurum’da Kız Sanat Okulu açılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Erzurum-Sivas demiryolu hattının temeli atılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Yazıhan-Hekimhan demiryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Malatya’da Sigara Fabrikası kurulmuştur.[21]</p>
<p>«     1936’da Bitlis’te Sigara Fabrikası kurulmuştur.</p>
<p>«     1937’de Malatya Bez Fabrikası’nın temeli atılmıştır.[22]</p>
<p>«     1937’de Hekimhan-Çetin demiryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1937’de Islahiye deniryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1937’de Atatürk Tunceli’de Singeç körüsünü açmıştır.</p>
<p>«     1937’de Diyarbakır- Cizre demiryolunun temeli atılmıştır.</p>
<p>«     1938’de Ankara-Erzurum demiryolu Erzincan’a ulaşmıştır.</p>
<p>«     1938’de Sivas Çimento Fabrikası’nın yapmına başlanmıştır.[23]</p>
<p>«     1938’de Erzurum’da 900.000 TL.lık bir imar çalışmasıyla ilçeler dahil 30 ilkokul, sinema şehir elektriği vs. yatırımlar gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>«     1938’de Erzurum’da Ilıca nahiyesinde posta ve telgraf merkezleri açılmış, 14 derslikli ilkokul binası ihale edilmiş, gazino ve lokantası olan bir otel de planlamaya alınmıştır.</p>
<p>«     1938’de Erzurum’da Doğu Kültür Kongresi açılmıştır.</strong></p></blockquote>
<p>    Atatürk’ün genç Cumhuriyeti, Türkiye’de görülen “<em>trahom hastalığıyla mücadele</em>” konusunda Güneydoğu Anadolu’da büyük bir çalışma başlatmıştır. Adana, Gaziantep, Malatya, Urfa ve Maraş’taki mücadele sırasında toplam 120 yataklı trahom hastaneleri kurulmuş ve yalnızca 1934 yılında müracaat eden 87.000 kişiden 2215’i tedavi, 4318’i ameliyat edilmiştir.[24]</p>
<p>     <strong>Fethi Okyar Hükümeti</strong>’nin önemli hedeflerinden biri Doğu Anadolu’da “<em>dokuma sanayin</em>e” hız kazandırmaktır. Hükümet programında, bölgede 10.000 iğlik bir iplik fabrikası kurma hedefinden söz edilmiştir.[25]</p>
<p>      Atatürk, <strong>1937’de Celal Bayar </strong>başkanlığındaki hükümete “<em>en kısa yoldan, en ileri ve en refahlı Türkiye idealine ulaşmak</em>” için yeni ekonomik hedefler göstermiştir. Bu hedefler doğrultusunda hazırlanan Celal Bayar’ın üç yıllık maden işletme ve dört yıllık sanayileşme planlan,[26] kamuoyunda büyük heyecan yaratmıştır.[27] Bayar’ın sanayileşme planında, Doğu Anadolu’yu doğrudan etkileyecek Trabzon limanı ile Sivas’ta çimento ve Motor fabrikaları, Iğdır pamuklarını işlemek için Erzurum’da iplik fabrikası kurulması da yer almıştır. Ayrıca programda öngörülen üç şeker fabrikasından ikisinin Doğu illerinde inşası planlanmıştır.[28]</p>
<p>      Erzurum’da kurulacak iplik fabrikası için gereken elektrik enerjisinin Tortum şelalesinden elde edilmesi için mühendisler grubuna incelemeler yaptırılmış ve buradan elde edilecek enerjiyle “<em>bütün Doğu’nun, bilhassa Erzurum’un mühim bir sanayi merkezi olması kabiliyetini kazanacağı</em>” anlatılmıştır.[29]</p>
<p>   <strong> Atatürk döneminde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde 6.124 işyeri açılmıştır.[30]</p>
<p>    Atatürk, 1930’larda Doğu’da bir “üniveriste kurma” talimatı vermiştir. Bu doğrultuda bugünkü Erzurum Atatürk Üniversitesi kurulmuştur.</strong>[31]</p>
<p>     <strong>Rahmi Doğanay</strong>, “<em>1930-1945 Dönemi Doğu Anadolu Bölgesinde Uygulanan Sanayi Politikaları</em>” çalışmasının sonucunda, genç Cumhuriyetin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da birçok yatırım yaptığını doğrulamıştır:</p>
<p>  <em>  “Doğu Anadolu,  Birinci Sanayi Planı çerçevesinde maden, dokuma ve sigara sanayi gibi birçok endüstriyel kuruluşa kavuşmuştur. Kaldı ki; bu dönem kalkınma ve sanayileşme hedefleri bölgesel gelişmeyi değil, bütün ülkenin topyekün gelişmesini hedeflemiştir. İkinci Sanayi Planı ise daha geniş kapsamlı olmakla birlikte uygulamada dünya ve Türkiye’nin olağanüstü şartları içinde daha etkisiz kalmıştır.(…)</p>
<p>     İzmir İktisat Kongresi’nden itibaren ülkenin tümüyle bayındır ve mamur hale getirilmesi konusunda izlenen iktisadi politikalar hem devletin sorumluluk alması, hem de özel teşebbüsün yatırımlar için teşvik edilmesine yöneliktir. Birkaç kez çıkarılan Sanayii teşvik Kanunları da iktisadi gelişmeyi sağlamak amacını taşımaktadır. Birinci ve İkinci Beş yıllık Sanayi Planları da ülkenin her tarafı için olduğu kadar, Doğu Anadolu’da devlet ve özel teşebbüs yatırımlarının yaygınlaştırılması yönünde hedefler koymuş, Atatürk de yurt gezilerinde bölgenin özelliklerine göre yapılacak yatırımlar açısından görüşlerini beyan etmiştir. Ayrıca bu gezilerde yatırımları teşvik amacı da dikkate alınmıştır..”</em>[32]</p>
<p>       Ramazan Topdemir de, “<em>Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politkası ve GAP</em>” adlı kitabında, Atatürk döneminde genç Cumhuriyetin ayrım yapmadan “<em>yurdun her tarafını</em>” kalkındırmak için çok büyük yatırımlar yaptığını, özellikle tarımla uğraşan köylüye büyük kolaylıklar sağladığını ifade etmiştir:</p>
<p>     <em> “Ülkenin en uzak köşelerinde bile halkın huzuru ve güvenliği öylesine sağlanmıştır ki bunu geçmişin en sakin dönemleriyle karşılaştırmak bile yersiz olur. Herkes güven içinde tarlasında çalışmakta ya da zanaatını yürüttüğü yerde işin başındadır. Bu insanlar çalışmalarının sonuçlarından yararlanabileceklerinden emin ve bunların ellerinden zorla alınamayacağının güveni içindedirler. Ekonomi, eğitim sosyal yardım konularında şimdiden somut sonuçlar alınmıştır. Daha önceden var olan tarım okullarına Bursa’da, Balıkesir’de İzmir’de, Adana’da, Erzincan’da beş yenisi eklenmiştir. Savaşın ve değişmelerin işlemez hale getirdiği Ziraat Bankası yeniden çalışır hale getirilmiş ve birçok yerde şubeler açılarak halkın yardımına koşulmuştur. Pek çok sığınak ve göçmen refahları yönünden uygun yerlere gönderilerek yerleştirilmiştir. Bu işin daha çok yürütülmesi için özel yardım bankaları kurulmak üzeredir.</p>
<p>      Köylülere önemli düzeyde iki buçuk milyon liralık tarım aletleri dağıtılmıştır ve dağıtım sürdürülmektedir. Ayrıca köylülere tarım araç, gereçleri vermek gerektiğinde bunları onarmak amacıyla sermayesinin yüzde 70`ine katıldığımız bir şirketle anlaşma yapılmak üzeredir. Bu anlaşma çiftçileri çok memnun edecek ve onların yararına olacaktır.”</em></p>
<p>   <strong>  Atatürk’ün Güneydoğu Anadolu bölgesine yönelik en önemli projesi, Atatürk öldükten sonra hayata geçirilen GAP Projesi’dir. Tarihin en büyük dehalarından Atatürk,  “<em>Buraya bir insanlık gölü inşa edelim</em>” diyerek GAP’ın ilk adımını 1934 yılında atmıştır</strong>.[33] Atatürk’ün talimatıyla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki mevcut su kaynaklarından elektrik elde edilmesi için 1936 yılında Elektirk İşleri Etüd İdaresi kurulmuştur. <em>“İdare, ‘Keban Projesi’ ile yoğun etüdlere başlamış, Fırat Nehri’nin her açıdan tetkiki ve sonuçlarının tespiti için rasat istasyonları kurmuştur. 1938 yılında Keban boğazında jeolojik ve topoğrafik etüdlere başlanmıştır. 1950-1960 yılları arasında gerek Fırat gerekse Dicle üzerinde Elektrik İşleri Etüd İdaresi tarafından sondaj çalışmalarına ağırlık verilmiştir”</em>[34].Böylece GAP’ın alt yapısı hazırlanmıştır.</p>
<p>     <strong> Atatürk, Doğu’yu nasıl görmek istediğini; Diyarbakır, Malatya, Elazığ ve Tunceli gezisinde yanındaki Sabiha Gökçen’e şöyle ifade etmiştir:</strong></p>
<p>  <em>    “İnsan ömrü yapılacak işlerin azameti karşısında çok cüce kalıyor Gökçen… Geçtiğimiz yerlerde fabrikaları görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektirkle donanmış köyler, küçük, fakat canlıi tertemiz, sağlıklı insanların yaşayabileceği evler, büyük yemyeşil ormanlar görmek istiyorum.</p>
<p>     Gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların yüzleri sararmamalı, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum.</p>
<p>   <strong>  İstanbul’da ne medeniyet varsa, Ankara’ya da ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, İzmir’i nasıl mamur kılıyorsak, yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum. Ve bunu çok ama çok yapmak istiyorum.</p>
<p>     Dedim ya, insan ömrü çok büyük işleri başarabilecek kadar uzun değil. Mamur olmalı Türkiye’nin her bir tarafı, müreffeh olmalı…</strong></p>
<p>     Devletin yapamadığını, millet; milletin yapamadığını devlet yapmalı. her şeyi yalnız devletten ya da her şeyi yalnız milletten beklemek doğru olmaz. Devlet ve millet ülke sorunlarını göğüslemede daima elele olmalıdır.</p>
<p>     Ben yapabildiğim kadarını yapayım, sonra ne olursa olsun, benim kitabımda yok. Geleceği, geleceğin Türkiyesi’ni, düşünmek görevim. Bir iş aldık üzerimize, bir savaşın üstesinden geldik, şimdi ekonomik alanda savaş veriyoruz, daha da verdceğiz… Bu heyecanı yaşatmak, bu heyecanın ürünlerini görmek lazım.”</em></p>
<p>    Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da fabrikalar, ekili tarlalar, düzgün yollar, elektirkli köyler, tertemiz, canlı ve sağlıklı insanların yaşayacağı evler, gürbüz çocuklar ve büyük yemyeşil ormanlar görmek isteyen Atatürk’ün en büyük amaçlarından biri bütün Türkiye’nin olduğu gibi Doğu’nun da kalkınmasıdır!…</p>
<blockquote><p>   <strong>Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin tüm Türkiye’yi olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini  kalkındırmak için yaptığı bu çalışmalar, asırlardır bölge halkını sömüren feodal unsurların; ağaların, şeyhlerin ve şıhların tepkisini çekmiştir. Genç Cumhuriyetin bu yatırımları devam ederse bölge halkı üzerindeki nüfuzlarını tamamen kaybedeceklerini düşünen bu feodal unsurlar, Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyen ayrılıkçı unusurlarla anlaşarak, genç Cumhuiyete başkaldırmışlardır. Genç Cumhuriyetin “çağdaşlaşmaya” yönelik  devrimlerini, <em>“dinsizlik”</em> olarak adlandırıp, bu yönde propaganda yapan feodal unsurlar, bölgede yapılan yolları, köprüleri, santralleri tahrip ederek karakollara saldırmışlardır.  </strong></p></blockquote>
<p>      İşte, <strong>1937-1938 Dersim isyanı</strong>, böyle bir ortamda patlak vermiştir.</p>
<p>NOT: Ayrılıkçı Kürtçü hareketi, yakın tarihimizdeki Kürtçü isyanları, Kürtçü hareketin arkasındaki emperyalizm desteğini ve  Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki Kürt poltikasını bütün bilinmeyenleriyle <strong>CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI, 2.KİTAP</strong>‘ta derinlemesine anlattım….</p>
<p><strong>Sinan Meydan 15 Ağustos 2011<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
<p>Kaynaklar-Dipnotlar</p>
<p>[1] 14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen 2510 sayılı kanun.</p>
<p>[2] İskan Kanunu hakkında bkz. Fikret Babuş, <strong>Osmanlı’dan Günümüze Etnik Sosyal Politikalar Çerçevesinde Göç ve İskan Siyaseti ve Uygulamaları</strong>, İstanbul, 2006.</p>
<p>[3] Ömer Lütfi Barkan, <strong>Türkiye’de Toprak Meselesi</strong>, İstanbul, 1980, s.454 vd.Doğu Perinçek, <em>“Cumhuriyet Döneminde Kamulaştırma”</em>, <strong>Teori</strong>, S.134, Mart 2001, s.32 vd. Ancak bu konundan beklenen verim alınamamıştır. Uygulaması uzun süreli olamamış, kısa süre sonra ağalar ve şeyhler gerei dönmüş ve devletin el koyduğu topraklar da kendilerine verilmiştir. </p>
<p>[4] Perinçek, <strong>Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu</strong>, s.98 vd.</p>
<p>[5] Bkz. Doğu Perinçek, <strong>Atatürk’ün CHP Program ve Tüzükleri</strong>, İstanbul, 2008, s.182 vd.</p>
<p>[6] Perinçek, <strong>Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu</strong>, s.52, 116-119</p>
<p>[7] <strong>age</strong>, s.113,114.</p>
<p>[8] <strong>age</strong>, s.119.</p>
<p>[9] <strong>age</strong>, s.152.</p>
<p>[10] Sait Aşkın, <strong>“Atatürk Döneminde Doğu Anadolu, (1923-1938)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</strong> S. 50, C.XVII, Temmuz, 2011</p>
<p>[11] <strong>agm.</strong> </p>
<p>[12] Örnek olarak <strong>Tunceli bölgesindeki yol işleri için her yıl 1.350.000 TL</strong>. olmak üzere üç yıllık program bütçeye, o günün koşullarında ayrı bir yük getirmiştir. Bkz. <strong>Ayın Tarihi</strong>, Haziran 1936, S.30, s.67.</p>
<p>[13]  Tunceli, 4 Ocak 1936 tarih ve 3197 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan <em>“Yeniden Dokuz Kaza ve Beş Vilayet Teşkiline ve Bunlarla Otuziki Nahiyeye Ait Kadrolar Hakkında Kanun”</em> ile “il” yapılmıştır. </p>
<p>[14] Bu yasanın görüşmeleri sırasında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya: “…<em><strong>Burası 91 aşirete münkasımdır. 1876’dan bugüne kadar muhtelif zamanlarda Dersim üzerine 11 harekatı askeriye yapılmıştır. Halk cahil, biraz da toprağın fakirliği dolayısıyla fakir olur ve eli de silahlı bulunursa tabii böyle bir yerde vukuat eksik olmaz. Fransa’da, İtalya’da, Yunanistan’da da böyle yerler vardır. … Efkarı umumiyemize arzetmek isterim ki, memleketimizde anormal bir vaziyet yoktur</strong></em>” demiştir. Bkz. <strong>Ayın Tarihi</strong>, Ocak 1936, s.25, s.25 vd.</p>
<p>[15]  Cengiz Özakıncı, “<em>Dersim’den Tunceli’ye Yurttaş Hakları Devrimi, Dersim Dersi</em>”, <strong>Bütün Dünya dergisi</strong>, S.2010/01, 1 Ocak 2010 , s. 62.</p>
<p>[16] <strong>agm</strong>, s.62,63.</p>
<p>[17] Bkz. Ramazan Topdemir, <strong>Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politikası ve GAP</strong>, İstanbul, 2011</p>
<p>[18] 1930’lu yıllarda Ergani madeni için üretim miktarı 7.500 blister olarak tasarlanmış ve bunun 1.200 tonu ülkenin ihtiyacına alıkonularak 6.300 ton ham bakırın dışarıya satılması düşünülmüştür. <strong>Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti’nin II. Sanayi Planı</strong>, Ankara, 1973, s.51.   </p>
<p>[19] <strong>12.9.1929 Tarih ve 1/8350 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı.</strong> C.A. Karton No: 030.18. 1/5.45.17.   </p>
<p>[20] Nisan 1935’te Van Gölü İşletme İdaresinin bütçesi hakkında Meclis’te yapılan görüşmeler sırasında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya şöyle demiştir “…<em><strong>Cumhuriyet Şeyh Sait vakasından ve onu takip eden hadiselerden sonra icap eden inzibat tedbirlerini tamamıyla aldı. Onu müteakip de oranın ümranını gözetti. Bu muntazam bir program halinde devam edecektir ve etmesi de lazımdır. Van Gölü İşletmesi Vapurları Van Gölü sahillerinin ve havalisinin birebir irtibat vasıtalarıdır. İki köy arasında, iki şehir arasında Devlet şosesini yaparken nasıl onun gelirini değil memleketin inkişafını gözetirse, Van Gölü’nün işletilmesinde kullanılan vapur ve sair vesaiti nakliye müteharrik bir köprü, bir şose telakki edilmelidir. Bu bir amme hizmetidir. Bir irat membaı değildir. Ve uzun yıllar böyle devam edecektir</strong></em>”</p>
<p>[21] 720 ton sigara üretim kapasitesine sahip Malatya’daki fabrikada çevre illerin tütünü de işlenmiştir. <strong>Ersal Yavi, Cumhuriyet Döneminde Doğu Anadolu</strong>, Ankara,1994, s.118-119  </p>
<p>[22] 1939 yılında kurulan “<strong>Malatya Bez ve İplik Fabrikası</strong>” kısa sürede büyük bir üretim hızı yakalamış, Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan da yararlanarak 1941’de Malatya’daki 4 işyerinin toplam üretiminin %32.2’sini gerçekleştirmiştir. <strong>Yurt Ansiklopedisi</strong>, C.5, s.5455   </p>
<p>[23] 8 Şubat 1938’de Almanlara ihale edilen <strong>Sivas çimento fabrikasının</strong> yapılış nedeni <strong><em>“şark vilayetlerimizle Orta Anadolu’da daha ucuza çimento satışını temin etmek”</em></strong> olarak kayıtlara geçmiştir..</p>
<p>[24]<strong>Aşkın, agm.</strong> </p>
<p>[25] <strong>“Okyar Hükümeti Programı”</strong>, T.B.M.M. Kütüphanesi.  </p>
<p>[26] Başbakan Celal Bayar’ın bu ekonomik plan hakkında Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamanın tam metni için bkz.<strong>Ayın Tarihi</strong>, Eylül 1938, S.58, s. 19-22.</p>
<p>[27] Muhittin Birgen, “<em>Celal Bayar’ın Üçüncü Planı</em>”, <strong>Son Posta Gazetesi</strong>, 22 Eylül 1938.</p>
<p>[28]  Bkz. Asım Us, “<em>Çifte Plan İle İcraata Giriş</em>”, <strong>Kurun Gazetesi</strong>, 20 eylül 1938; <strong>Ayın Tarihi</strong>, Eylül 1938, S.58, s.19-22.</p>
<p>[29] <strong>Ayın Tarihi</strong>, Temmuz 1938, s.55, s.9</p>
<p>[30] Ramazan Topdemir, “<em>Atatürk’ün Güneydoğusu</em>”, <strong>Hürriyet</strong>, 24 Eylül 2009.</p>
<p>[31] <strong> agm</strong>.</p>
<p>[32] Rahmi Doğanay, “<em>1930-1945 Dönemi Doğu Anadolu Bölgesinde Uygulanan Sanayi Politikaları</em>”,<strong> Fırat Üniversitesi Sosyal Bilgiler Dergisi</strong>,  C. 10, S.2, Elazığ, 2000, s.229,230</p>
<p>[33] Bkz. Ramazan Topdemir, <strong>Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politikası ve GAP</strong>, İstanbul, 2011.</p>
<p>[34] “<em>GAP’ın Tarihçesi</em>”, <strong>TC. Başbakanlık Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı İnternet Sitesi</strong>, (<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<d<div id="content">
        <h3>ATATÜRK’ÜN GAP PROJESİ “Ayrılıkçı Kürtçüler Bunu Biliyor mu?”</h3>    <p class="postmeta">Sinan Meydan</a> <br> 17 Ağustos 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><strong>Atatürk’ün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Yatırımları</strong><span id="more-79315"></span></p>
<p>      Atatürk, “çağdaş” bir Türkiye yaratmak istemiştir; hurafeler yerine “akıl” ve “bilimin” egemen olduğu, “kulluktan” kurtulup “birey” olan insanların “özgür iradeleriyle” kendi kendilerini yönettiği,  eğitim seviyesi yüksek, herkesin birlikte çalışıp, birlikte üretip, birlikte bölüştüğü,“eşitlikçi” ve “tam bağımsız” bir Türkiye yaratmak istemiştir.</p>
<p>    Atatürk, böyle bir Türkiye yaratırken, öncelikle Türkiye’deki Ortaçağ kalıntısı “kemikleşmiş” <strong>feodal yapıyı </strong>kırmakla işe başlamıştır.</p>
<p>     Ancak, “tarikat” ve “cemaat” yapısı içinde kimliğini ve kişiliğini kaybetmiş, kaderini ağaya, şeyhe ve şıha bırakmış, ekonomik özgürlüğü olmayan, okuma yazma bilmeyen, dinle kandırılmış, emperyalist oyunlarla kışkırtılmış Kürt vatandaşları, 500 yıllık “feodalist” ve “emperyalist” kıskaçtan bir anda çekip almak çok da kolay olmamıştır.</p>
<p>     Yüzlerce yıllık alışkanlıklar ve çıkarlar, genç Cumhuriyetin karşısına “dev bir hayalet” gibi dikilmiştir.</p>
<p>    Atatürk, “<em>Kürt sorununu</em>” besleyen Doğu’daki “<em>feodal yapıyı</em>” kırmak için herşeyden önce “toprak ağası” durumundaki “aşiret reislerinin” topraklarını ellerinden alarak yoksul köylüye dağıtmanın, yani “<strong>toprak reformu</strong>”nun hesaplarını yapmıştır.</p>
<p>     Bu amaçla, 1934 yılında İskan Kanunu çıkarılmıştır.[1] Bu kanuna göre yoksul ve topraksız köylüye toprak dağıtılacaktır.[2] Kanunun 10. maddesine göre “<em>Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği</em>” kaldırılmıştır. Kanun, “<em>Aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara gönderme yaparak, reis, bey, ağa ve şeyhlere ait olarak tanınmış, kayıtlı ve kayıtsız bütün taşınmazların teminatsız kamulaştırılıp, göçmenlere, mültecilere, naklolunanlara, topraksız veya az topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanmasını</em>” öngörmüştür. [3]</p>
<p>    1935 yılında toplanan (9-16 Mayıs) CHP 4. Büyük Kurultayı’nda ilk kez Toprak Reformu’na yer verilmiştir.[4] 14 Mayıs 1935 tarihinde kabul edilen CHP Programı’nın 34. maddesi şöyledir:“<em>Her Türk çiftçisini yeter toprak sahibi etmek partimizin ana gayelerinden biridir. Topraksız çiftçiye toprak dağıtmak için özgü istimlak kanunları çıkarmak lüzumludur</em>.”[5]</p>
<p>      1935 ve 1937’de İçişleri, Sağlık ve Tarım Bakanlıkları Toprak Kanunları hazırlamıştır.[6]</p>
<p>     1935’te Vakıflar Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunla Vakıf toprakları eylemli olarak tasfiye dilmiş, böylece feodal, dinsel kurumların temelini oluşturan büyük vakıf toprakları devlet mülkiyetine alınıp satış yoluyla özelleştirilmiştir. Ancak bu toprakların varlıklı alilerin eline geçmesi istenilen sonucu vermemiştir.[7]</p>
<p>     1937’de kamulaştırma ve toprak dağıtımı için Anayasa  değişikliği yapılmıştır.13 Şubat 1937’de Anayasa’nın 74. maddesine şu fıkra eklenmiştir:</p>
<p>    “<em>Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ormanları devlet tarafından idare etmek için istimlak olunacak arazi ve ormanların istimlak bedelleri ve bu bedellerin ödenmesi sureti özel kanunlarla tayin edili</em><em>r</em>.” [8]</p>
<p>  <strong> Sonuçta, 1934-1938 arasında toplam 90 bin civarında aileye 3 milyon dönüm kadar toprak dağıtılmıştır.[9]  Genç Cumhuriyet 1923-1938 arasında toplam, 246.431 aileye toplam 9. 983.750 dekar toprak dağıtmıştır.</strong></p>
<p>     <strong>Ancak, Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin bütün iyi niyetli çabalarına karşın ortaya çıkan bu tablo yetersizdir.  Her şeye rağmen  feodalizm canavarı Cumhuriyete meydan okurcasına halkın kanını emmeye devam etmiştir.</strong></p>
<p>    Atatürk, Kürtleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin <em>“eşit yurttaşları”</em> yapmak için kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal birçok adım atmıştır.  </p>
<p>     Bu adımlara geçmeden önce 1920’lerde ve 1930’larda bölgenin temel özelliklerine bakmak yerinde olacaktır.</p>
<p>      İşte o günlerin Güneydoğusu:</p>
<blockquote><p><strong>«     Bölgenin imkânsızlıklarından dolayı, bölgeye yöneticiler ve memurlar gitmemektedir.</p>
<p>«     Bölge halkı hükümet ile eşkıya arasında sıkışıp kalmış ve iki taraflı “korku psikolojisi” içine girmiştir. Köylü hükümete, eşkıya hakkında bilgi verince, eşkıyanın baskını ile karşılaşmaktadır.</p>
<p>«     Bölgede sıkça isyan çıkmaktadır.</p>
<p>«     Bölgede dikkate değer esnaf, tüccar ve sanat erbabı yoktur. Bu durum halkı mağdur etmektedir.</p>
<p>«     Yol durumu çok kötüdür.</p>
<p>«     Okuma yazma oranı çok düşüktür.</p>
<p>«     Tabiat şartlan çok zordur. Bölgenin bazı illerinde kış, 8 ay sirmekte ve yollar ulaşıma kapanmaktadır.</p>
<p>«      Erzurum sathı 1900, Van gölü sathı 1720 m. irtifadadır. Böyle olunca ürünler şehirlere gidemediği için köylünün  elinde kalarak çürümektedir.</p>
<p>«     Topraklar, toprak ağalarının elindedir, köylü ağaların hizmetkarı durumundadır.</strong></p></blockquote>
<p>   <strong>  Cumhuriyet tarihi yalancılarının sıkça dile getirdikleri, “<em>Atatürk döneminde genç Cumhuriyetin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yatırım yapmadığı</em>!” tezi doğru değildir</strong>. Sürekli isyanlarla çalkalanan, dolayısıyla sürekli “<em>asayiş sorunlarının</em>” yaşandığı, coğrafi ve toplumsal yapıdan kaynaklanan zorlukların geçit vermediği bir bölgeye yatırım yapmanın güçlüğüne karşın, <strong>genç Cumhuriyetin yine de en çok yatırım yaptığı bölgelerden biri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri olmuştur. Nitekim, aynı dönemde ülkenin diğer bölgelerinde asayiş problemi yaşanmamasına karşın, Doğu illeri ortalamalarının altında kamu harcaması almış iller vardır</strong>.[10] <strong>Bu nedenle o dönemdeki göreceli “yatırım azlığını”, “Genç Cumhuryet doğuya yatırım yapmadı!” yalanıyla değil de, ülkenin genel ekonomik koşullarıyla açıklamak daha doğru olacaktır.</strong>[11]</p>
<p>     Ayrıca bölgedeki isyanlar, ülke ekonomisine ciddi yükler getirmiştir. <strong>İngiliz The Times gazetesine göre Türkiye’nin sadece Şeyh Sait İsyanı’ndaki kaybı 20 milyon Paund’dur. </strong><strong>Buna rağmen, genç Cumhuriyet, bölgenin asayişini sağlamak ve bayındırlık hizmetleri götürmek için, uzun yıllar boyunca bölgeye “özel ve olağanüstü” ödenekler aktarmıştır.</strong>[12] <strong>Hatta “Tunceli” adında yeni bir il bile kurmuştur</strong>.[13] Bu ilin kurulmasına ilişkin yasa teklifi, dönemin İçişleri Bakanı tarafından “…<em>Cumhuriyet devri memleketin esaslı ihtiyaçlarını temin ederek asıl hastalığı tedavi etmek şiarı olduğu için, burada da medeni usullerle bir tedbir düşünüldü. Ve bu program ile memleketin her yerinde olduğu gibi buraların da Cumhuriyetin feyizlerinden istifade etmesini gözetti</em>” denilerek Meclis’e sunulmuştur.[14] Özakıncı’nın deyişiyle, Dersim’i yeniden yapılandırmayı amaçlayan 25 Aralık 1935 tarihli “<em>Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun</em>“la,“<em><strong>Cumhuriyet, aşiretlerin Dersim’ini, insan ve yurttaş haklarının Tunçeli’ne dönüştürmek</strong></em>” istemiştir.[15]</p>
<p>    “Cumhuriyet, aşiretlerin ‘Dersim’ini, insan ve yurttaş haklarının ‘Tunç Eli’ne dönüştürmek üzere; yöreyi köprüler, yollar, okullar, hastahaneler, sinemalar, tiyatrolar, halk evleri, bankalar, ziraat kurumlan, hükümet binaları, adliye örgütü, karakol ve kışlalarla donatmaya başladı. Başka yöreden işçi getirilip çalıştırılması yasaktı. Bütün yapılar dolgun bir gündelik verilerek yöredeki aşiret üyelerine yaptırılacak; aşiret üyesi, reisinden bağımsız bir birey olarak çalışıp emeğinin karşılığını para olarak alacak; yüzyıllar boyu yalnızca kendi ailesinin yaşamı için gerekli şeyleri tüketebileceği kadar üreten, bundan fazla üretim yapmadığı için pazara götürüp satacak bir varlığı bulunmayan, dolayısıyla özel mülk nedir, parasal birikim nedir, mülkiyet özgürlüğü nedir tatmamış olan aşiret üyelerinin ceplerine para girecek; aşiretten bağımsız kendisine özel birikim yapmayı ve kendi birikimini dilediği gibi kullanmayı öğrenen aşiret üyeleri böylelikle aşiret düzeninden uzaklaşıp, insan ve yurttaş haklarına adım atacaktı.</p>
<p>   <strong>  Aşiretler Dersim’inin, özgür birey yurttaşlar <em>Cumhuriyet’inin “Tunç Eli”</em>ne dönüştürülmesi, tasarının biricik amacıydı. </strong>Çalışmalar coşkuyla sürüyor, yapımı bitirilen bir köprünün ATATÜRK tarafından açılacağı söyleniyordu. Fakat öyle olmadı. O günleri yaşayan <strong>İhsan Sabri Çağlayangil</strong> anılarında o günleri:</p>
<p>     <em>‘Atatürk Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. O tarihte Seyit Rıza Dersim’in lideri. Devlet, Fırat üzerine bir köprü yapmış. Köprünün başında da bir karakol. Karakolda 33 askerimiz, başlarında İsmail Hakkı adında bir yedek teğmen var. Köprüye Dersimliler saldırı düzenliyor. Karakol yakılıyor ve 33 askerimiz şehit oluyor. İşte bu olay isyanın başlamasıdır. Atatürk olayla ilgileniyor ve kesin talimat veriyor: ‘Bu meseleyi kökünden hallediniz’ diye anlatmıştır.”</em>[16]  </p>
<p>     İşte Atatürk Cumhuriyeti’nin Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı yatırımları[17]:      </p>
<blockquote><p>
<strong>«     1924’te Diyarbakır-Ergani Madeni devletleştirilerek işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1925’te -köylüyü ezen- Aşar Vergisi kaldırılmıştır.</p>
<p>«     1925’te 3 milyon lira sermaye ve %50 nispetinde Alman sermayesiyle “Ergani Bakırı Türk Anonim Şirketi” kurulmuştur.[18]</p>
<p>«     1925’te tütün rejisi yabancılardan alınmıştır.</p>
<p>«     1929’da Elazığ’da “Elaziz İpek Mensucat Türk Anonim Şirketi”nin” kurulmasına karar verilmiştir.[19]</p>
<p>«     1929’da “Yol ve Köprüler Yapımına İlişkin Kanun” çıkarılarak Güneydoğu Anadolu’da pek çok yol ve köprü inşa edilmiştir.</p>
<p>«     1932’de Ankara’da Birinci Tütün Kongresi toplanmıştır.</p>
<p>«     1934’te Diyarbakır-Siirt yolunda Pasur köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1934’te Fevzipaşa-Diyarbakır demiryolu tamamlanmıştır.</p>
<p>«     1934’te Elazığ’a demiryolu ulaşmıştır.</p>
<p>«     1934’te Yolçatı-Elazığ demiryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1934’te Siirt’te 7 yeni cadde ve 21.384 metre yeni kaldırım yapılmıştır.</p>
<p>«     1934’te Elazığ’ın Maden ilçesi Alacakaya (Guleman) krom sahası “Şark Kromları İşletmesi” idaresinde 1936’dan itibaren işletilmiştir.</p>
<p>«     1935’te Adıyaman Göksün köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1935’te Munzur suyu köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1935’te Van gölü işletmeye açılmıştır.[20]</p>
<p>«     1935’te Keban maden köprüsü açılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Erzurum’da Kız Sanat Okulu açılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Erzurum-Sivas demiryolu hattının temeli atılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Yazıhan-Hekimhan demiryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1936’da Malatya’da Sigara Fabrikası kurulmuştur.[21]</p>
<p>«     1936’da Bitlis’te Sigara Fabrikası kurulmuştur.</p>
<p>«     1937’de Malatya Bez Fabrikası’nın temeli atılmıştır.[22]</p>
<p>«     1937’de Hekimhan-Çetin demiryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1937’de Islahiye deniryolu işletmeye açılmıştır.</p>
<p>«     1937’de Atatürk Tunceli’de Singeç körüsünü açmıştır.</p>
<p>«     1937’de Diyarbakır- Cizre demiryolunun temeli atılmıştır.</p>
<p>«     1938’de Ankara-Erzurum demiryolu Erzincan’a ulaşmıştır.</p>
<p>«     1938’de Sivas Çimento Fabrikası’nın yapmına başlanmıştır.[23]</p>
<p>«     1938’de Erzurum’da 900.000 TL.lık bir imar çalışmasıyla ilçeler dahil 30 ilkokul, sinema şehir elektriği vs. yatırımlar gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>«     1938’de Erzurum’da Ilıca nahiyesinde posta ve telgraf merkezleri açılmış, 14 derslikli ilkokul binası ihale edilmiş, gazino ve lokantası olan bir otel de planlamaya alınmıştır.</p>
<p>«     1938’de Erzurum’da Doğu Kültür Kongresi açılmıştır.</strong></p></blockquote>
<p>    Atatürk’ün genç Cumhuriyeti, Türkiye’de görülen “<em>trahom hastalığıyla mücadele</em>” konusunda Güneydoğu Anadolu’da büyük bir çalışma başlatmıştır. Adana, Gaziantep, Malatya, Urfa ve Maraş’taki mücadele sırasında toplam 120 yataklı trahom hastaneleri kurulmuş ve yalnızca 1934 yılında müracaat eden 87.000 kişiden 2215’i tedavi, 4318’i ameliyat edilmiştir.[24]</p>
<p>     <strong>Fethi Okyar Hükümeti</strong>’nin önemli hedeflerinden biri Doğu Anadolu’da “<em>dokuma sanayin</em>e” hız kazandırmaktır. Hükümet programında, bölgede 10.000 iğlik bir iplik fabrikası kurma hedefinden söz edilmiştir.[25]</p>
<p>      Atatürk, <strong>1937’de Celal Bayar </strong>başkanlığındaki hükümete “<em>en kısa yoldan, en ileri ve en refahlı Türkiye idealine ulaşmak</em>” için yeni ekonomik hedefler göstermiştir. Bu hedefler doğrultusunda hazırlanan Celal Bayar’ın üç yıllık maden işletme ve dört yıllık sanayileşme planlan,[26] kamuoyunda büyük heyecan yaratmıştır.[27] Bayar’ın sanayileşme planında, Doğu Anadolu’yu doğrudan etkileyecek Trabzon limanı ile Sivas’ta çimento ve Motor fabrikaları, Iğdır pamuklarını işlemek için Erzurum’da iplik fabrikası kurulması da yer almıştır. Ayrıca programda öngörülen üç şeker fabrikasından ikisinin Doğu illerinde inşası planlanmıştır.[28]</p>
<p>      Erzurum’da kurulacak iplik fabrikası için gereken elektrik enerjisinin Tortum şelalesinden elde edilmesi için mühendisler grubuna incelemeler yaptırılmış ve buradan elde edilecek enerjiyle “<em>bütün Doğu’nun, bilhassa Erzurum’un mühim bir sanayi merkezi olması kabiliyetini kazanacağı</em>” anlatılmıştır.[29]</p>
<p>   <strong> Atatürk döneminde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde 6.124 işyeri açılmıştır.[30]</p>
<p>    Atatürk, 1930’larda Doğu’da bir “üniveriste kurma” talimatı vermiştir. Bu doğrultuda bugünkü Erzurum Atatürk Üniversitesi kurulmuştur.</strong>[31]</p>
<p>     <strong>Rahmi Doğanay</strong>, “<em>1930-1945 Dönemi Doğu Anadolu Bölgesinde Uygulanan Sanayi Politikaları</em>” çalışmasının sonucunda, genç Cumhuriyetin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da birçok yatırım yaptığını doğrulamıştır:</p>
<p>  <em>  “Doğu Anadolu,  Birinci Sanayi Planı çerçevesinde maden, dokuma ve sigara sanayi gibi birçok endüstriyel kuruluşa kavuşmuştur. Kaldı ki; bu dönem kalkınma ve sanayileşme hedefleri bölgesel gelişmeyi değil, bütün ülkenin topyekün gelişmesini hedeflemiştir. İkinci Sanayi Planı ise daha geniş kapsamlı olmakla birlikte uygulamada dünya ve Türkiye’nin olağanüstü şartları içinde daha etkisiz kalmıştır.(…)</p>
<p>     İzmir İktisat Kongresi’nden itibaren ülkenin tümüyle bayındır ve mamur hale getirilmesi konusunda izlenen iktisadi politikalar hem devletin sorumluluk alması, hem de özel teşebbüsün yatırımlar için teşvik edilmesine yöneliktir. Birkaç kez çıkarılan Sanayii teşvik Kanunları da iktisadi gelişmeyi sağlamak amacını taşımaktadır. Birinci ve İkinci Beş yıllık Sanayi Planları da ülkenin her tarafı için olduğu kadar, Doğu Anadolu’da devlet ve özel teşebbüs yatırımlarının yaygınlaştırılması yönünde hedefler koymuş, Atatürk de yurt gezilerinde bölgenin özelliklerine göre yapılacak yatırımlar açısından görüşlerini beyan etmiştir. Ayrıca bu gezilerde yatırımları teşvik amacı da dikkate alınmıştır..”</em>[32]</p>
<p>       Ramazan Topdemir de, “<em>Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politkası ve GAP</em>” adlı kitabında, Atatürk döneminde genç Cumhuriyetin ayrım yapmadan “<em>yurdun her tarafını</em>” kalkındırmak için çok büyük yatırımlar yaptığını, özellikle tarımla uğraşan köylüye büyük kolaylıklar sağladığını ifade etmiştir:</p>
<p>     <em> “Ülkenin en uzak köşelerinde bile halkın huzuru ve güvenliği öylesine sağlanmıştır ki bunu geçmişin en sakin dönemleriyle karşılaştırmak bile yersiz olur. Herkes güven içinde tarlasında çalışmakta ya da zanaatını yürüttüğü yerde işin başındadır. Bu insanlar çalışmalarının sonuçlarından yararlanabileceklerinden emin ve bunların ellerinden zorla alınamayacağının güveni içindedirler. Ekonomi, eğitim sosyal yardım konularında şimdiden somut sonuçlar alınmıştır. Daha önceden var olan tarım okullarına Bursa’da, Balıkesir’de İzmir’de, Adana’da, Erzincan’da beş yenisi eklenmiştir. Savaşın ve değişmelerin işlemez hale getirdiği Ziraat Bankası yeniden çalışır hale getirilmiş ve birçok yerde şubeler açılarak halkın yardımına koşulmuştur. Pek çok sığınak ve göçmen refahları yönünden uygun yerlere gönderilerek yerleştirilmiştir. Bu işin daha çok yürütülmesi için özel yardım bankaları kurulmak üzeredir.</p>
<p>      Köylülere önemli düzeyde iki buçuk milyon liralık tarım aletleri dağıtılmıştır ve dağıtım sürdürülmektedir. Ayrıca köylülere tarım araç, gereçleri vermek gerektiğinde bunları onarmak amacıyla sermayesinin yüzde 70`ine katıldığımız bir şirketle anlaşma yapılmak üzeredir. Bu anlaşma çiftçileri çok memnun edecek ve onların yararına olacaktır.”</em></p>
<p>   <strong>  Atatürk’ün Güneydoğu Anadolu bölgesine yönelik en önemli projesi, Atatürk öldükten sonra hayata geçirilen GAP Projesi’dir. Tarihin en büyük dehalarından Atatürk,  “<em>Buraya bir insanlık gölü inşa edelim</em>” diyerek GAP’ın ilk adımını 1934 yılında atmıştır</strong>.[33] Atatürk’ün talimatıyla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki mevcut su kaynaklarından elektrik elde edilmesi için 1936 yılında Elektirk İşleri Etüd İdaresi kurulmuştur. <em>“İdare, ‘Keban Projesi’ ile yoğun etüdlere başlamış, Fırat Nehri’nin her açıdan tetkiki ve sonuçlarının tespiti için rasat istasyonları kurmuştur. 1938 yılında Keban boğazında jeolojik ve topoğrafik etüdlere başlanmıştır. 1950-1960 yılları arasında gerek Fırat gerekse Dicle üzerinde Elektrik İşleri Etüd İdaresi tarafından sondaj çalışmalarına ağırlık verilmiştir”</em>[34].Böylece GAP’ın alt yapısı hazırlanmıştır.</p>
<p>     <strong> Atatürk, Doğu’yu nasıl görmek istediğini; Diyarbakır, Malatya, Elazığ ve Tunceli gezisinde yanındaki Sabiha Gökçen’e şöyle ifade etmiştir:</strong></p>
<p>  <em>    “İnsan ömrü yapılacak işlerin azameti karşısında çok cüce kalıyor Gökçen… Geçtiğimiz yerlerde fabrikaları görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektirkle donanmış köyler, küçük, fakat canlıi tertemiz, sağlıklı insanların yaşayabileceği evler, büyük yemyeşil ormanlar görmek istiyorum.</p>
<p>     Gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların yüzleri sararmamalı, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum.</p>
<p>   <strong>  İstanbul’da ne medeniyet varsa, Ankara’ya da ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, İzmir’i nasıl mamur kılıyorsak, yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum. Ve bunu çok ama çok yapmak istiyorum.</p>
<p>     Dedim ya, insan ömrü çok büyük işleri başarabilecek kadar uzun değil. Mamur olmalı Türkiye’nin her bir tarafı, müreffeh olmalı…</strong></p>
<p>     Devletin yapamadığını, millet; milletin yapamadığını devlet yapmalı. her şeyi yalnız devletten ya da her şeyi yalnız milletten beklemek doğru olmaz. Devlet ve millet ülke sorunlarını göğüslemede daima elele olmalıdır.</p>
<p>     Ben yapabildiğim kadarını yapayım, sonra ne olursa olsun, benim kitabımda yok. Geleceği, geleceğin Türkiyesi’ni, düşünmek görevim. Bir iş aldık üzerimize, bir savaşın üstesinden geldik, şimdi ekonomik alanda savaş veriyoruz, daha da verdceğiz… Bu heyecanı yaşatmak, bu heyecanın ürünlerini görmek lazım.”</em></p>
<p>    Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da fabrikalar, ekili tarlalar, düzgün yollar, elektirkli köyler, tertemiz, canlı ve sağlıklı insanların yaşayacağı evler, gürbüz çocuklar ve büyük yemyeşil ormanlar görmek isteyen Atatürk’ün en büyük amaçlarından biri bütün Türkiye’nin olduğu gibi Doğu’nun da kalkınmasıdır!…</p>
<blockquote><p>   <strong>Atatürk’ün ve genç Cumhuriyetin tüm Türkiye’yi olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini  kalkındırmak için yaptığı bu çalışmalar, asırlardır bölge halkını sömüren feodal unsurların; ağaların, şeyhlerin ve şıhların tepkisini çekmiştir. Genç Cumhuriyetin bu yatırımları devam ederse bölge halkı üzerindeki nüfuzlarını tamamen kaybedeceklerini düşünen bu feodal unsurlar, Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyen ayrılıkçı unusurlarla anlaşarak, genç Cumhuiyete başkaldırmışlardır. Genç Cumhuriyetin “çağdaşlaşmaya” yönelik  devrimlerini, <em>“dinsizlik”</em> olarak adlandırıp, bu yönde propaganda yapan feodal unsurlar, bölgede yapılan yolları, köprüleri, santralleri tahrip ederek karakollara saldırmışlardır.  </strong></p></blockquote>
<p>      İşte, <strong>1937-1938 Dersim isyanı</strong>, böyle bir ortamda patlak vermiştir.</p>
<p>NOT: Ayrılıkçı Kürtçü hareketi, yakın tarihimizdeki Kürtçü isyanları, Kürtçü hareketin arkasındaki emperyalizm desteğini ve  Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki Kürt poltikasını bütün bilinmeyenleriyle <strong>CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI, 2.KİTAP</strong>‘ta derinlemesine anlattım….</p>
<p><strong>Sinan Meydan 15 Ağustos 2011<br />
İLK KURŞUN</strong></p>
<p>Kaynaklar-Dipnotlar</p>
<p>[1] 14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen 2510 sayılı kanun.</p>
<p>[2] İskan Kanunu hakkında bkz. Fikret Babuş, <strong>Osmanlı’dan Günümüze Etnik Sosyal Politikalar Çerçevesinde Göç ve İskan Siyaseti ve Uygulamaları</strong>, İstanbul, 2006.</p>
<p>[3] Ömer Lütfi Barkan, <strong>Türkiye’de Toprak Meselesi</strong>, İstanbul, 1980, s.454 vd.Doğu Perinçek, <em>“Cumhuriyet Döneminde Kamulaştırma”</em>, <strong>Teori</strong>, S.134, Mart 2001, s.32 vd. Ancak bu konundan beklenen verim alınamamıştır. Uygulaması uzun süreli olamamış, kısa süre sonra ağalar ve şeyhler gerei dönmüş ve devletin el koyduğu topraklar da kendilerine verilmiştir. </p>
<p>[4] Perinçek, <strong>Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu</strong>, s.98 vd.</p>
<p>[5] Bkz. Doğu Perinçek, <strong>Atatürk’ün CHP Program ve Tüzükleri</strong>, İstanbul, 2008, s.182 vd.</p>
<p>[6] Perinçek, <strong>Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu</strong>, s.52, 116-119</p>
<p>[7] <strong>age</strong>, s.113,114.</p>
<p>[8] <strong>age</strong>, s.119.</p>
<p>[9] <strong>age</strong>, s.152.</p>
<p>[10] Sait Aşkın, <strong>“Atatürk Döneminde Doğu Anadolu, (1923-1938)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</strong> S. 50, C.XVII, Temmuz, 2011</p>
<p>[11] <strong>agm.</strong> </p>
<p>[12] Örnek olarak <strong>Tunceli bölgesindeki yol işleri için her yıl 1.350.000 TL</strong>. olmak üzere üç yıllık program bütçeye, o günün koşullarında ayrı bir yük getirmiştir. Bkz. <strong>Ayın Tarihi</strong>, Haziran 1936, S.30, s.67.</p>
<p>[13]  Tunceli, 4 Ocak 1936 tarih ve 3197 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan <em>“Yeniden Dokuz Kaza ve Beş Vilayet Teşkiline ve Bunlarla Otuziki Nahiyeye Ait Kadrolar Hakkında Kanun”</em> ile “il” yapılmıştır. </p>
<p>[14] Bu yasanın görüşmeleri sırasında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya: “…<em><strong>Burası 91 aşirete münkasımdır. 1876’dan bugüne kadar muhtelif zamanlarda Dersim üzerine 11 harekatı askeriye yapılmıştır. Halk cahil, biraz da toprağın fakirliği dolayısıyla fakir olur ve eli de silahlı bulunursa tabii böyle bir yerde vukuat eksik olmaz. Fransa’da, İtalya’da, Yunanistan’da da böyle yerler vardır. … Efkarı umumiyemize arzetmek isterim ki, memleketimizde anormal bir vaziyet yoktur</strong></em>” demiştir. Bkz. <strong>Ayın Tarihi</strong>, Ocak 1936, s.25, s.25 vd.</p>
<p>[15]  Cengiz Özakıncı, “<em>Dersim’den Tunceli’ye Yurttaş Hakları Devrimi, Dersim Dersi</em>”, <strong>Bütün Dünya dergisi</strong>, S.2010/01, 1 Ocak 2010 , s. 62.</p>
<p>[16] <strong>agm</strong>, s.62,63.</p>
<p>[17] Bkz. Ramazan Topdemir, <strong>Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politikası ve GAP</strong>, İstanbul, 2011</p>
<p>[18] 1930’lu yıllarda Ergani madeni için üretim miktarı 7.500 blister olarak tasarlanmış ve bunun 1.200 tonu ülkenin ihtiyacına alıkonularak 6.300 ton ham bakırın dışarıya satılması düşünülmüştür. <strong>Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti’nin II. Sanayi Planı</strong>, Ankara, 1973, s.51.   </p>
<p>[19] <strong>12.9.1929 Tarih ve 1/8350 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı.</strong> C.A. Karton No: 030.18. 1/5.45.17.   </p>
<p>[20] Nisan 1935’te Van Gölü İşletme İdaresinin bütçesi hakkında Meclis’te yapılan görüşmeler sırasında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya şöyle demiştir “…<em><strong>Cumhuriyet Şeyh Sait vakasından ve onu takip eden hadiselerden sonra icap eden inzibat tedbirlerini tamamıyla aldı. Onu müteakip de oranın ümranını gözetti. Bu muntazam bir program halinde devam edecektir ve etmesi de lazımdır. Van Gölü İşletmesi Vapurları Van Gölü sahillerinin ve havalisinin birebir irtibat vasıtalarıdır. İki köy arasında, iki şehir arasında Devlet şosesini yaparken nasıl onun gelirini değil memleketin inkişafını gözetirse, Van Gölü’nün işletilmesinde kullanılan vapur ve sair vesaiti nakliye müteharrik bir köprü, bir şose telakki edilmelidir. Bu bir amme hizmetidir. Bir irat membaı değildir. Ve uzun yıllar böyle devam edecektir</strong></em>”</p>
<p>[21] 720 ton sigara üretim kapasitesine sahip Malatya’daki fabrikada çevre illerin tütünü de işlenmiştir. <strong>Ersal Yavi, Cumhuriyet Döneminde Doğu Anadolu</strong>, Ankara,1994, s.118-119  </p>
<p>[22] 1939 yılında kurulan “<strong>Malatya Bez ve İplik Fabrikası</strong>” kısa sürede büyük bir üretim hızı yakalamış, Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan da yararlanarak 1941’de Malatya’daki 4 işyerinin toplam üretiminin %32.2’sini gerçekleştirmiştir. <strong>Yurt Ansiklopedisi</strong>, C.5, s.5455   </p>
<p>[23] 8 Şubat 1938’de Almanlara ihale edilen <strong>Sivas çimento fabrikasının</strong> yapılış nedeni <strong><em>“şark vilayetlerimizle Orta Anadolu’da daha ucuza çimento satışını temin etmek”</em></strong> olarak kayıtlara geçmiştir..</p>
<p>[24]<strong>Aşkın, agm.</strong> </p>
<p>[25] <strong>“Okyar Hükümeti Programı”</strong>, T.B.M.M. Kütüphanesi.  </p>
<p>[26] Başbakan Celal Bayar’ın bu ekonomik plan hakkında Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamanın tam metni için bkz.<strong>Ayın Tarihi</strong>, Eylül 1938, S.58, s. 19-22.</p>
<p>[27] Muhittin Birgen, “<em>Celal Bayar’ın Üçüncü Planı</em>”, <strong>Son Posta Gazetesi</strong>, 22 Eylül 1938.</p>
<p>[28]  Bkz. Asım Us, “<em>Çifte Plan İle İcraata Giriş</em>”, <strong>Kurun Gazetesi</strong>, 20 eylül 1938; <strong>Ayın Tarihi</strong>, Eylül 1938, S.58, s.19-22.</p>
<p>[29] <strong>Ayın Tarihi</strong>, Temmuz 1938, s.55, s.9</p>
<p>[30] Ramazan Topdemir, “<em>Atatürk’ün Güneydoğusu</em>”, <strong>Hürriyet</strong>, 24 Eylül 2009.</p>
<p>[31] <strong> agm</strong>.</p>
<p>[32] Rahmi Doğanay, “<em>1930-1945 Dönemi Doğu Anadolu Bölgesinde Uygulanan Sanayi Politikaları</em>”,<strong> Fırat Üniversitesi Sosyal Bilgiler Dergisi</strong>,  C. 10, S.2, Elazığ, 2000, s.229,230</p>
<p>[33] Bkz. Ramazan Topdemir, <strong>Atatürk’ün Doğu-Güneydoğu Politikası ve GAP</strong>, İstanbul, 2011.</p>
<p>[34] “<em>GAP’ın Tarihçesi</em>”, <strong>TC. Başbakanlık Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı İnternet Sitesi</strong>, (<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font></a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KÜRTÇÜ FAŞİZMİ BESLEYEN EMPERYALİZMDİR]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-KURTCU-FASIZMI-BESLEYEN-EMPERYALIZMDIR.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 16:01:22 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-KURTCU-FASIZMI-BESLEYEN-EMPERYALIZMDIR.html</guid>
			<description><![CDATA[KÜRTÇÜ FAŞİZMİ BESLEYEN EMPERYALİZMDİR “ABD Temsilcisinin 89 Yıl Önce Hazırladığı Kürt Raporu’nun Sırrı”<br />
<br />
<div id="content">
        <h3>KÜRTÇÜ FAŞİZMİ BESLEYEN EMPERYALİZMDİR “ABD Temsilcisinin 89 Yıl Önce Hazırladığı Kürt Raporu’nun Sırrı”</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 19 Ağustos 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img class="postimage" alt="" src="http://img690.imageshack.us/img690/7606/29613610150369187703777.jpg" align="left" width="430" />Türkiye’de “<em>Kürt Sorunu</em>” diye adlandırılan ayrılıkçı Kürtçü faşizmi besleyen iki ana damar vardır. <strong>Bunlardan biri aşiret-tarikat kontrolündeki feodal yapı, diğeri ise emperyalizm kıskacıdır</strong>.<span id="more-79620"></span>  </p>
<p>    Yüzyılın başında Anadolu’da “<strong>uydu bir Kürt devleti</strong>” kurdurmak isteyen<strong> ABD, İngiltere ve Fransa</strong>, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Anadolu’daki Kürtlerle çok yakından ilgilenmiş, ayrılıkçı Kürtleri önce Türk ulusunun ölüm kalım mücadelesi olan Türk Kurtuluş Savaşı’na, sonra da çağdaş Türk ulus devletine karşı isyana teşvik etmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında Anadolu’da Türkiye karşıtı <strong>30’dan fazla Kürtçü isyan</strong> çıkmıştır.[1]</p>
<p>      <em>“Kürt Sorunu”</em>nun, daha doğrusu <em>“ayrılıkçı Kürtçü faşizmin”</em> kaynağını doğru anlamak için, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye’de cirit atan ABD, İngiltere ve Fransa temsilcilerinin ve ajanlarının hazırlayıp ülkelerine gönderdikleri <strong>Kürt raporlarını</strong> iyi incelemek gerekir.</p>
<p>      Örneğin, ABD’nin Türkiye’deki Yüksek Komiseri Tuğamiral <strong>Mark L. Bristol</strong>, 20 Şubat 1922’de İstanbul’dan Washington’a gönderdiği bir “Kürt raporunda” şu bilgilere yer vermiştir:</p>
<p>    <strong> <em> “Sayın Dışişleri Bakanı Efendim!</p>
<p>       Başkanlığın bilgisi için askeri ateşe tarafından Kürdistan’daki durumla ilgili hazırlanan raporu sunuyorum. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Kürt sorunu dikkati çekecek değerdedir. Normal koşullarda bile Kürtler daima komşuları için sorun olmuşlardır. Şimdi, Kürdistan’ın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar kuşkusuz başladığı için ciddi sonuçlar çıkabilir. İngilizler herhalde Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir. Türkler de Kuzey Mezopotamya’yı (Kuzey Irak’ı) ele geçirmek için aynı şeyi yapacaktır. Kürdistan’ı özel etki bölgesi sayan Fransızlar da Türk İngiliz sürtüşmesinden çıkar sağlamakta bir an duraksamayacaklardır.”</em></strong></p>
<p>      Bristol raporuna, Fransız Askeri İstihbaratı’nın Kürtler hakkında hazırladığı bir rapordan alıntılar yaparak, şöyle devam etmiştir:</p>
<p>   <strong> <em> “Rapor’da Kürdistan ayaklanmasına, bütün Yakındoğu sorununun bir parçası ve İngilizlerin, dünyanın bu bölgesindeki amaçları ve istekleri açısından bakmak gerektiğini belirtmektedir. Sonra Büyük Britanya’nın en büyük sorununun Hindistan’ı güven altına almak olduğu, İngilizlerin planlarına bu bakımlardan yaklaşmak gerektiği ileri sürülmektedir. Bunlardan biri İran üzerinden Bolşevik tehdidi, öte yanda Mezopotamya, İran ve Gülucistan üzerinde  Milliyetçi-Türk Pan İslam tehdididir. Bu son tehdidi önlemek için İngilizler, Filistin ve Irak dahil Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan kendi etkilerinde bir dizi devlet kurmak görüşündedir. Kral Hüseyin ailesini kullanarak güçlü bir Arap imparatorluğu kurmak ve Türklerin yoluna set çekmek istemiş, ancak Hicazlı aileyle işler yolunda gitmemiştir. Büyük çapta bir Arap ordusu düzenlemek oldukça güç bir iştir. Ayrıca daha kötüsü Halifelik İstanbul’da bulunmaktadır. Dolayısıyla Büyük Britanya’nın Kürdistan’daki rahatsız durumdan yararlanıp Mustafa Kemal’in sırtında bir tehdit olacak bir biçimde bunu geliştirmeye çabalamasına, aynı zamanda Milliyetçi Türkiye ile Mezopotamya arasında bir perde kurmasına şaşmamak gerekir.</p>
<p>     Bundan sonra Kürt tarihi ile ilgili bilgiler verilmiştir. Bu arada Kürdistan’ın tamamen coğrafi bir deyim olduğu, hiçbir zaman siyasal bir birlik haline gelmediği belirtilmiştir. Kürtler, Türkiye ve İran da dağınık durumdadırlar.İran’da, Kürdistan’da, sonra Azerbaycan ve Ardilan’da başka etnik gruplara karışık olarak bulunmaktadırlar. Türkiye’de ise altı doğu vilayetinde; Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis, Harput ve Diyarbakır’da, ayrıca Sivas ve Musul vilayetlerinde bulunmaktadırlar. Ermeno-Kürdistan’da ve Sivas’ta Ermeni ve Türk halkı ile birlikte yaşamaktadırlar. Diyarbakır ve Musul’da ‘Milli’ denilen Araplarla iç iç içedirler. Türkiye’deki Kürtlerin sayısı aşağı yukarı 1.200.000’dir. Dünya Savaşı sırasında başlıca Kürt ailelerinden Bedirhan ailesinin başı Abdürrezzak Bedirhan, kendini Kürdistan Prensi tanıması koşuluyla Rusya’ya hizmetini ve 25.000 süvari vermeyi önermiştir. Çar’ın egemenliğini kabul etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Rusya, bu öneriyi çok tehlikeli olacağı gerekçesiyle reddetmiştir. Ara yerde İstanbul Hükümeti, Kürtleri ayaklandırmaya çalıştığı için Bedirhan’ı ölüme mahkum etmiş, Bedirhan ise çabalarını sürdürmüş ve bu defa İngilizlere dönmüştür, ancak birden bire ölmüştür. Ölümünün Türk ajanlarının verdiği zehirden ileri geldiği öne sürülmüştür. Versailles Antlaşması’ndan önceki yıllarda Paris’te yaşamakta olan zengin ve etkili bir Kürt, Şerif Paşa, bu anlaşmaya bir Kürt devleti kurulmasını sokuşturmayı neredeyse başarmış, ancak Londra Konferansı bunu engellemiştir. Türkler, Şerif Paşa’nın eylemlerinden başka, Kürt devleti akımının arkasında kimsenin bulunmadığını iddia etmektedirler, ancak gerçek şudur ki, Kürt halkı kendisinden devamlı adam ve para istenmesinden bıkmıştır. İngilizler, onların bu hoşnutsuzluğundan yararlanarak karışıklık yaratmak, bir isyan çıkarmak üzere ajanlar göndermiştir. Bu ajanlar arasında Kürt Mustafa Paşa, Mulan Zade ve Hamit Paşa vardır. Geçen ilkbahar da Ankara Hükümeti’nin Kürtlerden istekleri o kadar dayanılmaz bir düzeye gelmiştir ki, en sonunda ayaklanmışlardır. Başlangıçta bu ayaklanma hiçbir güçlük çıkmadan bir Türk taburuyla bastırılmıştır. Haziran’daki başka bir ayaklanma daha ciddi olmuş ve bununla başa çıkmak için bir tümen kadar kuvvet gerekmiştir. Kazım Karabekir Paşa, bütün yaz boyunca Kürtlerin eylemlerine katılanların sayısının, bütün önlemlere rağmen artması karşısında kuşku içinde kalmıştır. (…) Kasım ayında Mardin’in Kürtler tarafından alındığı haber verilmiştir.”</em></strong><br />
<strong><br />
      <em> “Kürt akımı çok ciddiye alınmamalıdır. Kürtler bir lider bulamamışlardır. Onları düzene koyacak güçte kimse yoktur. Şerif Paşa, ülkesinden yetki alamamıştır. İstanbul’daki iki Kürt derneği ise oturup uzun uzun tartışmakta, ancak ortaya bir lider çıkaramamaktadır. Halen Süleymaniye’de bulunan Kürt Kongresi, bir başkan seçmek ve bir program üzerinde birleşmek için çağrıda bulunmuş, ancak Kürt aşiret reislerinin üçte ikisi bu çağrıya katılmamışlardır. Askeri ve siyasi liderlikten yoksundurlar. Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir biçimde tehdit edebilir. Ancak Batı’daki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorunlarına son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gen de Kürt durumuyla meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar. Bay Churchill, Avam Kamarası’ndan İngiliz Yüksek Komiserliği’nin yönetiminde  olursa Kürtlerin Mezopotamya (Irak) ile birlikte idare edilmeye razı olduklarının araştırmalar sonunda öğrenildiğini söylemiştir. Gerçekte ise bu araştırmalar, İngilizlerin İstanbul’daki iki Kürt derneğini ‘Teali’ ile ‘Teşkilat’ Musul ve Mardin bölgesindeki bazı küçük Kürt reislerini satın almaları biçiminde sınırlı olmuştur. (…)”</p>
<p>      “Alınan istihbarata göre İngilizler, Hicazlı Kral Hüseyin’in üçüncü oğlu Emir Zeid’i kral yapmak istemektedir. Ancak kendinden çıkacak bir lideri bulamayan Kürdistan’ın bir yabancı prensi kabul etmesi düşünülemez.</p>
<p>      Fransız-Türk anlaşmasına karşı yürüttükleri kampanya ve Kürt ayaklanmasına verdikleri itici güç konusunda İngilizlerin eylemlerini yakından izlemek gerekir. İngiliz iddiasına göre, gizli bir anlaşma ile Türkler geri aldıktan sonra Musul’daki petrol yataklarının işletilmesini Fransızlara söz vermişlerdir. Böyle bir anlaşmanın varlığı konusunda ellerinde kanıt yoktur. Şimdi aynı zamanda bizim Türklere yaptığımızı (yanlış olduğuna eminim)Kürtlere yapmaya çalışmaktadırlar. Kürtleri, Mardin ve öteki bölgeleri ele  geçirmeye, yani Türklerin bize verdikleri bölgeleri ele geçirmeye itiyorlar. Bu durumda İngilizler, Fransız çıkraları aleyhinde çalışmıyorlar mı?”</em></strong>[2]</p>
<p>      İşte, Atatürk’ün ifadesiyle, “<strong><em>Bizi mahvetmek isteyen emperyalizmin</em></strong>…” kirli yüzü ve kirli oyunları…</p>
<p>     İşte emperyalizmin Türkiye’yi bölüp parçalamak için kullandığı Kürt kartı!</p>
<p>    Amiral Bristol’un Washington’a gönderdiği bu rapor, emperyalizm için “Kürt”, “Türk” veya başka bir milletin değil, “ulusal çıkarların” esas olduğunu, emperyalizmin “kendi ulusal çıkarları için” gözünü kırpmadan, büyük bir soğukkanlılıkla “halkları” kullanabileceğini gözler önüne sermektedir.</p>
<p>     Bu rapor, Kurtuluş Savaşı sırasındaki <em>“Kürt isyanlarının”</em> ve <em>“ayrılıkçı”</em> Kürt hareketlerinin arkasında <em>“emperyalist güçlerin”</em> olduğunu; İngilizlerin ve Fransızların Kürtler üzerindeki <em>“kirli oyunlarını” ve “entrikalarını”,</em> ABD’nin çok yakından takip ettiğini şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır.</p>
<p>     Özetlemek gerekirse:</p>
<blockquote><p>1.      <strong> ABD temsilcisine göre Kürtler, komşuları için bile daima sorun olmuşlardır.</strong></p>
<p>2.      <strong>Kürtler üzerindeki yabancı entrikaların temel nedeni bölgedeki petrol yataklarıdır.</strong></p>
<p>3.      İngilizler, Kürt bölgelerini (Kürdistan’ı) denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmaktadırlar.</p>
<p>4.       Fransa da Kürt bölgelerini (Kürdistan’ı) özel etki bölgesi saymakta ve çıkarları doğrultusunda çalışmaktadır.</p>
<p>5.       İngiltere, Hindistan sömürgelerini korumak için Ortadoğu’da kendi etkisinde bir dizi devlet kurmak istemektedir. Bu devletlerden biri de Kürdistan’dır.</p>
<p>6.      İngiltere, Kürt bölgelerindeki rahatsızlıktan yararlanıp Atatürk’ü, tehdit edecek bir biçimde Kürt sorununu geliştirip milliyetçi Türkiye ile Mezopotamya (Irak)arasında bir tampon oluşturmaya çalışmaktadır.</p>
<p>7.       Kürdistan adı tarih boyunca hep “coğrafi bir bölge” adı olarak kullanılmış, hiçbir zaman “siyasal birlik” anlamında kullanılmamıştır.</p>
<p>8.      ABD temsilcisi, Ermeno-Kürdistan kavramından söz ederek, emperyalistlerin bölgede bir Ermeni-Kürt Federasyonu kurmak istediklerini ima etmektedir</p>
<p>9.       Bazı Kürt liderleri ve Kürt aşiretleri I. Dünya Savaşı’ndan beri ayrılıkçı faaliyetler içine girmişlerdir.</p>
<p>10.  İngiltere, Kürtlerin içinde bulundukları durumdan yararlanarak onları Türklere karşı kışkırtmak için ajanlar göndermiştir.</p>
<p>11.    Kürtler, Ankara’daki Milli Hükümet’e karşı ayaklanmışlardır.</p>
<p>12.   Kürtlerin başında iyi bir lider olmadığı sürece Kürt hareketini fazla ciddiye almamak gerekir.</p>
<p>13.  Yunanlılar, önemli bir zafer kazanırsa Kürt isyanları Türkiye’yi tehdit edecek boyuta ulaşabilir, Ancak, savaşı Türkler kazanırsa Türkler “Kürt sorununu” çözebilir.</p>
<p>14.  İngiltere, Atatürk, Kürt sorunuyla meşgul edildiği sürece, Türkiye’nin Musul’a el koyamayacağını düşündüklerinden bölgedeki Kürtleri Atatürk’e ve Ankara Hükümeti’ne karşı kışkırtmaktadırlar.</p>
<p>15.   İstanbul’da iki Kürt cemiyeti vardır. Bu cemiyetler Kürtleri Türkiye’den koparıp İngiliz mandası altına almaya çalışmaktadırlar</p>
<p>16.   İngiltere’nin ve Fransa’nın Kürt bölgelerindeki çıkarları çatıştığı için İngiltere ve Fransa arasında gizli bir mücadele yaşanmaktadır.<br />
</p></blockquote>
<p>     1922-2011; aradan geçen 89 yıla rağmen, ABD’nin ve Avrupa’nın Kürt politikası bugün ne kadar değişmiştir?</p>
<p>    <strong>Görüldüğü gibi Kürt Sorunu’nun kaynağı Kemalizm değil, emperyalizmdir. Köksüz tatlısu solcularına, dönme liberallere ve kadim yobazlara duyurulur….</strong></p>
<p>    <strong> Sinan Meydan<br />
     İLK KURŞUN</strong><br />
     17 Ağustos 2011</p>
<p>Kaynaklar-Dipnotlar<br />
[1] Bütün bu Kürtçü isyanların ayrıntıları için bkz.<strong> Sinan Meydan, Cummhuriyet Tarihi Yalanları, 2.Kitap</strong>, İstanbul, (Eylül) 2011<br />
[2] <strong>Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’nin Kurtuluş Yılları</strong>, İstanbul, 2001, s.156-161<br />
</a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>
Kaynak: <font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KÜRTÇÜ FAŞİZMİ BESLEYEN EMPERYALİZMDİR “ABD Temsilcisinin 89 Yıl Önce Hazırladığı Kürt Raporu’nun Sırrı”<br />
<br />
<div id="content">
        <h3>KÜRTÇÜ FAŞİZMİ BESLEYEN EMPERYALİZMDİR “ABD Temsilcisinin 89 Yıl Önce Hazırladığı Kürt Raporu’nun Sırrı”</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 19 Ağustos 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img class="postimage" alt="" src="http://img690.imageshack.us/img690/7606/29613610150369187703777.jpg" align="left" width="430" />Türkiye’de “<em>Kürt Sorunu</em>” diye adlandırılan ayrılıkçı Kürtçü faşizmi besleyen iki ana damar vardır. <strong>Bunlardan biri aşiret-tarikat kontrolündeki feodal yapı, diğeri ise emperyalizm kıskacıdır</strong>.<span id="more-79620"></span>  </p>
<p>    Yüzyılın başında Anadolu’da “<strong>uydu bir Kürt devleti</strong>” kurdurmak isteyen<strong> ABD, İngiltere ve Fransa</strong>, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Anadolu’daki Kürtlerle çok yakından ilgilenmiş, ayrılıkçı Kürtleri önce Türk ulusunun ölüm kalım mücadelesi olan Türk Kurtuluş Savaşı’na, sonra da çağdaş Türk ulus devletine karşı isyana teşvik etmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında Anadolu’da Türkiye karşıtı <strong>30’dan fazla Kürtçü isyan</strong> çıkmıştır.[1]</p>
<p>      <em>“Kürt Sorunu”</em>nun, daha doğrusu <em>“ayrılıkçı Kürtçü faşizmin”</em> kaynağını doğru anlamak için, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye’de cirit atan ABD, İngiltere ve Fransa temsilcilerinin ve ajanlarının hazırlayıp ülkelerine gönderdikleri <strong>Kürt raporlarını</strong> iyi incelemek gerekir.</p>
<p>      Örneğin, ABD’nin Türkiye’deki Yüksek Komiseri Tuğamiral <strong>Mark L. Bristol</strong>, 20 Şubat 1922’de İstanbul’dan Washington’a gönderdiği bir “Kürt raporunda” şu bilgilere yer vermiştir:</p>
<p>    <strong> <em> “Sayın Dışişleri Bakanı Efendim!</p>
<p>       Başkanlığın bilgisi için askeri ateşe tarafından Kürdistan’daki durumla ilgili hazırlanan raporu sunuyorum. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Kürt sorunu dikkati çekecek değerdedir. Normal koşullarda bile Kürtler daima komşuları için sorun olmuşlardır. Şimdi, Kürdistan’ın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar kuşkusuz başladığı için ciddi sonuçlar çıkabilir. İngilizler herhalde Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir. Türkler de Kuzey Mezopotamya’yı (Kuzey Irak’ı) ele geçirmek için aynı şeyi yapacaktır. Kürdistan’ı özel etki bölgesi sayan Fransızlar da Türk İngiliz sürtüşmesinden çıkar sağlamakta bir an duraksamayacaklardır.”</em></strong></p>
<p>      Bristol raporuna, Fransız Askeri İstihbaratı’nın Kürtler hakkında hazırladığı bir rapordan alıntılar yaparak, şöyle devam etmiştir:</p>
<p>   <strong> <em> “Rapor’da Kürdistan ayaklanmasına, bütün Yakındoğu sorununun bir parçası ve İngilizlerin, dünyanın bu bölgesindeki amaçları ve istekleri açısından bakmak gerektiğini belirtmektedir. Sonra Büyük Britanya’nın en büyük sorununun Hindistan’ı güven altına almak olduğu, İngilizlerin planlarına bu bakımlardan yaklaşmak gerektiği ileri sürülmektedir. Bunlardan biri İran üzerinden Bolşevik tehdidi, öte yanda Mezopotamya, İran ve Gülucistan üzerinde  Milliyetçi-Türk Pan İslam tehdididir. Bu son tehdidi önlemek için İngilizler, Filistin ve Irak dahil Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan kendi etkilerinde bir dizi devlet kurmak görüşündedir. Kral Hüseyin ailesini kullanarak güçlü bir Arap imparatorluğu kurmak ve Türklerin yoluna set çekmek istemiş, ancak Hicazlı aileyle işler yolunda gitmemiştir. Büyük çapta bir Arap ordusu düzenlemek oldukça güç bir iştir. Ayrıca daha kötüsü Halifelik İstanbul’da bulunmaktadır. Dolayısıyla Büyük Britanya’nın Kürdistan’daki rahatsız durumdan yararlanıp Mustafa Kemal’in sırtında bir tehdit olacak bir biçimde bunu geliştirmeye çabalamasına, aynı zamanda Milliyetçi Türkiye ile Mezopotamya arasında bir perde kurmasına şaşmamak gerekir.</p>
<p>     Bundan sonra Kürt tarihi ile ilgili bilgiler verilmiştir. Bu arada Kürdistan’ın tamamen coğrafi bir deyim olduğu, hiçbir zaman siyasal bir birlik haline gelmediği belirtilmiştir. Kürtler, Türkiye ve İran da dağınık durumdadırlar.İran’da, Kürdistan’da, sonra Azerbaycan ve Ardilan’da başka etnik gruplara karışık olarak bulunmaktadırlar. Türkiye’de ise altı doğu vilayetinde; Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis, Harput ve Diyarbakır’da, ayrıca Sivas ve Musul vilayetlerinde bulunmaktadırlar. Ermeno-Kürdistan’da ve Sivas’ta Ermeni ve Türk halkı ile birlikte yaşamaktadırlar. Diyarbakır ve Musul’da ‘Milli’ denilen Araplarla iç iç içedirler. Türkiye’deki Kürtlerin sayısı aşağı yukarı 1.200.000’dir. Dünya Savaşı sırasında başlıca Kürt ailelerinden Bedirhan ailesinin başı Abdürrezzak Bedirhan, kendini Kürdistan Prensi tanıması koşuluyla Rusya’ya hizmetini ve 25.000 süvari vermeyi önermiştir. Çar’ın egemenliğini kabul etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Rusya, bu öneriyi çok tehlikeli olacağı gerekçesiyle reddetmiştir. Ara yerde İstanbul Hükümeti, Kürtleri ayaklandırmaya çalıştığı için Bedirhan’ı ölüme mahkum etmiş, Bedirhan ise çabalarını sürdürmüş ve bu defa İngilizlere dönmüştür, ancak birden bire ölmüştür. Ölümünün Türk ajanlarının verdiği zehirden ileri geldiği öne sürülmüştür. Versailles Antlaşması’ndan önceki yıllarda Paris’te yaşamakta olan zengin ve etkili bir Kürt, Şerif Paşa, bu anlaşmaya bir Kürt devleti kurulmasını sokuşturmayı neredeyse başarmış, ancak Londra Konferansı bunu engellemiştir. Türkler, Şerif Paşa’nın eylemlerinden başka, Kürt devleti akımının arkasında kimsenin bulunmadığını iddia etmektedirler, ancak gerçek şudur ki, Kürt halkı kendisinden devamlı adam ve para istenmesinden bıkmıştır. İngilizler, onların bu hoşnutsuzluğundan yararlanarak karışıklık yaratmak, bir isyan çıkarmak üzere ajanlar göndermiştir. Bu ajanlar arasında Kürt Mustafa Paşa, Mulan Zade ve Hamit Paşa vardır. Geçen ilkbahar da Ankara Hükümeti’nin Kürtlerden istekleri o kadar dayanılmaz bir düzeye gelmiştir ki, en sonunda ayaklanmışlardır. Başlangıçta bu ayaklanma hiçbir güçlük çıkmadan bir Türk taburuyla bastırılmıştır. Haziran’daki başka bir ayaklanma daha ciddi olmuş ve bununla başa çıkmak için bir tümen kadar kuvvet gerekmiştir. Kazım Karabekir Paşa, bütün yaz boyunca Kürtlerin eylemlerine katılanların sayısının, bütün önlemlere rağmen artması karşısında kuşku içinde kalmıştır. (…) Kasım ayında Mardin’in Kürtler tarafından alındığı haber verilmiştir.”</em></strong><br />
<strong><br />
      <em> “Kürt akımı çok ciddiye alınmamalıdır. Kürtler bir lider bulamamışlardır. Onları düzene koyacak güçte kimse yoktur. Şerif Paşa, ülkesinden yetki alamamıştır. İstanbul’daki iki Kürt derneği ise oturup uzun uzun tartışmakta, ancak ortaya bir lider çıkaramamaktadır. Halen Süleymaniye’de bulunan Kürt Kongresi, bir başkan seçmek ve bir program üzerinde birleşmek için çağrıda bulunmuş, ancak Kürt aşiret reislerinin üçte ikisi bu çağrıya katılmamışlardır. Askeri ve siyasi liderlikten yoksundurlar. Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir biçimde tehdit edebilir. Ancak Batı’daki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorunlarına son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gen de Kürt durumuyla meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar. Bay Churchill, Avam Kamarası’ndan İngiliz Yüksek Komiserliği’nin yönetiminde  olursa Kürtlerin Mezopotamya (Irak) ile birlikte idare edilmeye razı olduklarının araştırmalar sonunda öğrenildiğini söylemiştir. Gerçekte ise bu araştırmalar, İngilizlerin İstanbul’daki iki Kürt derneğini ‘Teali’ ile ‘Teşkilat’ Musul ve Mardin bölgesindeki bazı küçük Kürt reislerini satın almaları biçiminde sınırlı olmuştur. (…)”</p>
<p>      “Alınan istihbarata göre İngilizler, Hicazlı Kral Hüseyin’in üçüncü oğlu Emir Zeid’i kral yapmak istemektedir. Ancak kendinden çıkacak bir lideri bulamayan Kürdistan’ın bir yabancı prensi kabul etmesi düşünülemez.</p>
<p>      Fransız-Türk anlaşmasına karşı yürüttükleri kampanya ve Kürt ayaklanmasına verdikleri itici güç konusunda İngilizlerin eylemlerini yakından izlemek gerekir. İngiliz iddiasına göre, gizli bir anlaşma ile Türkler geri aldıktan sonra Musul’daki petrol yataklarının işletilmesini Fransızlara söz vermişlerdir. Böyle bir anlaşmanın varlığı konusunda ellerinde kanıt yoktur. Şimdi aynı zamanda bizim Türklere yaptığımızı (yanlış olduğuna eminim)Kürtlere yapmaya çalışmaktadırlar. Kürtleri, Mardin ve öteki bölgeleri ele  geçirmeye, yani Türklerin bize verdikleri bölgeleri ele geçirmeye itiyorlar. Bu durumda İngilizler, Fransız çıkraları aleyhinde çalışmıyorlar mı?”</em></strong>[2]</p>
<p>      İşte, Atatürk’ün ifadesiyle, “<strong><em>Bizi mahvetmek isteyen emperyalizmin</em></strong>…” kirli yüzü ve kirli oyunları…</p>
<p>     İşte emperyalizmin Türkiye’yi bölüp parçalamak için kullandığı Kürt kartı!</p>
<p>    Amiral Bristol’un Washington’a gönderdiği bu rapor, emperyalizm için “Kürt”, “Türk” veya başka bir milletin değil, “ulusal çıkarların” esas olduğunu, emperyalizmin “kendi ulusal çıkarları için” gözünü kırpmadan, büyük bir soğukkanlılıkla “halkları” kullanabileceğini gözler önüne sermektedir.</p>
<p>     Bu rapor, Kurtuluş Savaşı sırasındaki <em>“Kürt isyanlarının”</em> ve <em>“ayrılıkçı”</em> Kürt hareketlerinin arkasında <em>“emperyalist güçlerin”</em> olduğunu; İngilizlerin ve Fransızların Kürtler üzerindeki <em>“kirli oyunlarını” ve “entrikalarını”,</em> ABD’nin çok yakından takip ettiğini şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır.</p>
<p>     Özetlemek gerekirse:</p>
<blockquote><p>1.      <strong> ABD temsilcisine göre Kürtler, komşuları için bile daima sorun olmuşlardır.</strong></p>
<p>2.      <strong>Kürtler üzerindeki yabancı entrikaların temel nedeni bölgedeki petrol yataklarıdır.</strong></p>
<p>3.      İngilizler, Kürt bölgelerini (Kürdistan’ı) denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmaktadırlar.</p>
<p>4.       Fransa da Kürt bölgelerini (Kürdistan’ı) özel etki bölgesi saymakta ve çıkarları doğrultusunda çalışmaktadır.</p>
<p>5.       İngiltere, Hindistan sömürgelerini korumak için Ortadoğu’da kendi etkisinde bir dizi devlet kurmak istemektedir. Bu devletlerden biri de Kürdistan’dır.</p>
<p>6.      İngiltere, Kürt bölgelerindeki rahatsızlıktan yararlanıp Atatürk’ü, tehdit edecek bir biçimde Kürt sorununu geliştirip milliyetçi Türkiye ile Mezopotamya (Irak)arasında bir tampon oluşturmaya çalışmaktadır.</p>
<p>7.       Kürdistan adı tarih boyunca hep “coğrafi bir bölge” adı olarak kullanılmış, hiçbir zaman “siyasal birlik” anlamında kullanılmamıştır.</p>
<p>8.      ABD temsilcisi, Ermeno-Kürdistan kavramından söz ederek, emperyalistlerin bölgede bir Ermeni-Kürt Federasyonu kurmak istediklerini ima etmektedir</p>
<p>9.       Bazı Kürt liderleri ve Kürt aşiretleri I. Dünya Savaşı’ndan beri ayrılıkçı faaliyetler içine girmişlerdir.</p>
<p>10.  İngiltere, Kürtlerin içinde bulundukları durumdan yararlanarak onları Türklere karşı kışkırtmak için ajanlar göndermiştir.</p>
<p>11.    Kürtler, Ankara’daki Milli Hükümet’e karşı ayaklanmışlardır.</p>
<p>12.   Kürtlerin başında iyi bir lider olmadığı sürece Kürt hareketini fazla ciddiye almamak gerekir.</p>
<p>13.  Yunanlılar, önemli bir zafer kazanırsa Kürt isyanları Türkiye’yi tehdit edecek boyuta ulaşabilir, Ancak, savaşı Türkler kazanırsa Türkler “Kürt sorununu” çözebilir.</p>
<p>14.  İngiltere, Atatürk, Kürt sorunuyla meşgul edildiği sürece, Türkiye’nin Musul’a el koyamayacağını düşündüklerinden bölgedeki Kürtleri Atatürk’e ve Ankara Hükümeti’ne karşı kışkırtmaktadırlar.</p>
<p>15.   İstanbul’da iki Kürt cemiyeti vardır. Bu cemiyetler Kürtleri Türkiye’den koparıp İngiliz mandası altına almaya çalışmaktadırlar</p>
<p>16.   İngiltere’nin ve Fransa’nın Kürt bölgelerindeki çıkarları çatıştığı için İngiltere ve Fransa arasında gizli bir mücadele yaşanmaktadır.<br />
</p></blockquote>
<p>     1922-2011; aradan geçen 89 yıla rağmen, ABD’nin ve Avrupa’nın Kürt politikası bugün ne kadar değişmiştir?</p>
<p>    <strong>Görüldüğü gibi Kürt Sorunu’nun kaynağı Kemalizm değil, emperyalizmdir. Köksüz tatlısu solcularına, dönme liberallere ve kadim yobazlara duyurulur….</strong></p>
<p>    <strong> Sinan Meydan<br />
     İLK KURŞUN</strong><br />
     17 Ağustos 2011</p>
<p>Kaynaklar-Dipnotlar<br />
[1] Bütün bu Kürtçü isyanların ayrıntıları için bkz.<strong> Sinan Meydan, Cummhuriyet Tarihi Yalanları, 2.Kitap</strong>, İstanbul, (Eylül) 2011<br />
[2] <strong>Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’nin Kurtuluş Yılları</strong>, İstanbul, 2001, s.156-161<br />
</a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>
Kaynak: <font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CEHALETTE BOĞULUP SITMADAN ÖLMEDİYSEK EĞER BUNU ONA BORÇLUYUZ “Atatürk ve Cumhuriyet]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-CEHALETTE-BOGULUP-SITMADAN-OLMEDIYSEK-EGER-BUNU-ONA-BORCLUYUZ-%E2%80%9CAtaturk-ve-Cumhuriyet.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 15:55:09 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-CEHALETTE-BOGULUP-SITMADAN-OLMEDIYSEK-EGER-BUNU-ONA-BORCLUYUZ-%E2%80%9CAtaturk-ve-Cumhuriyet.html</guid>
			<description><![CDATA[CEHALETTE BOĞULUP SITMADAN ÖLMEDİYSEK EĞER BUNU ONA BORÇLUYUZ “Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesinin Bilançosu”<br />
<br />
<div id="content">
        <h3>CEHALETTE BOĞULUP SITMADAN ÖLMEDİYSEK EĞER BUNU ONA BORÇLUYUZ “Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesinin Bilançosu”</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 10 Kasım 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img alt="" src="http://b1110.hizliresim.com/q/x/6klj.jpg" aling="left"><br />
<br />
<br /><br />
<strong>“Düşünüş biçimi zayıf, çürük yanlış sefih olan<br />
                                                          bir sosyal topluluğun bütün çabası boşunadır. <span id="more-85732"></span></p>
<p>                                                            İtiraf etmek zorundayız ki bütün İslam</p>
<p>                                                            dünyasının sosyal toplumlarında hep yanlış </p>
<p>                                                            düşünce biçimleri egemen olduğu için doğudan</p>
<p>                                                            batıya kadar İslam memleketleri düşmanların</p>
<p>                                                            ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların esaret </p>
<p>                                                            zincirine girmiştir.”</strong></p>
<p>                                                                                      <strong>  Atatürk-20 Mart 1923-Konya</strong></p>
<p>   Bugün Cumhuriyetimizin 88. yıldönümü. Türk insanının padişahın kullarından özgür bireyler haline getirilmesinin, kadının köle durumundan kurtarılıp erkekle eşit kılınmasının, aşağılanan, dışlanan Türklere kimliklerinin ve kişiliklerinin yeniden hatırlatılmasının, akıl ve bilimin gücünün vurgulanmasının, kısaca <strong>bu milletin</strong> yeniden insan onuruna yakışır biçimde yaşamaya başlamasının 88. yıldönümü.</p>
<p>    Kutlu olsun!</p>
<p>   Cumhuriyet Devrimi (Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki yenilikler) Atatürk’ün kafasında ilk gençlikten beri biçimlenen, tecrübeyle, bilgiyle harmanlanan, zaman içinde olgunlaşan ve yeri ve zamanı geldikçe aşama aşama düşünceden uygulamaya geçirilen bir uygarlık projesidir.</p>
<p>     <strong>Atatürk,</strong> 1918’de I. Dünya Savaşı’ndan 550.000 kayıpla çıkan, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla orduları dağıtılan, ağır silahları elinden alınan, tünelleri, demiryolları, tersaneleri, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, telgraf hatları ele geçirilen, bu da yetmezmiş gibi elindeki son toprakları da emperyalistlerce işgal edilen, kapitülasyonlar altında ezilen, sanayileşmemiş, aşiret ve tarikat kıskacında, aydınlanmamış, geri kalmış yıkık ve perişan bir ülkeyi önce bağımız sonra çağdaş  bir ülke haline getirmeyi başarmıştır.</p>
<p>     Yoksul, perişan, cahil, yılgın, moralsiz ve emperyalizmle kuşatılmış ve kışkırtılmış bir topluluktan önce bir <em>“birlik”</em>, sonra bir <em>“ordu”</em> sonra da bir <em>“millet”</em> yaratmıştır.</p>
<p>      Atatürk, emperyalist ve kapitalist Avrupa’ya, <em>“Biz tüm ulus olarak bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı bütün ulusça savaşan insanlarız” </em>diyerek baş kaldırmış ve kazanmıştır.</p>
<p>      Böylece dünyada ilk kez bir adam ve o adama inana bir millet, eli kanlı emperyalizmi dize getirmiştir.</p>
<p>    Bu büyük başarı Atatürk’ü ve Türk milletini ezilen-sömürülen Doğu’nun bağımsızlık sembolü haline getirmiştir. İslam dünyasına göre o, Hıristiyan emperyalizmini dize getiren <em>“ALLAH’IN KILICIDIR”</em></p>
<p>     <strong> Prof. Arnold Tyonbee,</strong> bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: <em>“Türk ulusu kendisi için savaşırken aynı zamanda yoksul ülkelerin de savaşını vermiştir. Kendisine karşı kabaran sel sularını Ankara kapılarında durdurarak İzmir’e, Trakya’ya, İstanbul’a doğru süren Türklerin başlattığı yeni akım belki de Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Tunus, Cezayir ve Hindistan’a dek etkisini sürdürecek ve bu ülkeleri kaplayan Batı selini sürükleyip götürecektir.”</em></p>
<p>    <strong> Atatürk, emperyalizmin ezberini bozan ilk ve tek doğuludur:</strong> Önce yetersiz insan gücü, yetersiz silah ve cephane, yetersiz bilgi, yetersiz para ve yetersiz moral gücüyle  sanayileşmiş, bilgili, zengin ve şımarık emperyalizmi yenmiş; sonra da ortaçağ kalıntısı, geri kalmış, yoksul, bağımlı, bilgisiz ve <strong>sağlıksız bir “ümmet” imparatorluğundan çağdaş bir “ulus” yaratmıştır.     </strong></p>
<p>    Atatürk, hiç abartısız önce bir vatan, sonra bir millet sonra da bu vatanda bağımsız yaşayacak millete çağdaş (uygar) bir gelecek hazırlamıştır. </p>
<p>      Dünyanın hiçbir döneminde ve hiçbir yerinde bir millet için bu kadar çok şey yapan başka bir lider daha yoktur.<br />
<strong><br />
     Özetlemek gerekirse Atatürk bu milleti iki kere kurtarmıştır: İlk kurtuluş; akılla-silahla-imanla-cesaretle- kazandığı Kurtuluş Savaşı, ikinci kurtuluş ise; akılla-kalemle-bilgiyle-azimle kazandığı Uygarlık Savaşı’dır</strong></p>
<p><strong>    Elimizde Yokluk ve Yoksulluk Var İsmet.</strong> </p>
<p>     Atatürk, cumhuriyetin ilanından bir gün sonra 30 Ekim 1923’te İsmet Paşa’yı köşke davet ederek, ona ülkenin içinde bulunduğu durumu, Osmanlı’dan devralınan mirası anlatmıştır. Atatürk sözlerine, <em>“Bize  geri,  borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz…”</em> diye başlamıştır.</p>
<p>     Atatürk çok haklıdır….</p>
<p>     Osmanlı’dan Cumhuriyete kalan miras, işgal altında bir vatan, bolca dış borç, yoksulluk, yoksunluk ve bir de bağnazlıktır.</p>
<p>    <strong>  İşte genç Türkiye Cumhuriyeti’ne 1923 yılı itibariyle Osmanlı’dan kalan miras:</strong></p>
<p><strong>«     Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bir bölümü yerleşik değil göçebe. 40 bin köyün 37 bininde ne okul var, ne posta ne de dükkan. 40 bin köyde yaklaşık 11 milyon insan yaşıyor. Bu insanların ancak % 2’si okur-yazar. 35.000 köyde okul yok. 1922 istatistiklerine göre 1950 köyde sığır vebası var.</p>
<p>«     Düşmanların tümüyle yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmak gerekiyor.</p>
<p>«     Dört mevsim kullanılabilir karayolu yok denecek kadar az. Kışın batağa dönüştüğü  için geçilmesi çok zor.</p>
<p>«     4.000 km kadar demiryolu var Anadolu’da. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz bir demiryolu ağı. Vatanın bütünlüğünü sağlamak için ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamak lazım.</p>
<p>«     Denizciliğimiz acınacak durumda. Donanma, II. Abdülhamit döneminde Haliç’te çürütülmüş.</p>
<p>«     Köylü topraksız.  Sabanı ve öküzü bile yok. Doğu’da, Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmayan aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni var. </p>
<p>«      Her yerde tefeciler, spekülatörler, savaş zenginleri halkı eziyor.</p>
<p>«      Çok az tarım mühendisi var. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getiriyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.</p>
<p>«     Tüm Türkiye’de sadece 337 doktor var. 150 kadar ilçede doktor yok. Doktor başına 30.000 kişi düşüyor. Sağlık memuru sayısı 434. Pek az şehirde eczane var.  Türkiye’deki toplam eczacı sayısı 60.</p>
<p>«     Salgın hastalıklar insanımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta denebilir. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor. Ebe sayısı çok az. 40 bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136.</p>
<p>«     Telefon, motor ve makine yok denecek kadar az. Teknolojiden yoksun bir ülkeyiz. Radyo ve sinema yok…</p>
<p>«     Ekonomik hayatımız da içler acısı bir halde. Kapitülasyonlar belimizi bükmüş, tarım ilkel yöntemlerle yapıldığı için ve topraklar bilinçsiz kullanıldığı için üretim çok az.</p>
<p>«     Bütün sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Şeker, un ve hatta kiremiti bile ithal etmek durumundayız. Avrupa’nın her çeşit malı için açık pazar halindeyiz.</p>
<p>«     Toplam sanayi kuruluşumuz 282. Ağırlığı gıda, dokuma ve deri sanayi oluşturuyor. Bu kuruluşlardaki sermaye ve emeğin sadece % 15’i Türklerin. Geri kalanlar yabancı ve azınlıkların. Madenler, limanlar ve demiryolları yabancıların elinde.</p>
<p>«     Osmanlı’dan bize kalan sadece dört fabrika var: Hereke İpek Dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri fabrikaları.</p>
<p>«     Sanayi gelişmemiş, iktisatçımız da çok az. Çoğu bilip okuduğu kavramların dışına çıkamıyor. Mühendisimiz olmadığı gibi ara elemanımız da yok.</p>
<p>«     Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı kentlerde var.</p>
<p>«     Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400.000’i geçmiş. Göçmenlere ordunun yiyecek stoklarından yardım ediliyor.</p>
<p>«     Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi ise hiç çözülmemiş bir sorun olarak duruyor. Erkeklerin % 7’si, kadınların %04’ü okuma yazma biliyor. Kürtler arasında okuma yazma oranı %01 bile değil.</p>
<p>«     Tüm ülkede 337.618 ilkokul öğrencisi var. Bu zorunlu öğrenim görmesi gereken çocuğun sadece dörtte biri. Ülkede toplam 4.770 ilkokul bulunuyor. Tüm ülkede sadece 153 ortaokul ve lise var. Ortaokullarda sadece 543, liselerde 230 kız öğrenci okuyor. Öğretmenlerin üçte biri öğretmenlik eğitimi görmemiş. Bizim okullarımızın azlığına ve niteliksizliğine karşın yabancıların çok sayıda nitelikli okulu var.</p>
<p>«     Medreseler askerden kaçma yeri ve bağnazlık yuvası durumunda. Hurafeleri din diye öğreten ve öğrencilere “salavatı tefriciye” çektiren bir anlayış egemen. Medreselerde Türkçe yasak.</p>
<p>«     Ülkede sadece bir üniversite var. O da yüksek Medrese düzeyinde eğitim veriyor. Çağın gelişmelerine kapalı. Akıl ve bilim çoktandır unutulmuş.</p>
<p>«     Halk kitap okumuyor. 1729’dan 1830 yılına kadar 100 yıl içinde Osmanlı’da basılan toplam kitap sayısı sadece 180. Aynı sürede Batı’da basılan kitap sayısı ise 90.000. Basının toplam tirajı 100.000’i geçmiyor. Gazeteler ve dergiler, sadece İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde az sayıda okuyucu bulabiliyor.</p>
<p>«     Kitap yok, kütüphane yok, müze yok, tiyatro yok, sinema yok, radyo yok; halkı aydınlatacak, bilinçlendirecek, eğitecek kurumlar yok. Halk adeta kendi kaderine ve cami imamının, tarikat şeyhinin, Medrese ehlinin bilgisine ve insafına terk edilmiş durumda.</p>
<p>«     Halk müziğe, heykele, tiyatroya, sinemaya, baloya, sanata, spora çok uzak.</p>
<p>«     Halkta tarih bilinci yok. Tarih denince peygamberlerin ve padişahların hayat öyküleri anlaşılıyor. Bir çok tarihi eserler yurt dışına kaçırılmış. Antik tarihten ve Arkeolojiden anlayan insan sayısı bir elin parmakları kadar.</p>
<p>«     Türkçe ihmal edilmiş, sözcükler unutulmuş.  Türkçe Türkçeliğini yitirdiği için dilin adına Osmanlıca denilmiş. 600 yıldan fazla bir zaman içindeki özensizlik nedeniyle Arapça-Farsça ve Fransızca Türkçeyi adeta istila etmiş. Dahası eklemeli ve sesli harf sayısı çok fazla bir dil olan Türkçe, Türkçeye hiç uymayan çekimli ve sesli harf sayısı çok az bir dil olan Arapçanın alfabesiyle yazılmaya çalışılıyor.</p>
<p>«     Kadınlar ikinci sınıf, medeni, sosyal ve siyasal haklardan yoksun. Kadın erkek eşitliği yok. Bir gün kadınların da erkeklerle eşit haklara sahip olacakları, avukatlık, hakimlik, pilotluk, profesörlük, milletvekilliği, atletizm yapabileceklerini hayal bile etmek mümkün değil.</p>
<p>«     Bir çok tarikat hayata yöne vermeye çalışıyor. Mezhep çatışmaları hat safhada. Falcılar, büyücüler, şeyhler, şıhlar ayrıcalıklı konumda. Din istismarı çok yaygın.</p>
<p>«     600 yıl boyunca Türkler ihmal edilmiş. Yönetim dönme devşirmelere bırakılmış.  Türkler, devlet yönetiminden dışlanmış, sadece köylü, çiftçi ve asker olabilmiş. Bu nedenle de kimliğini, kişiliğini ve kendine güvenini kaybetmiş. </p>
<p>«     Hukuk sistemi, yargı sistemi, anayasal düzen, hatta takvim, saat, ölçüler bile çağa uymayan bir durumda. Kılık kıyafet, “ne milli ne beynelmilel”, gülünç durumda…</p>
<p>«     Biat kültürü hakim, 600 yıldan fazla devam eden saltanat sistemi içinde halkın kaderi hep padişahın iki dudağı arasında olmuş. Padişah “rai” (çoban) mantığıyla “reaya”(sürü) diye gördüğü halkı gütmüş. Saray, devlet adamları, din adamları, gayrimüslim zenginler ayrıcalıklı “havas” yani üstün sınıf, Müslüman Türk halkı ise alt tabaka, yani “avam” olarak görülmüş.<br />
</strong><br />
    İşte Cumhuriyet mucizesi bu korkunç tabloyu çok kısa bir sürede tamamen tersine çevirmiştir. Bu yokluk, yoksulluk ve geri kalmışlık içinde Atatürk ve çevresindeki <em>“devrimci kadro”, </em>sadece 15 yıl gibi çok kısa bir sürede dünyaya parmak ısırtacak bir başarıya imza atmıştır.</p>
<p>  <strong>  Üstelik ATATÜRK Cumhuriyet mucizesine imza atarken, ilk on yıl içinde bir büyük isyan (Şeyh Sait İsyanı), irili ufaklı çatışmalar, iki kısmı seferberlik ve bir büyük dünya krizi yaşanmıştır. Kısıtlı bütçesine rağmen yabancılardan çok fazla borç almadan kalkınmayı başarmıştır</strong>. Cumhuriyet, İzmir İktisat Kongresi’yle başlayan kalkınma sürecinde denk bütçe, açık diplomasi,<em> “yurtta barış dünyada barış”</em> ilkeleriyle hareket etmiştir. Milletler Cemiyeti’ne ancak davet edilince girmiştir. <strong>Bu dönemde % 10 kalkınma hızı, %20 sanayileşme hızı yakalamıştır. Son beş yılda ise, bir büyük isyan (Dersim İsyanı) ve irili ufaklı çatışmalar, Hatay ve Boğazlar sorununa rağmen Devletçi ekonomiyle ve kalkınma planlarıyla fabrikalarını, demiryollarını, bankalarını kurmuş ve büyük bir hızla sanayileşmiştir.</strong> Halkçılık ilkesi doğrultusunda <strong>halkevleri, halkodaları, köy öğretmen okulları, köy okulları, millet mektepleri, enstitüleri, yüksek okulları ve üniversitesini</strong> kurarak halkı bilinçlendirmiştir. 15 yıl gibi kısa bir sürede, ortaçağ kalıntısı geri kalmış bağımlı bir toplumdan çağdaş bir ulus yaratılmıştır. Neresinden bakarsanız bakınız bunun adı <strong>Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesi</strong>’dir.</p>
<p>       <strong> İşte Atatürk ve Cumhuriyet mucizesinin kısa bir bilançosu:</strong></p>
<p> «     Kurtuluş Savaşı boyunca <strong>“milli egemenlik”</strong> ilkesi doğrultusunda hareket eden, emperyalist kuşatmayla çevrilmiş ve demokrasi geleneği olmayan bir ülkede <em>“ille de meclis, önce meclis”</em> diyerek milletin temsilcilerinden oluşan TBMM’yi açan, bütün bir ölüm kalım savaşını bu halk meclisiyle birlikte yürüten, daha sonra <em>“egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”</em> diyerek 600 yıllık Osmanlı saltanatını yıkan, siyasal kültürü artırmak için bir siyasi parti kuran (CHP), Cumhuriyeti ilan eden, hilafeti kaldıran ve kadınlara seçme seçilme hakkı veren ve iktidarı denetlemek için bir parti daha kurup (SCF) demokrasinin alt yapısı hazırlayan <strong>Atatürk böylece, 600 yıldan fazla bir zamandır sultanlar-padişahlar-halifeler tarafından <em>“rai” </em>(çoban), <em>“reaya”</em> (sürü) mantığıyla güdülen bir <em>“kul”</em> kitlesinden, özgür iradesiyle kendi kaderini kendisi belirleyen <em>“bireyler”</em> yaratmıştır.</strong> Cumhuriyet sayesinde kul bireye, ümmet millete dönüşmüştür. Bu gerçek anlamda <em>“devrimci”</em> bir  dönüşümdür. <strong>İslam dünyası bugün hala Atatürk’ün yüzyılın başında yaptığı bu dönüşümü yapamamanın sıkıntılarını çekmektedir. İki dünya savaşı arasında meclisleri açık olan ve bir şekilde demokratik işleyişe sahip olan ülke sayısı Avrupa’da 5 Amerika’da 5 olmak üzere toplam 10 ülkedir. Türkiye de bu ülkelerden biridir. </strong>Dünya’da, 1920’de sadece 35 anayasal ve seçilmiş hükümet varken, bu sayı 1938’de 17’ye düşmüştür. 1944’de ise tüm dünyadaki 64 ülkenin sadece 12’si meclise ve anayasal düzene sahip, demokrat olarak adlandırılabilecek ülkelerdir. Türkiye de bu ülkelerden biridir.<strong> Türkiye, KADINLARA SEÇME SEÇİLME HAKKI VERME konusunda İslam dünyasında “1.”, Avrupa’da “7.”, Dünya’da “12.” sıradadır. </strong> Demokrasi ve kadın hakları konusunda oldukça geri kalmış bir İslam ülkesi olan Türkiye’nin bu başarısı, kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıcıdır. Avrupa’da faşist diktatörlüklerin kol gezdiği bir ortamda Atatürk demokrasiyi, <em>“İnsan ırkının ümidi” </em>ve <em>“daima yükselen bir deniz”</em> olarak adlandırmış ve bu doğrultuda Türkiye’yi demokrasiye hazırlamıştır. Nitekim bu hazırlıklardan sonra Türkiye 1946’da çok partili hayata 1950’de de demokrasiye geçmiştir.</p>
<p>«      Atatürk, 600 yıldır Türkleri <em>“etrak-ı bi idrak”</em> diye merkezden çevreye dışlayan, onları çiftçi-köylü ve asker yapan, devlet yönetimini tamamen <strong>Hıristiyan-Yahudi-dönme-devşirme-soylu unsurlara bırakan, Kürtleri kullanma karşılığında onların aşiretleşmelerine ve fedaileşmelerine izin veren zihniyete son verip Türkleri yüzyıllar sonra yeniden çevreden merkeze taşımıştır. Cumhuriyetle Türklere devlet kapıları yeniden açılmış, ülke yönetimi saltanat soylularının elinden alınarak halka verilmiştir Cumhuriyetle birlikte, yüzyıllar sonra ilk kez bu ülkede dönme-devşirme-saltanat soylusu olmayan sıradan halk kitleleri başbakan, cumhurbaşkanı ve bakan olabilmişlerdir.</strong> Yakın tarihimizde, <strong>Süleyman Demirel, Turgut Özal, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğa</strong>n gibi <em>“halkın içinden gelmekle”</em> övünen kişilerin ülke yönetiminde söz sahibi olmalarının tek nedeni <strong>Atatürk’ün ve Cumhuriyetin Osmanlı’nın dönme-devşirme-soylu saltanatına son vermiş olmasıdır. Ama Atatürk ve genç Cumhuriyet sayesinde bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı olan bu kişiler, Atatürk Cumhuriyeti’ni <em>“jakoben” </em>(tepeden inmeci) ve <em>“seçkinci”</em> olarak adlandırmışlar, kendilerini Osmanlı sultanlarıyla özdeşleştirmişlerdir</strong>. Akıl tutulması bu olsa gerekir. Türk Tarih Kurumu’nu, Türk Dil Kurumu’nu, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni kurmuş, Türk Tarih Tezi’ni ve Türk Dil Tezi’ni geliştirip Türkçenin yapısına uygun Yeni Türk Harflerini (Göktürk- Etrüsk- Latin Harfleri) kabul etmiş, Türk ağızlarında tarama ve derleme çalışmalarıyla <strong>unutulmaya yüz tutmuş Türk dilini yeniden açığa çıkarmış</strong>, böylece Osmanlı’da tarihini, dilini, dolayısıyla kimliğini ve kişiliğini kaybetme noktasına gelen Türklere yeniden dilini, tarihini; kısaca milli kimliğini anımsatmıştır.<em>“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”</em> diyerek de <strong>Türkiye’deki herkesi, ırkına, cinsine, dinine bakmaksızın <em>“Türk milleti”</em> diye adlandırmıştır.</strong></p>
<p>«     Atatürk, 1928’de Yeni Türk Harflerinin kabul edilmesinin ardından <strong>Millet Mektepleri</strong>ni açtırmıştır. Ülke genelinde <strong>toplam 54.050 Millet Mektebi </strong>açılmıştır. Bunun 18.589’u şehirlerde, 35.46’sı köylerdedir. Bu okullarda toplam 46.000 öğretmen görev almıştır. 1929-1934 arasındaki 5 yıl içinde Millet Mekteplerine devam eden 2.305.924 kişiden 1.124.926 kişi yeni yazıyı öğrenip diploma almıştır. Millet Mektepleri’nde 1929-1936 tarihleri arasında ise 2.546.051 kişi yeni yazıyı öğrenerek diploma almıştır. Millet Mekteplerinde hiç okuma yazma bilmeyen 458.000 köylü kadından 152.968’ine okur-yazarlık belgesi verilmiştir.<strong> Türkiye’de 1927 yılında okuma-yazma oranı erkeklerde % 7 kadınlarda % 04 iken, Harf devriminden 7 yıl sonra, 1935 nüfus sayımına göre (toplam 17 milyon) okur-yazarlık oranı % 19.2’ye yükselmiştir. Bu oran, Harf devrimi öncesinin neredeyse iki katıdır. Okuma-yazma oranı sürekli artarak 1940-41’de % 22,4’e yükselmiştir. Neresinden bakılırsa bakılsın bu artış bir dünya rekorudur.</strong> Köy eğitmenleri projesiyle Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar genç ve idealist öğretmenler gönderilmiş, bu öğretmenler köylülerle birlikte kurdukları okullarda köy halkına hem okuma-yazma öğretmiş, hem bilim, sanat, kültür,  konularında temel bilgiler vermiş, hem de tarım, hayvancılık, bağcılık ve bahçecilik, el sanatları gibi konularda halkı eğitmiştir. 1940’ların ortalarına kadar 7000 köye okul götürülmüştür. Atatürk döneminde okul ve öğrenci sayılarında büyük bir artış görülmüştür. 1924-1936 yılları arasında ki 12 yılda ilkokul sayısı % 25’lik bir artışla 4.894’ten 6.112’ye çıkmış; 1936-1946 yılları arasındaki 10 yılda ise bu sayı % 146’lık bir artışla 6.112’den 15.009’a çıkmıştır.<strong> Öğrenci sayısındaki artış ise ilk dönemde % 92, ikinci dönemde ise % 114’tür. İsmail Hakkı Tonguç’un verdiği bilgilere göre bu ikinci dönemde asıl artış köylerde olmuştur. Bu dönemde okul sayısındaki artış % 185, öğrenci sayısındaki artış ise % 119’dur.</strong></p>
<p>«    <strong>  Atatürk, tekkeleri, zaviyeleri ve türbeleri kapatarak, tarikatlara son vererek, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve din istismarıyla mücadele ederek, hurafelerin bataklığında debelenen bir topluma <em>“gerçek dini” </em>göstermek için çok ciddi adımlar atmıştır.</strong> Softalıkla, yobazlıkla mücadele etmiştir. Dine ve dindara değil, dinciye ve din oyunu aktörlerine karşı gelmiştir. Halkın dini gerçekleri hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan anlaması için kutsal kitap <strong>Kuran-ı Kerim’i ve sağlam hadis kaynaklarını Türkçeye tercüme ettirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kuran tefsir ve tercümesini ve Buhari’nin Hadis Kaynağını on binlerce takım bastırarak ülkenin dört bir yanına ücretsiz olarak dağıttırmıştır. </strong>1924 yılından 1950 yılına kadar 352.000 takım dini kitap bastırılmış ve yurdun en ücra köşelerine kadar dağıtılmıştır. <strong>Bu kitapların dağılımı şöyledir: 45.000 adet Kuran-ı Kerim tercüme ve tefsiri (19’ar cilt), 60.000 adet Buhari Hadisleri tercüme ve izahı (12’şer cilt), 247.000 adet din kültürü eserleri… Şeri bir imparatorluk olarak bilinen Osmanlı’da 1400 ile 1730 yılları arasında, yani yaklaşık 300 yıllık bir dönemde telif olarak 14 tefsir, 48 fıkıh, 25 akit ve kelam, 11 ahlak, 44 değişik konular ve sadece 1 tane de hadisle ilgili kitap yazılmıştır. </strong>Yani Osmanlı’da yaklaşık 300 yıl boyunca din içerikli toplam 143 eser yazılmıştır. Görüldüğü gibi kimilerince <em>“dinsizlikle”</em> suçlanan genç Cumhuriyet’in dini konularda ortaya koyduğu eser sayısı <em>“dindar”</em> diye adlandırılan <strong>Osmanlı’da 300 yılda ortaya koyulan eser sayısından katbekat fazladır: 300 yılda sadece 143 dini esere karşılık, 25 yılda 352.000 takım dini eser… Kimin daha dindar olduğuna siz karar verin!…<br />
</strong><br />
«      Atatürk, dünya işlerini dinsel ilkelere göre değil, çağdaş hukuka, akıl ve bilim ilkelerine göre halletmek için şeri hukuka son vermiş, din adamlarıyla devlet adamlarının yetki ve sorumluluk alanlarını ayrıştırmıştır. Bir taraftan dinle dünya işlerini birbirinden ayırırken, diğer taraftan <em>“Kimsenin inanışına engel olunamaz… Biz düşünceye ve inanışa saygılıyız…”</em> diyerek <strong>inanç ve ibadet özgürlüğünü anayasal güvence altına almıştır</strong>. <strong>Tarikatların, cemaatlerin, din istismarcılarının dini kendi kontrollerine almalarını engellemek için Diyanet İşleri Başkanlığı kurmuştur.</strong> Türk çocuğunun dinini-diyanetini doğru bir şekilde öğrenmesi için çalışmalar yaptırmış, köy okullarında din dersleri devam etmiş, bu derslerde 3. ve 4. sınıflarda<em> “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri”</em> adlı ders kitapları okutulmuştur.<strong> Atatürk, okullarda okutulan ve bazı bölümlerini bizzat kaleme aldığı Medeni Bilgiler ve Tarih II kitaplarında, “dinler” ve “İslam tarihi” konusunda eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarak gençlerin “din” konusuna bile “akılcı” ve “eleştirel” bir gözle yaklaşmalarına zemin hazırlamıştır.</strong> <strong>1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na göre İstanbul Darülfünun’u bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi kurulmasına karar vermiştir. Üniversite Reformu’ndan sonra bu kurum Yüksek İslam Enstitüsü’ne dönüştürülmüştür.</strong> Camiler açık olmuş, ezanlar susmamış, ibadet devam etmiş, dini bayramlar bütün coşkusuyla kutlanmıştır. <strong>Dahası, camisi olmayan veya Kurtuluş Savaşı yıllarında camisi yıkılan köylere ve kentlere bizzat Atatürk cami yaptırmıştır. Örneğin, Eskişehir’in Mihalıççık köyündeki tarihi bir cami, Atatürk’ün verdiği 5000 lirayla yeniden yaptırılmıştır.</strong></p>
<p>«      Atatürk, Müslüman Türk milletini dünyanın gözü önünde gülünç duruma düşüren ve Batı’nın Türklere yönelik aşağılamalarına “<em>görsel meşruiyet</em>” kazandıran, çağın ve hayatın gerisinde kalmış, Türk kültürüyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan garip kılık kıyafeti çıkarttırarak, bütün medeni dünyada kullanılan çağdaş kılık kıyafeti giydirmiştir. Atatürk, <em>“Şapka giydirdim ki, başa giyilen şeyle din değiştirilmeyeceğini anlasınlar…”</em> diyerek şapka devriminin bir gardırop meselesi değil bir zihniyet meselesi olduğunu anlatmak istemiştir. Türkiye’de tek bir Allah’ın kulu şapka giymediği için idam edilmemiş ve cezalandırılmamıştır. <strong>İstiklal Mahkemesi, şapka devrimine karşı kışkırtıcılık yapan, halkı isyana teşvik eden sadece 27 karşı devrimciye idam kararı vermiştir. </strong><em>“Tük kadını tefritten ve ifrattan kaçınmalıdır”</em> diyen Atatürk, kadınların kılık kıyafeti konusunda hiçbir yasal yaptırıma gitmemiştir. <strong>Yalnızca kadınların bilinçlendirilmesi ve yerel yönetimlerin bu konudaki tavsiye niteliğindeki kararlarıyla yetinmiştir. CHP’nin kadınların çarşaflarını, peçelerini, başörtülerini zorla çıkarttırdığı kocaman bir Cumhuriyet tarihi yalanıdır.<br />
</strong><br />
« <strong>     Atatürk, çağdaş dünyayla ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkileri arttırmak için çağdaş dünyanın kullandığı alfabe, takvim, saat, ölçü, hafta sonu tatilini  kabul etmiştir.</strong> Böylece içe kapalı Türkiye, özellikle ticarete, kültürde ve siyasette çağdaş dünyaya açılmıştır. Bu bakımdan Atatürk Cumhuriyeti’nin <em>“statükocu”, “içe kapalı” </em>olduğu iddiası kocaman bir Cumhuriyet tarihi yalanıdır.</p>
<p>«      Atatürk, çağın şartlarına ve hayatın gerçeklerine uymayan, modası geçmiş eski hukuk sistemini büyük oranda değiştirerek çağdaş dünyanın kullandığı zamana ve hayata uygun hukuk sistemini kabul etmiştir. Böylece kadın haklarını sınırlandıran Mecelle’nin yerine Türk aile yapısına uygun İsviçre Medeni Kanunu kabul edilmiş, bu kanunla Türk kadınlarına sosyal, kültürel ve ekonomik haklar tanınmış; <strong>çok kadınla evlilik yasaklanmış, resmi nikah zorunlu hale gelmiş, kadının kocasını boşamasının ve kız çocuklara miras bırakılmasının önü açılmış, kadının çalışmasını ve sosyal hayata katılmasını engelleyen ortaçağ kalıntısı zihniyete büyük bir darbe vurulmuştur. Türk Ceza Kanunu İtalya’dan alınmıştır. Ancak, bu kanun bazılarının iddia ettiği gibi Faşist Musolini’nin ceza kanununun çevirisi değildir, bizim aldığımız ceza kanunu 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nun çevirisidir. O dönemde dünyadaki en ileri ceza kanunu budur. </strong>Her alanda çağdaş hukuka geçilip eski hukuk kökünden sökülüp atılarak Osmanlı’daki hukuk karmaşasına son verilmiştir. <strong>Ankara Hukuk Mektebi açılarak çağdaş Türk hukukçuları yetiştirilmiştir.</strong></p>
<p>«     Atatürk, <strong>Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla yamalı bohça görünümündeki çok başlı eğitim sistemine son vererek eğitim öğretimi birleştirmiştir</strong>. Böylece çağın gerisinde kalan, uzun bir dönemdir kapılarını akıl ve bilime kapatan<strong> Medreseler kapatılmıştır. Türkiye’deki  yabancı okullar kapatılmış, azınlık okulları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak denetlenmiş, bu okullarda Türkçenin okutulması zorunlu kılınmıştır.</strong> Böylece, yabancı okullar (misyoner okulları), azınlık okulları, 19. yüzyılda açılan çağdaş okullar ve eski usul eğitim ve öğretim veren mektep ve medreseler arasında bocalayan<strong> gençlerin çağdaş, milli ve laik bir eğitim alabilmelerinin yolu açılmıştır. </strong> </p>
<p>«      Atatürk, bilgi üretemeyen, harf devrimi yapıldığında <em>“Latin harfleriyle yazacağıma kalemimi kırarım”</em> diyen, <em>“Okul bahçesinde fotoğraf çektirmenin günah olduğunu” </em>söyleyen hocaların görev yaptığı yüksek medrese görünümündeki <strong>Darülfünun</strong>’u kapatarak Nazi baskısından kaçan bilim insanlarının da istihdam edildiği <strong>İstanbul Üniversitesi</strong>’ni açtırmıştır. İstanbul Üniversitesi, 1930’lu yılların dünyasındaki en önemli üniversitelerden biridir. İstanbul Üniversitesi’nde görev alan yabancı bilim insanları arasında kendi alanlarında dünyaca ünlü çok sayıda bilim insanı vardır: <strong>İktisat profesörleri W. Röpke, A. Rüstow, G. Kessler, F. Neumark; kimya profesörleri F. Arndt, F. Haurowitz, E. M. Alsleben; tıp profesörleri P. Schwartz, R. Nissen, A. Eckstein; müzik profesörleri P. Hindemith, C. Ebert, E. Zuckmayer; hukuk profesörü E.Hirsh; kent bilimci Prof. E. Reuter</strong>… bunlardan sadece birkaçıdır. Dünyanın en önemli fizikçileri, matematikçileri, müzikologları, Sümerologları, Hititologları, antropologları İstanbul Üniversitesi’nde istihdam edilmiştir.</p>
<p>«      <strong>Atatürk, Türkiye’nin dört bir yanında Halkevleri-Halkodaları açtırarak, yüzyıllardır cahil bırakılmış, eğitimle, sanatla, kültürle, bilimle bütün bağları koparılmış Anadolu insanı her konuda aydınlatmaya çalışmıştır. </strong><strong>Anadolu’nun en ücra köşesine kadar yayılan Halkevleri-Halkodaları uygulaması, Türkiye’de gerçek anlamda bir Anadolu Rönesansı başlatmıştır</strong>. Halkevleri-Halkodaları sayesinde Anadolu insanı eğitimle, sanatla, bilimle, kültürle, sporla tanışmıştır. Batı’dan yaklaşık 400 yıl kadar sonra Anadolu insanı ilk kez okuma-yazma öğrenmiş, tiyatro izlemiş, müzik dinlemiş, kitap okumuş, sergi gezmiş, heykel ve resim görmüş, dans etmiş, spor yapmış, kadınlı erkekli toplantılara katılmış, birlikte öğrenmiş ve birlikte eğlenmiştir. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşan Halkevleri, çölde bir vaha misali Anadolu bozkırına can vermiştir. 1932’de 24 Halkevi ve 34.000 üyesi vardır. Aradan geçen altı yıl sonra, 1938’de ise bu rakam 209 Halkevine ve erkek-kadın 100.000’den fazla üyeye ulaşmıştır. <strong>1936 yılında 103 Halkevi çatısı altında çeşitli etkinliklere katılan insan sayısı 2 milyon 100 bin’dir.</strong></p>
<p>«   <strong>   Atatürk aşiret ve tarikat kıskacındaki Doğu halkını rahatlatmak için toprak reformu yapmak istemiş, bu yönde ilk adımları da atmıştır. 1934 yılında çıkartılan İskan Kanunu’yla yoksul köylüye toprak dağıtılmıştır. Genç Cumhuriyet 1923-1938 arasında toplam, 246.431 aileye toplam 9.983.750 dekar toprak dağıtmıştır. Atatürk’ün, Doğu’daki ağa-şeyh-aşiret-tarikat yapılanmasını yok ederek halkı özgürleştirmek için attığı bu önemli adım, emperyalizmin kontrolünde halkı sömüren feodallerin tepkisiyle karşılaşmış ve Doğu Anadolu’da genç Cumhuriyete karşı Ağrı ve Dersim isyanları patlak vermiştir.</strong></p>
<p>«      Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından<strong> 17 Şubat 1923’teki İzmir İktisat Kongresi</strong>’yle Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını başlatmıştır. 1923-1929 arasındaki liberal ekonomi  denemesi 1929’daki dünya ekonomik krizinin ardından terk edilerek 1930-1938 arasında <strong>Planlı Devletçilik (Karma Ekonomi)</strong> benimsenmiştir. <strong>1927’deki Teşvik-i Sanayi Kanunu ve 1929’daki gümrük tariflerinin kontrolüyle </strong>canlanan <strong>ekonomi, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ardından başlayan ağır sanayi hamlesiyle dosta düşmana parmak ısırtacak bir başarı elde etmiştir.</strong> Osmanlı’dan sadece 4 fabrika miras kalan genç Cumhuriyet, 1926-1938 arasında Türkiye’nin değişik bölgelerinde <strong>28 fabrika</strong> kurmuştur. Bu fabrikalarda işçi hakları en üst düzeyde tutulmuş, işçiler ve yöre halkı için sosyal imkanlar sağlanmıştır. Bu fabrikalar aynı zamanda birer kültür kumudur. <strong>1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi % 152 artarken toplam sanayi üretimi % 80 artış göstermiştir. Artış kömürde % 100, kromda %  600, diğer madenlerde % 200 olurken, demir üretimi sıfırdan 180.000 tana çıkmış, şeker üretimi 200 misli artmıştır, 1930 yılında Türk Parası’nın Kıymetini Koruma Kanunu ve yine aynı yıl Merkez Bankası’nın kuruluşu çerçevesinde, TL’nin sterlin, ABD doları ve İtalyan lireti karşısındaki değeri yükselmiştir. Ulusal bankaların sayısı giderek artmıştır. Ülke genelinde 1924′de 19 ulusal banka varken (15’i yabancıların) 1938′de bu sayı 39′a yükselmiştir (9’u yabancıların). 1923 yılında İthalat ihracat arasındaki fark (-60) iken, başarılı ekonomik politikalar sonunda 1938’de bu fark (-5)’e düşmüştür. 1929 dünya  ekonomik krizine rağmen 1924-1938 arasındaki büyüme hızı % 10’un altına düşmemiştir. Enflasyonsuz büyüme gerçekleştirilmiş, GSMH  3 katına, kişi başına milli gelir 2 katına çıkmıştır. 1923-1938 arasında 11 yıl boyunca gelir gider eşitliği sağlanmış (denk bütçe), 3 yıl gelir giderden fazla olmuştur. 1938’e gelindiğinde Merkez Bankası’nda 36 milyon dolar döviz, 26 ton altın vardır. Artık şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tamamı, yünlü dokumada % 83’ü, pamuklu dokumada % 43’ü, kağıtta % 32’si, camda ve cam eşyada % 63’ü milli üretimle karşılanmaktadır. 1938’de devletin Osmanlı borçlarından başka borcu yoktur.</strong></p>
<p>«      <strong>Atatürk, ülkenin dört biryanını demiryolu ağlarıyla birbirine bağlamıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyete, yabancıların kontrolündeki 4.112 km demiryolu miras kalmıştır. 1928-1938 arasında bu demiryollarının 3.387 kilometrekaresi satın alınarak milleştirilmiştir. 1923’de 4.112 kilometre olan demiryolu uzunluğu, 1938’de 7. 132 kilometreye ulaşmıştır. Yani Osmanlı’nın son 150 yılında üstelik tamamen yabancılara yaptırıp işlettiği demiryoluna yakın uzunlukta bir demiryolu ağını genç Cumhuriyet 10 yılda kendi imkanlarıyla yapmıştır</strong>. Üstelik Cumhuriyetin demiryolları, ülkenin doğusuyla batısını, kuzeyiyle güneyini eksiksiz birbirine bağlayan çok daha işlevsel niteliktedir. 1938’den günümüze kadar geçen 73 yılda yaklaşık, 1500 kilometre demiryolu yapıldığı göz önüne alınırsa, Atatürk Cumhuriyeti’nin demiryolu konusundaki başarısı çok daha iyi anlaşılacaktır. Atatürk, yol olmadığı için adeta kaderine terk edilmiş durumdaki köyleri merkeze bağlamak amacıyla köy yollarının yapımına ve onarımına büyük önem vermiştir. Bu doğrultuda <strong>çok kısa bir zamanda adeta bir dünya rekoru kırılmış ve 1923-1926 yılı arasında 27.850 km köy yolu açılmış onarılmış ve düzeltilmiştir.</strong></p>
<p>«   <strong>   Atatürk, 1926 yılında Teyyare ve Motor Türk Aş’yi kurdurmuştur. </strong> <strong>1928’de Kayseri’de  bir  Uçak Fabrikası kurularak üretme başlamıştır. Fabrika, Alman Junkers firmasıyla birlikte 1938 yılına kadar 15 adet Junkers A 20 Uçağı, 15 adet ABD Havk Muharebe Uçağı, 15 adet Gotha İrtibat Uçağı üretmiştir.</strong> Kayseri Uçak Fabrikası’nda toplam<strong> 112 uçak </strong>üretilmiştir.  Fabrika yurt dışından bile uçak siparişi almıştır.  Fabrika, 1939 yılından itibaren uçak üretimine  son vererek sadece Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların bakım ve onarım işlerini yapmaya başlamıştır. <strong>1925 yılında Vecihi Hürkuş, her şeyi ile yüzde yüz ilk Türk uçağını yapmıştır</strong>. 1936 yılında <strong>Nuri Demirağ, İstanbul Uçak Fabrikası’nı kurmuştur</strong>. Nu 37 koduyla uçak üretimine başlamıştır. Bu uçaklardan 24 adet üretilmiştir.</p>
<p>«   <strong>   Atatürk, Türk insanının belini büken amansız hastalıkların kökünü kazımıştır. Sağlık bakanlığına bağlı bir avuç idealist Cumhuriyet doktoru, sıtma, verem, tifüs, frengi, cüzzam ve trahom gibi salgın hastalıklarla mücadele etmiş ve bu hasatlıkları büyük oranda etkisiz hale getirmiştir. 1924 yılında 150 ilçede Muayene ve Tedavievi açılmıştır. Hastane sayısı 1940’ta 198’e ulaşmıştır.</strong> 1926’da Manisa ve Elazığ’da Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastaneleri, Ankara ve Konya’da Doğum ve Çocuk Bakımevleri açılmıştır  Adana, Malatya, Antep, Kilis, Besni de Trohom Savaş Hastaneleri açılmıştır. Adana, Gaziantep, Malatya, Urfa ve Maraş’taki mücadele sırasında toplam 120 yataklı trahom hastaneleri kurulmuş ve yalnızca 1934 yılında müracaat eden 87.000 kişiden 2.215’i tedavi, 4.318’i ameliyat edilmiştir.  1925-1931 arasında ülke genelinde 40.000 trohomlu tedavi edilmiştir. Adana’da Sıtma Enstitüsü hizmete girmiştir. Değişik bölgelerde 11 Sıtma Dispanseri kurulmuştur. <strong>1931 yılına kadar 2 milyon hasta tedavi edilmiştir. </strong>1924-1938 arasında 17 milyon sıtmalı kontrolden geçirilmiştir, 5 milyonu tedavi edilmiştir, 350 kilometrekare bataklık kurutulmuştur. 1000 km kanal açılmıştır. çıkmıştır. Sıtmayla mücadele konusundaki bu büyük başarının dünyada eşi benzeri yoktur. 1922’de 22 olan Kızılay Dispanseri sayısı 1932’de 339’a, yatak sayısı ise 189’dan 1318’e çıkmıştır. 1960 yılına gelindiğine ülke genelinde doktor sayısı 9.826’ya, hemşire sayısı 2420’ye, ebe sayısı 3126’ya çıkmıştır.  1922’de 1.950 köyde sığır vebası vardı. 1932’de sığır vebası tamamen önlenmiştir.</p>
<p>«      Atatürk, Türk insanına sanatı, sanatçıyı, tarihi, kültürü, sporu, çevreyi sevdirmiştir. Halkevleri aracılığıyla resim, heykel, müzik, tiyatro, sinema gibi sanatların Anadolu’nun dört bir yanına yayılmasını sağlamıştır. Yetenekli gençleri Avrupa’ya resim, müzik öğrenimi için göndermiştir Böylece<strong> Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun gibi kompozitörler; Çallı İbrahim, Namık İsmail gibi ressamlar yetişmiştir</strong>. 1937’de Türkiye’deki ilk resim galerisini, Resim ve Heykel Müzesi’ni açmış, İbrahim Çallı başta olmak üzere dönemin Türk ressamlarıyla ilgilenmiş, İlk Türk operasının (Özsoy) hazırlanması için ünlü müzisyen Adnan Saygun’u görevlendirmiş, Cemal Reşit Rey’e de ilk konservatuarı kurdurmuştur. Türk müziğinin araştırılmasını sağlamış, çok sesli müziğin tanınıp dinlenmesi için mücadele etmiştir. Kulakları çok sesli Alafranga müziğe alıştırmak için bir süre çok sevdiği Alaturka müziği yasaklamıştır. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı kurdurmuştur. Şehir tiyatrolarının yurdun en ücra köşelerine kadar turneler düzenleyerek halka temsiller vermesini sağlamıştır. Eski Türk oyunlarının yeniden hatırlanmasını ve oynanmasını istemiştir. Mevlana, Yunus Emre, Karacaoğlan’ın hatırlanmasını ve anılmasını; Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Mimar Sinan, Piri Reis gibi Türk büyükleri hakkında bilimsel araştırmaların yapılmasını ve bu kişilerin heykellerinin dikilmesini istemiştir. <strong>Nitekim Piri Reis hakkındaki ilk bilimsel araştırmalardan birini Manevi kızlarından tarihçi Afet İnan’a yaptırmıştır</strong>. Arkeolojiye, eski eserlere ve müzelere önem vermiş, Anadolu’nun köklü tarihinin sergilendiği müzeler açtırmıştır. Radyo yayınlarını başlatmış, sinemanın yayılmasına önayak olmuştur. Güreş, atletizm, havacılık, yüzme sporlarının gelişmesini, dahası bu branşlarda Türk kadın sporcuların yetişmesini sağlamıştır. Ankara’da Millet Bahçesi’nde bir Milli Sinema kurumuş orada halka açık filimler gösterilmiştir. Bireysel olarak da sinemayla ilgilenmiş, fırsat buldukça film izlemiş ve dahası, Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir film senaryosu yazmıştır. Atatürk, başta Ankara Orman çiftliği olmak üzere Türkiye’nin değişik yerlerinde kurduğu <em>“örnek çiftliklerle”</em> modern tarım-ileri hayvancılık yapılan ve biyoyakıt kullanılan çevreci bir Türkiye yaratmak istemiştir. Orman Çiftliği’ne 3 yılda 150 bin, Yalova-Termal arasındaki yola ise 2250 ağaç diktirmiştir. Yalova’da bir çınar ağacağının dalını korumak için ağacın hemen yanındaki köşkünü altına ray döşeterek birkaç metre yana kaydırmıştır. O günden sonra o köşke <em>“yürüyen köşk”</em> adı verilmiştir.</p>
<p>        <strong>İşte Atatürk’ün  aklıyla, iradesiyle yarattığı Cumhuriyet mucizesinin çok kısa bir bilançosu…</p>
<p>        İşte günümüzde kimilerince küçümsenmeye, sıradanlaştırılmaya, unutturulmaya çalışılan Atatürk gerçeği, Atatürk mucizesi…</p>
<p>       Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin haksız mıyım?“Cehalette boğulup sıtmadan ölmediysek eğer bunu O’na borçluyuz.” derken haksız mıyım?…,<br />
</strong><br />
<strong><br />
Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN<br />
</strong><br />
 </a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[CEHALETTE BOĞULUP SITMADAN ÖLMEDİYSEK EĞER BUNU ONA BORÇLUYUZ “Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesinin Bilançosu”<br />
<br />
<div id="content">
        <h3>CEHALETTE BOĞULUP SITMADAN ÖLMEDİYSEK EĞER BUNU ONA BORÇLUYUZ “Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesinin Bilançosu”</h3>    <p class="postmeta"> Sinan Meydan</a> <br> 10 Kasım 2011 </p>
    <div class="entry">
      <p><img alt="" src="http://b1110.hizliresim.com/q/x/6klj.jpg" aling="left"><br />
<br />
<br /><br />
<strong>“Düşünüş biçimi zayıf, çürük yanlış sefih olan<br />
                                                          bir sosyal topluluğun bütün çabası boşunadır. <span id="more-85732"></span></p>
<p>                                                            İtiraf etmek zorundayız ki bütün İslam</p>
<p>                                                            dünyasının sosyal toplumlarında hep yanlış </p>
<p>                                                            düşünce biçimleri egemen olduğu için doğudan</p>
<p>                                                            batıya kadar İslam memleketleri düşmanların</p>
<p>                                                            ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların esaret </p>
<p>                                                            zincirine girmiştir.”</strong></p>
<p>                                                                                      <strong>  Atatürk-20 Mart 1923-Konya</strong></p>
<p>   Bugün Cumhuriyetimizin 88. yıldönümü. Türk insanının padişahın kullarından özgür bireyler haline getirilmesinin, kadının köle durumundan kurtarılıp erkekle eşit kılınmasının, aşağılanan, dışlanan Türklere kimliklerinin ve kişiliklerinin yeniden hatırlatılmasının, akıl ve bilimin gücünün vurgulanmasının, kısaca <strong>bu milletin</strong> yeniden insan onuruna yakışır biçimde yaşamaya başlamasının 88. yıldönümü.</p>
<p>    Kutlu olsun!</p>
<p>   Cumhuriyet Devrimi (Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki yenilikler) Atatürk’ün kafasında ilk gençlikten beri biçimlenen, tecrübeyle, bilgiyle harmanlanan, zaman içinde olgunlaşan ve yeri ve zamanı geldikçe aşama aşama düşünceden uygulamaya geçirilen bir uygarlık projesidir.</p>
<p>     <strong>Atatürk,</strong> 1918’de I. Dünya Savaşı’ndan 550.000 kayıpla çıkan, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla orduları dağıtılan, ağır silahları elinden alınan, tünelleri, demiryolları, tersaneleri, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, telgraf hatları ele geçirilen, bu da yetmezmiş gibi elindeki son toprakları da emperyalistlerce işgal edilen, kapitülasyonlar altında ezilen, sanayileşmemiş, aşiret ve tarikat kıskacında, aydınlanmamış, geri kalmış yıkık ve perişan bir ülkeyi önce bağımız sonra çağdaş  bir ülke haline getirmeyi başarmıştır.</p>
<p>     Yoksul, perişan, cahil, yılgın, moralsiz ve emperyalizmle kuşatılmış ve kışkırtılmış bir topluluktan önce bir <em>“birlik”</em>, sonra bir <em>“ordu”</em> sonra da bir <em>“millet”</em> yaratmıştır.</p>
<p>      Atatürk, emperyalist ve kapitalist Avrupa’ya, <em>“Biz tüm ulus olarak bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı bütün ulusça savaşan insanlarız” </em>diyerek baş kaldırmış ve kazanmıştır.</p>
<p>      Böylece dünyada ilk kez bir adam ve o adama inana bir millet, eli kanlı emperyalizmi dize getirmiştir.</p>
<p>    Bu büyük başarı Atatürk’ü ve Türk milletini ezilen-sömürülen Doğu’nun bağımsızlık sembolü haline getirmiştir. İslam dünyasına göre o, Hıristiyan emperyalizmini dize getiren <em>“ALLAH’IN KILICIDIR”</em></p>
<p>     <strong> Prof. Arnold Tyonbee,</strong> bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: <em>“Türk ulusu kendisi için savaşırken aynı zamanda yoksul ülkelerin de savaşını vermiştir. Kendisine karşı kabaran sel sularını Ankara kapılarında durdurarak İzmir’e, Trakya’ya, İstanbul’a doğru süren Türklerin başlattığı yeni akım belki de Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Tunus, Cezayir ve Hindistan’a dek etkisini sürdürecek ve bu ülkeleri kaplayan Batı selini sürükleyip götürecektir.”</em></p>
<p>    <strong> Atatürk, emperyalizmin ezberini bozan ilk ve tek doğuludur:</strong> Önce yetersiz insan gücü, yetersiz silah ve cephane, yetersiz bilgi, yetersiz para ve yetersiz moral gücüyle  sanayileşmiş, bilgili, zengin ve şımarık emperyalizmi yenmiş; sonra da ortaçağ kalıntısı, geri kalmış, yoksul, bağımlı, bilgisiz ve <strong>sağlıksız bir “ümmet” imparatorluğundan çağdaş bir “ulus” yaratmıştır.     </strong></p>
<p>    Atatürk, hiç abartısız önce bir vatan, sonra bir millet sonra da bu vatanda bağımsız yaşayacak millete çağdaş (uygar) bir gelecek hazırlamıştır. </p>
<p>      Dünyanın hiçbir döneminde ve hiçbir yerinde bir millet için bu kadar çok şey yapan başka bir lider daha yoktur.<br />
<strong><br />
     Özetlemek gerekirse Atatürk bu milleti iki kere kurtarmıştır: İlk kurtuluş; akılla-silahla-imanla-cesaretle- kazandığı Kurtuluş Savaşı, ikinci kurtuluş ise; akılla-kalemle-bilgiyle-azimle kazandığı Uygarlık Savaşı’dır</strong></p>
<p><strong>    Elimizde Yokluk ve Yoksulluk Var İsmet.</strong> </p>
<p>     Atatürk, cumhuriyetin ilanından bir gün sonra 30 Ekim 1923’te İsmet Paşa’yı köşke davet ederek, ona ülkenin içinde bulunduğu durumu, Osmanlı’dan devralınan mirası anlatmıştır. Atatürk sözlerine, <em>“Bize  geri,  borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz…”</em> diye başlamıştır.</p>
<p>     Atatürk çok haklıdır….</p>
<p>     Osmanlı’dan Cumhuriyete kalan miras, işgal altında bir vatan, bolca dış borç, yoksulluk, yoksunluk ve bir de bağnazlıktır.</p>
<p>    <strong>  İşte genç Türkiye Cumhuriyeti’ne 1923 yılı itibariyle Osmanlı’dan kalan miras:</strong></p>
<p><strong>«     Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bir bölümü yerleşik değil göçebe. 40 bin köyün 37 bininde ne okul var, ne posta ne de dükkan. 40 bin köyde yaklaşık 11 milyon insan yaşıyor. Bu insanların ancak % 2’si okur-yazar. 35.000 köyde okul yok. 1922 istatistiklerine göre 1950 köyde sığır vebası var.</p>
<p>«     Düşmanların tümüyle yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmak gerekiyor.</p>
<p>«     Dört mevsim kullanılabilir karayolu yok denecek kadar az. Kışın batağa dönüştüğü  için geçilmesi çok zor.</p>
<p>«     4.000 km kadar demiryolu var Anadolu’da. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz bir demiryolu ağı. Vatanın bütünlüğünü sağlamak için ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamak lazım.</p>
<p>«     Denizciliğimiz acınacak durumda. Donanma, II. Abdülhamit döneminde Haliç’te çürütülmüş.</p>
<p>«     Köylü topraksız.  Sabanı ve öküzü bile yok. Doğu’da, Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmayan aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni var. </p>
<p>«      Her yerde tefeciler, spekülatörler, savaş zenginleri halkı eziyor.</p>
<p>«      Çok az tarım mühendisi var. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getiriyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.</p>
<p>«     Tüm Türkiye’de sadece 337 doktor var. 150 kadar ilçede doktor yok. Doktor başına 30.000 kişi düşüyor. Sağlık memuru sayısı 434. Pek az şehirde eczane var.  Türkiye’deki toplam eczacı sayısı 60.</p>
<p>«     Salgın hastalıklar insanımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta denebilir. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor. Ebe sayısı çok az. 40 bin köye karşılık diplomalı ebe sayımız 136.</p>
<p>«     Telefon, motor ve makine yok denecek kadar az. Teknolojiden yoksun bir ülkeyiz. Radyo ve sinema yok…</p>
<p>«     Ekonomik hayatımız da içler acısı bir halde. Kapitülasyonlar belimizi bükmüş, tarım ilkel yöntemlerle yapıldığı için ve topraklar bilinçsiz kullanıldığı için üretim çok az.</p>
<p>«     Bütün sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Şeker, un ve hatta kiremiti bile ithal etmek durumundayız. Avrupa’nın her çeşit malı için açık pazar halindeyiz.</p>
<p>«     Toplam sanayi kuruluşumuz 282. Ağırlığı gıda, dokuma ve deri sanayi oluşturuyor. Bu kuruluşlardaki sermaye ve emeğin sadece % 15’i Türklerin. Geri kalanlar yabancı ve azınlıkların. Madenler, limanlar ve demiryolları yabancıların elinde.</p>
<p>«     Osmanlı’dan bize kalan sadece dört fabrika var: Hereke İpek Dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri fabrikaları.</p>
<p>«     Sanayi gelişmemiş, iktisatçımız da çok az. Çoğu bilip okuduğu kavramların dışına çıkamıyor. Mühendisimiz olmadığı gibi ara elemanımız da yok.</p>
<p>«     Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı kentlerde var.</p>
<p>«     Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400.000’i geçmiş. Göçmenlere ordunun yiyecek stoklarından yardım ediliyor.</p>
<p>«     Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi ise hiç çözülmemiş bir sorun olarak duruyor. Erkeklerin % 7’si, kadınların %04’ü okuma yazma biliyor. Kürtler arasında okuma yazma oranı %01 bile değil.</p>
<p>«     Tüm ülkede 337.618 ilkokul öğrencisi var. Bu zorunlu öğrenim görmesi gereken çocuğun sadece dörtte biri. Ülkede toplam 4.770 ilkokul bulunuyor. Tüm ülkede sadece 153 ortaokul ve lise var. Ortaokullarda sadece 543, liselerde 230 kız öğrenci okuyor. Öğretmenlerin üçte biri öğretmenlik eğitimi görmemiş. Bizim okullarımızın azlığına ve niteliksizliğine karşın yabancıların çok sayıda nitelikli okulu var.</p>
<p>«     Medreseler askerden kaçma yeri ve bağnazlık yuvası durumunda. Hurafeleri din diye öğreten ve öğrencilere “salavatı tefriciye” çektiren bir anlayış egemen. Medreselerde Türkçe yasak.</p>
<p>«     Ülkede sadece bir üniversite var. O da yüksek Medrese düzeyinde eğitim veriyor. Çağın gelişmelerine kapalı. Akıl ve bilim çoktandır unutulmuş.</p>
<p>«     Halk kitap okumuyor. 1729’dan 1830 yılına kadar 100 yıl içinde Osmanlı’da basılan toplam kitap sayısı sadece 180. Aynı sürede Batı’da basılan kitap sayısı ise 90.000. Basının toplam tirajı 100.000’i geçmiyor. Gazeteler ve dergiler, sadece İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde az sayıda okuyucu bulabiliyor.</p>
<p>«     Kitap yok, kütüphane yok, müze yok, tiyatro yok, sinema yok, radyo yok; halkı aydınlatacak, bilinçlendirecek, eğitecek kurumlar yok. Halk adeta kendi kaderine ve cami imamının, tarikat şeyhinin, Medrese ehlinin bilgisine ve insafına terk edilmiş durumda.</p>
<p>«     Halk müziğe, heykele, tiyatroya, sinemaya, baloya, sanata, spora çok uzak.</p>
<p>«     Halkta tarih bilinci yok. Tarih denince peygamberlerin ve padişahların hayat öyküleri anlaşılıyor. Bir çok tarihi eserler yurt dışına kaçırılmış. Antik tarihten ve Arkeolojiden anlayan insan sayısı bir elin parmakları kadar.</p>
<p>«     Türkçe ihmal edilmiş, sözcükler unutulmuş.  Türkçe Türkçeliğini yitirdiği için dilin adına Osmanlıca denilmiş. 600 yıldan fazla bir zaman içindeki özensizlik nedeniyle Arapça-Farsça ve Fransızca Türkçeyi adeta istila etmiş. Dahası eklemeli ve sesli harf sayısı çok fazla bir dil olan Türkçe, Türkçeye hiç uymayan çekimli ve sesli harf sayısı çok az bir dil olan Arapçanın alfabesiyle yazılmaya çalışılıyor.</p>
<p>«     Kadınlar ikinci sınıf, medeni, sosyal ve siyasal haklardan yoksun. Kadın erkek eşitliği yok. Bir gün kadınların da erkeklerle eşit haklara sahip olacakları, avukatlık, hakimlik, pilotluk, profesörlük, milletvekilliği, atletizm yapabileceklerini hayal bile etmek mümkün değil.</p>
<p>«     Bir çok tarikat hayata yöne vermeye çalışıyor. Mezhep çatışmaları hat safhada. Falcılar, büyücüler, şeyhler, şıhlar ayrıcalıklı konumda. Din istismarı çok yaygın.</p>
<p>«     600 yıl boyunca Türkler ihmal edilmiş. Yönetim dönme devşirmelere bırakılmış.  Türkler, devlet yönetiminden dışlanmış, sadece köylü, çiftçi ve asker olabilmiş. Bu nedenle de kimliğini, kişiliğini ve kendine güvenini kaybetmiş. </p>
<p>«     Hukuk sistemi, yargı sistemi, anayasal düzen, hatta takvim, saat, ölçüler bile çağa uymayan bir durumda. Kılık kıyafet, “ne milli ne beynelmilel”, gülünç durumda…</p>
<p>«     Biat kültürü hakim, 600 yıldan fazla devam eden saltanat sistemi içinde halkın kaderi hep padişahın iki dudağı arasında olmuş. Padişah “rai” (çoban) mantığıyla “reaya”(sürü) diye gördüğü halkı gütmüş. Saray, devlet adamları, din adamları, gayrimüslim zenginler ayrıcalıklı “havas” yani üstün sınıf, Müslüman Türk halkı ise alt tabaka, yani “avam” olarak görülmüş.<br />
</strong><br />
    İşte Cumhuriyet mucizesi bu korkunç tabloyu çok kısa bir sürede tamamen tersine çevirmiştir. Bu yokluk, yoksulluk ve geri kalmışlık içinde Atatürk ve çevresindeki <em>“devrimci kadro”, </em>sadece 15 yıl gibi çok kısa bir sürede dünyaya parmak ısırtacak bir başarıya imza atmıştır.</p>
<p>  <strong>  Üstelik ATATÜRK Cumhuriyet mucizesine imza atarken, ilk on yıl içinde bir büyük isyan (Şeyh Sait İsyanı), irili ufaklı çatışmalar, iki kısmı seferberlik ve bir büyük dünya krizi yaşanmıştır. Kısıtlı bütçesine rağmen yabancılardan çok fazla borç almadan kalkınmayı başarmıştır</strong>. Cumhuriyet, İzmir İktisat Kongresi’yle başlayan kalkınma sürecinde denk bütçe, açık diplomasi,<em> “yurtta barış dünyada barış”</em> ilkeleriyle hareket etmiştir. Milletler Cemiyeti’ne ancak davet edilince girmiştir. <strong>Bu dönemde % 10 kalkınma hızı, %20 sanayileşme hızı yakalamıştır. Son beş yılda ise, bir büyük isyan (Dersim İsyanı) ve irili ufaklı çatışmalar, Hatay ve Boğazlar sorununa rağmen Devletçi ekonomiyle ve kalkınma planlarıyla fabrikalarını, demiryollarını, bankalarını kurmuş ve büyük bir hızla sanayileşmiştir.</strong> Halkçılık ilkesi doğrultusunda <strong>halkevleri, halkodaları, köy öğretmen okulları, köy okulları, millet mektepleri, enstitüleri, yüksek okulları ve üniversitesini</strong> kurarak halkı bilinçlendirmiştir. 15 yıl gibi kısa bir sürede, ortaçağ kalıntısı geri kalmış bağımlı bir toplumdan çağdaş bir ulus yaratılmıştır. Neresinden bakarsanız bakınız bunun adı <strong>Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesi</strong>’dir.</p>
<p>       <strong> İşte Atatürk ve Cumhuriyet mucizesinin kısa bir bilançosu:</strong></p>
<p> «     Kurtuluş Savaşı boyunca <strong>“milli egemenlik”</strong> ilkesi doğrultusunda hareket eden, emperyalist kuşatmayla çevrilmiş ve demokrasi geleneği olmayan bir ülkede <em>“ille de meclis, önce meclis”</em> diyerek milletin temsilcilerinden oluşan TBMM’yi açan, bütün bir ölüm kalım savaşını bu halk meclisiyle birlikte yürüten, daha sonra <em>“egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”</em> diyerek 600 yıllık Osmanlı saltanatını yıkan, siyasal kültürü artırmak için bir siyasi parti kuran (CHP), Cumhuriyeti ilan eden, hilafeti kaldıran ve kadınlara seçme seçilme hakkı veren ve iktidarı denetlemek için bir parti daha kurup (SCF) demokrasinin alt yapısı hazırlayan <strong>Atatürk böylece, 600 yıldan fazla bir zamandır sultanlar-padişahlar-halifeler tarafından <em>“rai” </em>(çoban), <em>“reaya”</em> (sürü) mantığıyla güdülen bir <em>“kul”</em> kitlesinden, özgür iradesiyle kendi kaderini kendisi belirleyen <em>“bireyler”</em> yaratmıştır.</strong> Cumhuriyet sayesinde kul bireye, ümmet millete dönüşmüştür. Bu gerçek anlamda <em>“devrimci”</em> bir  dönüşümdür. <strong>İslam dünyası bugün hala Atatürk’ün yüzyılın başında yaptığı bu dönüşümü yapamamanın sıkıntılarını çekmektedir. İki dünya savaşı arasında meclisleri açık olan ve bir şekilde demokratik işleyişe sahip olan ülke sayısı Avrupa’da 5 Amerika’da 5 olmak üzere toplam 10 ülkedir. Türkiye de bu ülkelerden biridir. </strong>Dünya’da, 1920’de sadece 35 anayasal ve seçilmiş hükümet varken, bu sayı 1938’de 17’ye düşmüştür. 1944’de ise tüm dünyadaki 64 ülkenin sadece 12’si meclise ve anayasal düzene sahip, demokrat olarak adlandırılabilecek ülkelerdir. Türkiye de bu ülkelerden biridir.<strong> Türkiye, KADINLARA SEÇME SEÇİLME HAKKI VERME konusunda İslam dünyasında “1.”, Avrupa’da “7.”, Dünya’da “12.” sıradadır. </strong> Demokrasi ve kadın hakları konusunda oldukça geri kalmış bir İslam ülkesi olan Türkiye’nin bu başarısı, kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıcıdır. Avrupa’da faşist diktatörlüklerin kol gezdiği bir ortamda Atatürk demokrasiyi, <em>“İnsan ırkının ümidi” </em>ve <em>“daima yükselen bir deniz”</em> olarak adlandırmış ve bu doğrultuda Türkiye’yi demokrasiye hazırlamıştır. Nitekim bu hazırlıklardan sonra Türkiye 1946’da çok partili hayata 1950’de de demokrasiye geçmiştir.</p>
<p>«      Atatürk, 600 yıldır Türkleri <em>“etrak-ı bi idrak”</em> diye merkezden çevreye dışlayan, onları çiftçi-köylü ve asker yapan, devlet yönetimini tamamen <strong>Hıristiyan-Yahudi-dönme-devşirme-soylu unsurlara bırakan, Kürtleri kullanma karşılığında onların aşiretleşmelerine ve fedaileşmelerine izin veren zihniyete son verip Türkleri yüzyıllar sonra yeniden çevreden merkeze taşımıştır. Cumhuriyetle Türklere devlet kapıları yeniden açılmış, ülke yönetimi saltanat soylularının elinden alınarak halka verilmiştir Cumhuriyetle birlikte, yüzyıllar sonra ilk kez bu ülkede dönme-devşirme-saltanat soylusu olmayan sıradan halk kitleleri başbakan, cumhurbaşkanı ve bakan olabilmişlerdir.</strong> Yakın tarihimizde, <strong>Süleyman Demirel, Turgut Özal, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğa</strong>n gibi <em>“halkın içinden gelmekle”</em> övünen kişilerin ülke yönetiminde söz sahibi olmalarının tek nedeni <strong>Atatürk’ün ve Cumhuriyetin Osmanlı’nın dönme-devşirme-soylu saltanatına son vermiş olmasıdır. Ama Atatürk ve genç Cumhuriyet sayesinde bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı olan bu kişiler, Atatürk Cumhuriyeti’ni <em>“jakoben” </em>(tepeden inmeci) ve <em>“seçkinci”</em> olarak adlandırmışlar, kendilerini Osmanlı sultanlarıyla özdeşleştirmişlerdir</strong>. Akıl tutulması bu olsa gerekir. Türk Tarih Kurumu’nu, Türk Dil Kurumu’nu, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni kurmuş, Türk Tarih Tezi’ni ve Türk Dil Tezi’ni geliştirip Türkçenin yapısına uygun Yeni Türk Harflerini (Göktürk- Etrüsk- Latin Harfleri) kabul etmiş, Türk ağızlarında tarama ve derleme çalışmalarıyla <strong>unutulmaya yüz tutmuş Türk dilini yeniden açığa çıkarmış</strong>, böylece Osmanlı’da tarihini, dilini, dolayısıyla kimliğini ve kişiliğini kaybetme noktasına gelen Türklere yeniden dilini, tarihini; kısaca milli kimliğini anımsatmıştır.<em>“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”</em> diyerek de <strong>Türkiye’deki herkesi, ırkına, cinsine, dinine bakmaksızın <em>“Türk milleti”</em> diye adlandırmıştır.</strong></p>
<p>«     Atatürk, 1928’de Yeni Türk Harflerinin kabul edilmesinin ardından <strong>Millet Mektepleri</strong>ni açtırmıştır. Ülke genelinde <strong>toplam 54.050 Millet Mektebi </strong>açılmıştır. Bunun 18.589’u şehirlerde, 35.46’sı köylerdedir. Bu okullarda toplam 46.000 öğretmen görev almıştır. 1929-1934 arasındaki 5 yıl içinde Millet Mekteplerine devam eden 2.305.924 kişiden 1.124.926 kişi yeni yazıyı öğrenip diploma almıştır. Millet Mektepleri’nde 1929-1936 tarihleri arasında ise 2.546.051 kişi yeni yazıyı öğrenerek diploma almıştır. Millet Mekteplerinde hiç okuma yazma bilmeyen 458.000 köylü kadından 152.968’ine okur-yazarlık belgesi verilmiştir.<strong> Türkiye’de 1927 yılında okuma-yazma oranı erkeklerde % 7 kadınlarda % 04 iken, Harf devriminden 7 yıl sonra, 1935 nüfus sayımına göre (toplam 17 milyon) okur-yazarlık oranı % 19.2’ye yükselmiştir. Bu oran, Harf devrimi öncesinin neredeyse iki katıdır. Okuma-yazma oranı sürekli artarak 1940-41’de % 22,4’e yükselmiştir. Neresinden bakılırsa bakılsın bu artış bir dünya rekorudur.</strong> Köy eğitmenleri projesiyle Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar genç ve idealist öğretmenler gönderilmiş, bu öğretmenler köylülerle birlikte kurdukları okullarda köy halkına hem okuma-yazma öğretmiş, hem bilim, sanat, kültür,  konularında temel bilgiler vermiş, hem de tarım, hayvancılık, bağcılık ve bahçecilik, el sanatları gibi konularda halkı eğitmiştir. 1940’ların ortalarına kadar 7000 köye okul götürülmüştür. Atatürk döneminde okul ve öğrenci sayılarında büyük bir artış görülmüştür. 1924-1936 yılları arasında ki 12 yılda ilkokul sayısı % 25’lik bir artışla 4.894’ten 6.112’ye çıkmış; 1936-1946 yılları arasındaki 10 yılda ise bu sayı % 146’lık bir artışla 6.112’den 15.009’a çıkmıştır.<strong> Öğrenci sayısındaki artış ise ilk dönemde % 92, ikinci dönemde ise % 114’tür. İsmail Hakkı Tonguç’un verdiği bilgilere göre bu ikinci dönemde asıl artış köylerde olmuştur. Bu dönemde okul sayısındaki artış % 185, öğrenci sayısındaki artış ise % 119’dur.</strong></p>
<p>«    <strong>  Atatürk, tekkeleri, zaviyeleri ve türbeleri kapatarak, tarikatlara son vererek, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve din istismarıyla mücadele ederek, hurafelerin bataklığında debelenen bir topluma <em>“gerçek dini” </em>göstermek için çok ciddi adımlar atmıştır.</strong> Softalıkla, yobazlıkla mücadele etmiştir. Dine ve dindara değil, dinciye ve din oyunu aktörlerine karşı gelmiştir. Halkın dini gerçekleri hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan anlaması için kutsal kitap <strong>Kuran-ı Kerim’i ve sağlam hadis kaynaklarını Türkçeye tercüme ettirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kuran tefsir ve tercümesini ve Buhari’nin Hadis Kaynağını on binlerce takım bastırarak ülkenin dört bir yanına ücretsiz olarak dağıttırmıştır. </strong>1924 yılından 1950 yılına kadar 352.000 takım dini kitap bastırılmış ve yurdun en ücra köşelerine kadar dağıtılmıştır. <strong>Bu kitapların dağılımı şöyledir: 45.000 adet Kuran-ı Kerim tercüme ve tefsiri (19’ar cilt), 60.000 adet Buhari Hadisleri tercüme ve izahı (12’şer cilt), 247.000 adet din kültürü eserleri… Şeri bir imparatorluk olarak bilinen Osmanlı’da 1400 ile 1730 yılları arasında, yani yaklaşık 300 yıllık bir dönemde telif olarak 14 tefsir, 48 fıkıh, 25 akit ve kelam, 11 ahlak, 44 değişik konular ve sadece 1 tane de hadisle ilgili kitap yazılmıştır. </strong>Yani Osmanlı’da yaklaşık 300 yıl boyunca din içerikli toplam 143 eser yazılmıştır. Görüldüğü gibi kimilerince <em>“dinsizlikle”</em> suçlanan genç Cumhuriyet’in dini konularda ortaya koyduğu eser sayısı <em>“dindar”</em> diye adlandırılan <strong>Osmanlı’da 300 yılda ortaya koyulan eser sayısından katbekat fazladır: 300 yılda sadece 143 dini esere karşılık, 25 yılda 352.000 takım dini eser… Kimin daha dindar olduğuna siz karar verin!…<br />
</strong><br />
«      Atatürk, dünya işlerini dinsel ilkelere göre değil, çağdaş hukuka, akıl ve bilim ilkelerine göre halletmek için şeri hukuka son vermiş, din adamlarıyla devlet adamlarının yetki ve sorumluluk alanlarını ayrıştırmıştır. Bir taraftan dinle dünya işlerini birbirinden ayırırken, diğer taraftan <em>“Kimsenin inanışına engel olunamaz… Biz düşünceye ve inanışa saygılıyız…”</em> diyerek <strong>inanç ve ibadet özgürlüğünü anayasal güvence altına almıştır</strong>. <strong>Tarikatların, cemaatlerin, din istismarcılarının dini kendi kontrollerine almalarını engellemek için Diyanet İşleri Başkanlığı kurmuştur.</strong> Türk çocuğunun dinini-diyanetini doğru bir şekilde öğrenmesi için çalışmalar yaptırmış, köy okullarında din dersleri devam etmiş, bu derslerde 3. ve 4. sınıflarda<em> “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri”</em> adlı ders kitapları okutulmuştur.<strong> Atatürk, okullarda okutulan ve bazı bölümlerini bizzat kaleme aldığı Medeni Bilgiler ve Tarih II kitaplarında, “dinler” ve “İslam tarihi” konusunda eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarak gençlerin “din” konusuna bile “akılcı” ve “eleştirel” bir gözle yaklaşmalarına zemin hazırlamıştır.</strong> <strong>1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na göre İstanbul Darülfünun’u bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi kurulmasına karar vermiştir. Üniversite Reformu’ndan sonra bu kurum Yüksek İslam Enstitüsü’ne dönüştürülmüştür.</strong> Camiler açık olmuş, ezanlar susmamış, ibadet devam etmiş, dini bayramlar bütün coşkusuyla kutlanmıştır. <strong>Dahası, camisi olmayan veya Kurtuluş Savaşı yıllarında camisi yıkılan köylere ve kentlere bizzat Atatürk cami yaptırmıştır. Örneğin, Eskişehir’in Mihalıççık köyündeki tarihi bir cami, Atatürk’ün verdiği 5000 lirayla yeniden yaptırılmıştır.</strong></p>
<p>«      Atatürk, Müslüman Türk milletini dünyanın gözü önünde gülünç duruma düşüren ve Batı’nın Türklere yönelik aşağılamalarına “<em>görsel meşruiyet</em>” kazandıran, çağın ve hayatın gerisinde kalmış, Türk kültürüyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan garip kılık kıyafeti çıkarttırarak, bütün medeni dünyada kullanılan çağdaş kılık kıyafeti giydirmiştir. Atatürk, <em>“Şapka giydirdim ki, başa giyilen şeyle din değiştirilmeyeceğini anlasınlar…”</em> diyerek şapka devriminin bir gardırop meselesi değil bir zihniyet meselesi olduğunu anlatmak istemiştir. Türkiye’de tek bir Allah’ın kulu şapka giymediği için idam edilmemiş ve cezalandırılmamıştır. <strong>İstiklal Mahkemesi, şapka devrimine karşı kışkırtıcılık yapan, halkı isyana teşvik eden sadece 27 karşı devrimciye idam kararı vermiştir. </strong><em>“Tük kadını tefritten ve ifrattan kaçınmalıdır”</em> diyen Atatürk, kadınların kılık kıyafeti konusunda hiçbir yasal yaptırıma gitmemiştir. <strong>Yalnızca kadınların bilinçlendirilmesi ve yerel yönetimlerin bu konudaki tavsiye niteliğindeki kararlarıyla yetinmiştir. CHP’nin kadınların çarşaflarını, peçelerini, başörtülerini zorla çıkarttırdığı kocaman bir Cumhuriyet tarihi yalanıdır.<br />
</strong><br />
« <strong>     Atatürk, çağdaş dünyayla ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkileri arttırmak için çağdaş dünyanın kullandığı alfabe, takvim, saat, ölçü, hafta sonu tatilini  kabul etmiştir.</strong> Böylece içe kapalı Türkiye, özellikle ticarete, kültürde ve siyasette çağdaş dünyaya açılmıştır. Bu bakımdan Atatürk Cumhuriyeti’nin <em>“statükocu”, “içe kapalı” </em>olduğu iddiası kocaman bir Cumhuriyet tarihi yalanıdır.</p>
<p>«      Atatürk, çağın şartlarına ve hayatın gerçeklerine uymayan, modası geçmiş eski hukuk sistemini büyük oranda değiştirerek çağdaş dünyanın kullandığı zamana ve hayata uygun hukuk sistemini kabul etmiştir. Böylece kadın haklarını sınırlandıran Mecelle’nin yerine Türk aile yapısına uygun İsviçre Medeni Kanunu kabul edilmiş, bu kanunla Türk kadınlarına sosyal, kültürel ve ekonomik haklar tanınmış; <strong>çok kadınla evlilik yasaklanmış, resmi nikah zorunlu hale gelmiş, kadının kocasını boşamasının ve kız çocuklara miras bırakılmasının önü açılmış, kadının çalışmasını ve sosyal hayata katılmasını engelleyen ortaçağ kalıntısı zihniyete büyük bir darbe vurulmuştur. Türk Ceza Kanunu İtalya’dan alınmıştır. Ancak, bu kanun bazılarının iddia ettiği gibi Faşist Musolini’nin ceza kanununun çevirisi değildir, bizim aldığımız ceza kanunu 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nun çevirisidir. O dönemde dünyadaki en ileri ceza kanunu budur. </strong>Her alanda çağdaş hukuka geçilip eski hukuk kökünden sökülüp atılarak Osmanlı’daki hukuk karmaşasına son verilmiştir. <strong>Ankara Hukuk Mektebi açılarak çağdaş Türk hukukçuları yetiştirilmiştir.</strong></p>
<p>«     Atatürk, <strong>Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla yamalı bohça görünümündeki çok başlı eğitim sistemine son vererek eğitim öğretimi birleştirmiştir</strong>. Böylece çağın gerisinde kalan, uzun bir dönemdir kapılarını akıl ve bilime kapatan<strong> Medreseler kapatılmıştır. Türkiye’deki  yabancı okullar kapatılmış, azınlık okulları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak denetlenmiş, bu okullarda Türkçenin okutulması zorunlu kılınmıştır.</strong> Böylece, yabancı okullar (misyoner okulları), azınlık okulları, 19. yüzyılda açılan çağdaş okullar ve eski usul eğitim ve öğretim veren mektep ve medreseler arasında bocalayan<strong> gençlerin çağdaş, milli ve laik bir eğitim alabilmelerinin yolu açılmıştır. </strong> </p>
<p>«      Atatürk, bilgi üretemeyen, harf devrimi yapıldığında <em>“Latin harfleriyle yazacağıma kalemimi kırarım”</em> diyen, <em>“Okul bahçesinde fotoğraf çektirmenin günah olduğunu” </em>söyleyen hocaların görev yaptığı yüksek medrese görünümündeki <strong>Darülfünun</strong>’u kapatarak Nazi baskısından kaçan bilim insanlarının da istihdam edildiği <strong>İstanbul Üniversitesi</strong>’ni açtırmıştır. İstanbul Üniversitesi, 1930’lu yılların dünyasındaki en önemli üniversitelerden biridir. İstanbul Üniversitesi’nde görev alan yabancı bilim insanları arasında kendi alanlarında dünyaca ünlü çok sayıda bilim insanı vardır: <strong>İktisat profesörleri W. Röpke, A. Rüstow, G. Kessler, F. Neumark; kimya profesörleri F. Arndt, F. Haurowitz, E. M. Alsleben; tıp profesörleri P. Schwartz, R. Nissen, A. Eckstein; müzik profesörleri P. Hindemith, C. Ebert, E. Zuckmayer; hukuk profesörü E.Hirsh; kent bilimci Prof. E. Reuter</strong>… bunlardan sadece birkaçıdır. Dünyanın en önemli fizikçileri, matematikçileri, müzikologları, Sümerologları, Hititologları, antropologları İstanbul Üniversitesi’nde istihdam edilmiştir.</p>
<p>«      <strong>Atatürk, Türkiye’nin dört bir yanında Halkevleri-Halkodaları açtırarak, yüzyıllardır cahil bırakılmış, eğitimle, sanatla, kültürle, bilimle bütün bağları koparılmış Anadolu insanı her konuda aydınlatmaya çalışmıştır. </strong><strong>Anadolu’nun en ücra köşesine kadar yayılan Halkevleri-Halkodaları uygulaması, Türkiye’de gerçek anlamda bir Anadolu Rönesansı başlatmıştır</strong>. Halkevleri-Halkodaları sayesinde Anadolu insanı eğitimle, sanatla, bilimle, kültürle, sporla tanışmıştır. Batı’dan yaklaşık 400 yıl kadar sonra Anadolu insanı ilk kez okuma-yazma öğrenmiş, tiyatro izlemiş, müzik dinlemiş, kitap okumuş, sergi gezmiş, heykel ve resim görmüş, dans etmiş, spor yapmış, kadınlı erkekli toplantılara katılmış, birlikte öğrenmiş ve birlikte eğlenmiştir. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşan Halkevleri, çölde bir vaha misali Anadolu bozkırına can vermiştir. 1932’de 24 Halkevi ve 34.000 üyesi vardır. Aradan geçen altı yıl sonra, 1938’de ise bu rakam 209 Halkevine ve erkek-kadın 100.000’den fazla üyeye ulaşmıştır. <strong>1936 yılında 103 Halkevi çatısı altında çeşitli etkinliklere katılan insan sayısı 2 milyon 100 bin’dir.</strong></p>
<p>«   <strong>   Atatürk aşiret ve tarikat kıskacındaki Doğu halkını rahatlatmak için toprak reformu yapmak istemiş, bu yönde ilk adımları da atmıştır. 1934 yılında çıkartılan İskan Kanunu’yla yoksul köylüye toprak dağıtılmıştır. Genç Cumhuriyet 1923-1938 arasında toplam, 246.431 aileye toplam 9.983.750 dekar toprak dağıtmıştır. Atatürk’ün, Doğu’daki ağa-şeyh-aşiret-tarikat yapılanmasını yok ederek halkı özgürleştirmek için attığı bu önemli adım, emperyalizmin kontrolünde halkı sömüren feodallerin tepkisiyle karşılaşmış ve Doğu Anadolu’da genç Cumhuriyete karşı Ağrı ve Dersim isyanları patlak vermiştir.</strong></p>
<p>«      Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından<strong> 17 Şubat 1923’teki İzmir İktisat Kongresi</strong>’yle Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını başlatmıştır. 1923-1929 arasındaki liberal ekonomi  denemesi 1929’daki dünya ekonomik krizinin ardından terk edilerek 1930-1938 arasında <strong>Planlı Devletçilik (Karma Ekonomi)</strong> benimsenmiştir. <strong>1927’deki Teşvik-i Sanayi Kanunu ve 1929’daki gümrük tariflerinin kontrolüyle </strong>canlanan <strong>ekonomi, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ardından başlayan ağır sanayi hamlesiyle dosta düşmana parmak ısırtacak bir başarı elde etmiştir.</strong> Osmanlı’dan sadece 4 fabrika miras kalan genç Cumhuriyet, 1926-1938 arasında Türkiye’nin değişik bölgelerinde <strong>28 fabrika</strong> kurmuştur. Bu fabrikalarda işçi hakları en üst düzeyde tutulmuş, işçiler ve yöre halkı için sosyal imkanlar sağlanmıştır. Bu fabrikalar aynı zamanda birer kültür kumudur. <strong>1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi % 152 artarken toplam sanayi üretimi % 80 artış göstermiştir. Artış kömürde % 100, kromda %  600, diğer madenlerde % 200 olurken, demir üretimi sıfırdan 180.000 tana çıkmış, şeker üretimi 200 misli artmıştır, 1930 yılında Türk Parası’nın Kıymetini Koruma Kanunu ve yine aynı yıl Merkez Bankası’nın kuruluşu çerçevesinde, TL’nin sterlin, ABD doları ve İtalyan lireti karşısındaki değeri yükselmiştir. Ulusal bankaların sayısı giderek artmıştır. Ülke genelinde 1924′de 19 ulusal banka varken (15’i yabancıların) 1938′de bu sayı 39′a yükselmiştir (9’u yabancıların). 1923 yılında İthalat ihracat arasındaki fark (-60) iken, başarılı ekonomik politikalar sonunda 1938’de bu fark (-5)’e düşmüştür. 1929 dünya  ekonomik krizine rağmen 1924-1938 arasındaki büyüme hızı % 10’un altına düşmemiştir. Enflasyonsuz büyüme gerçekleştirilmiş, GSMH  3 katına, kişi başına milli gelir 2 katına çıkmıştır. 1923-1938 arasında 11 yıl boyunca gelir gider eşitliği sağlanmış (denk bütçe), 3 yıl gelir giderden fazla olmuştur. 1938’e gelindiğinde Merkez Bankası’nda 36 milyon dolar döviz, 26 ton altın vardır. Artık şeker, çimento, kereste ve deri ürünlerinde milli ihtiyacın tamamı, yünlü dokumada % 83’ü, pamuklu dokumada % 43’ü, kağıtta % 32’si, camda ve cam eşyada % 63’ü milli üretimle karşılanmaktadır. 1938’de devletin Osmanlı borçlarından başka borcu yoktur.</strong></p>
<p>«      <strong>Atatürk, ülkenin dört biryanını demiryolu ağlarıyla birbirine bağlamıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyete, yabancıların kontrolündeki 4.112 km demiryolu miras kalmıştır. 1928-1938 arasında bu demiryollarının 3.387 kilometrekaresi satın alınarak milleştirilmiştir. 1923’de 4.112 kilometre olan demiryolu uzunluğu, 1938’de 7. 132 kilometreye ulaşmıştır. Yani Osmanlı’nın son 150 yılında üstelik tamamen yabancılara yaptırıp işlettiği demiryoluna yakın uzunlukta bir demiryolu ağını genç Cumhuriyet 10 yılda kendi imkanlarıyla yapmıştır</strong>. Üstelik Cumhuriyetin demiryolları, ülkenin doğusuyla batısını, kuzeyiyle güneyini eksiksiz birbirine bağlayan çok daha işlevsel niteliktedir. 1938’den günümüze kadar geçen 73 yılda yaklaşık, 1500 kilometre demiryolu yapıldığı göz önüne alınırsa, Atatürk Cumhuriyeti’nin demiryolu konusundaki başarısı çok daha iyi anlaşılacaktır. Atatürk, yol olmadığı için adeta kaderine terk edilmiş durumdaki köyleri merkeze bağlamak amacıyla köy yollarının yapımına ve onarımına büyük önem vermiştir. Bu doğrultuda <strong>çok kısa bir zamanda adeta bir dünya rekoru kırılmış ve 1923-1926 yılı arasında 27.850 km köy yolu açılmış onarılmış ve düzeltilmiştir.</strong></p>
<p>«   <strong>   Atatürk, 1926 yılında Teyyare ve Motor Türk Aş’yi kurdurmuştur. </strong> <strong>1928’de Kayseri’de  bir  Uçak Fabrikası kurularak üretme başlamıştır. Fabrika, Alman Junkers firmasıyla birlikte 1938 yılına kadar 15 adet Junkers A 20 Uçağı, 15 adet ABD Havk Muharebe Uçağı, 15 adet Gotha İrtibat Uçağı üretmiştir.</strong> Kayseri Uçak Fabrikası’nda toplam<strong> 112 uçak </strong>üretilmiştir.  Fabrika yurt dışından bile uçak siparişi almıştır.  Fabrika, 1939 yılından itibaren uçak üretimine  son vererek sadece Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların bakım ve onarım işlerini yapmaya başlamıştır. <strong>1925 yılında Vecihi Hürkuş, her şeyi ile yüzde yüz ilk Türk uçağını yapmıştır</strong>. 1936 yılında <strong>Nuri Demirağ, İstanbul Uçak Fabrikası’nı kurmuştur</strong>. Nu 37 koduyla uçak üretimine başlamıştır. Bu uçaklardan 24 adet üretilmiştir.</p>
<p>«   <strong>   Atatürk, Türk insanının belini büken amansız hastalıkların kökünü kazımıştır. Sağlık bakanlığına bağlı bir avuç idealist Cumhuriyet doktoru, sıtma, verem, tifüs, frengi, cüzzam ve trahom gibi salgın hastalıklarla mücadele etmiş ve bu hasatlıkları büyük oranda etkisiz hale getirmiştir. 1924 yılında 150 ilçede Muayene ve Tedavievi açılmıştır. Hastane sayısı 1940’ta 198’e ulaşmıştır.</strong> 1926’da Manisa ve Elazığ’da Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastaneleri, Ankara ve Konya’da Doğum ve Çocuk Bakımevleri açılmıştır  Adana, Malatya, Antep, Kilis, Besni de Trohom Savaş Hastaneleri açılmıştır. Adana, Gaziantep, Malatya, Urfa ve Maraş’taki mücadele sırasında toplam 120 yataklı trahom hastaneleri kurulmuş ve yalnızca 1934 yılında müracaat eden 87.000 kişiden 2.215’i tedavi, 4.318’i ameliyat edilmiştir.  1925-1931 arasında ülke genelinde 40.000 trohomlu tedavi edilmiştir. Adana’da Sıtma Enstitüsü hizmete girmiştir. Değişik bölgelerde 11 Sıtma Dispanseri kurulmuştur. <strong>1931 yılına kadar 2 milyon hasta tedavi edilmiştir. </strong>1924-1938 arasında 17 milyon sıtmalı kontrolden geçirilmiştir, 5 milyonu tedavi edilmiştir, 350 kilometrekare bataklık kurutulmuştur. 1000 km kanal açılmıştır. çıkmıştır. Sıtmayla mücadele konusundaki bu büyük başarının dünyada eşi benzeri yoktur. 1922’de 22 olan Kızılay Dispanseri sayısı 1932’de 339’a, yatak sayısı ise 189’dan 1318’e çıkmıştır. 1960 yılına gelindiğine ülke genelinde doktor sayısı 9.826’ya, hemşire sayısı 2420’ye, ebe sayısı 3126’ya çıkmıştır.  1922’de 1.950 köyde sığır vebası vardı. 1932’de sığır vebası tamamen önlenmiştir.</p>
<p>«      Atatürk, Türk insanına sanatı, sanatçıyı, tarihi, kültürü, sporu, çevreyi sevdirmiştir. Halkevleri aracılığıyla resim, heykel, müzik, tiyatro, sinema gibi sanatların Anadolu’nun dört bir yanına yayılmasını sağlamıştır. Yetenekli gençleri Avrupa’ya resim, müzik öğrenimi için göndermiştir Böylece<strong> Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun gibi kompozitörler; Çallı İbrahim, Namık İsmail gibi ressamlar yetişmiştir</strong>. 1937’de Türkiye’deki ilk resim galerisini, Resim ve Heykel Müzesi’ni açmış, İbrahim Çallı başta olmak üzere dönemin Türk ressamlarıyla ilgilenmiş, İlk Türk operasının (Özsoy) hazırlanması için ünlü müzisyen Adnan Saygun’u görevlendirmiş, Cemal Reşit Rey’e de ilk konservatuarı kurdurmuştur. Türk müziğinin araştırılmasını sağlamış, çok sesli müziğin tanınıp dinlenmesi için mücadele etmiştir. Kulakları çok sesli Alafranga müziğe alıştırmak için bir süre çok sevdiği Alaturka müziği yasaklamıştır. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı kurdurmuştur. Şehir tiyatrolarının yurdun en ücra köşelerine kadar turneler düzenleyerek halka temsiller vermesini sağlamıştır. Eski Türk oyunlarının yeniden hatırlanmasını ve oynanmasını istemiştir. Mevlana, Yunus Emre, Karacaoğlan’ın hatırlanmasını ve anılmasını; Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Mimar Sinan, Piri Reis gibi Türk büyükleri hakkında bilimsel araştırmaların yapılmasını ve bu kişilerin heykellerinin dikilmesini istemiştir. <strong>Nitekim Piri Reis hakkındaki ilk bilimsel araştırmalardan birini Manevi kızlarından tarihçi Afet İnan’a yaptırmıştır</strong>. Arkeolojiye, eski eserlere ve müzelere önem vermiş, Anadolu’nun köklü tarihinin sergilendiği müzeler açtırmıştır. Radyo yayınlarını başlatmış, sinemanın yayılmasına önayak olmuştur. Güreş, atletizm, havacılık, yüzme sporlarının gelişmesini, dahası bu branşlarda Türk kadın sporcuların yetişmesini sağlamıştır. Ankara’da Millet Bahçesi’nde bir Milli Sinema kurumuş orada halka açık filimler gösterilmiştir. Bireysel olarak da sinemayla ilgilenmiş, fırsat buldukça film izlemiş ve dahası, Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir film senaryosu yazmıştır. Atatürk, başta Ankara Orman çiftliği olmak üzere Türkiye’nin değişik yerlerinde kurduğu <em>“örnek çiftliklerle”</em> modern tarım-ileri hayvancılık yapılan ve biyoyakıt kullanılan çevreci bir Türkiye yaratmak istemiştir. Orman Çiftliği’ne 3 yılda 150 bin, Yalova-Termal arasındaki yola ise 2250 ağaç diktirmiştir. Yalova’da bir çınar ağacağının dalını korumak için ağacın hemen yanındaki köşkünü altına ray döşeterek birkaç metre yana kaydırmıştır. O günden sonra o köşke <em>“yürüyen köşk”</em> adı verilmiştir.</p>
<p>        <strong>İşte Atatürk’ün  aklıyla, iradesiyle yarattığı Cumhuriyet mucizesinin çok kısa bir bilançosu…</p>
<p>        İşte günümüzde kimilerince küçümsenmeye, sıradanlaştırılmaya, unutturulmaya çalışılan Atatürk gerçeği, Atatürk mucizesi…</p>
<p>       Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin haksız mıyım?“Cehalette boğulup sıtmadan ölmediysek eğer bunu O’na borçluyuz.” derken haksız mıyım?…,<br />
</strong><br />
<strong><br />
Sinan MEYDAN<br />
İLK KURŞUN<br />
</strong><br />
 </a></p>
    <div class="clear"></div>
    </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zor Oyunu Bozar…]]></title>
			<link>http://www.utku618.com/konu-Zor-Oyunu-Bozar%E2%80%A6.html</link>
			<pubDate>Sat, 19 May 2012 15:36:42 +0000</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.utku618.com/konu-Zor-Oyunu-Bozar%E2%80%A6.html</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
28 Nisan 2012<br />
Dil bir imgeler dizisidir. Her imge ise bir çağrışım eşiğidir.<br />
<br />
Yıl 2000… O dönemde Gazi Üniversitesine bağlı Çorum Meslek Yüksek Okulu’nda İşletme dersi anlatırken konu Toplam Kalite Yönetimi’ne gelmişti. TKY’nin ilkelerinden biri de “üretimin her aşamasında israfın önlenmesi”dir.<br />
<br />
Sınıfa bir çağrışım oyunu oynayacağımızı söyledim. Size bir kelime söyleyeceğim, siz de bana o kelimenin çağrıştırdığı bir kelimeyi söyleyeceksiniz, dedim. Soluklar tutuldu…<br />
<br />
Dikkat, kelimeyi veriyorum… İsraf…<br />
<br />
Elini kaldıran öğrenci israfın tanımını yapıyor… Ben de arkadaşlar, tanım istemiyorum. İsraf kelimesinin sizdeki çağrışımını soruyorum, diye feryat ederken arka sıralardan bir kız öğrenci, yerinden kalkmakla kalkmamanın arası bir duruşla ve iki dişinin arasından fısıldadı…<br />
<br />
Haram…<br />
<br />
Sınıfın çoğu duymamıştı…<br />
<br />
Seslendim… Duymuyorum çocuk… Şunu kalk da yüksel sesle söyle…<br />
<br />
“Haram…” dedi arka sıralardaki öğrenci yüksek sesle…<br />
<br />
“Evet, arkadaşlar bizim geleneğimizde israf haramdır. Ama birileri bize o çağrışımı unutturdu ve “Al-Tüket-At” çağının köleleri haline geldik…” dedim ve ders aktı gitti. Umarım israf-haram ilişkisini hiçbiri unutmamıştır.<br />
<br />
Bazı sözcükleri kullandığımızda görüşler yelpazesinin neresinde durduğumuzu işaret etmiş oluruz. Bu belirleme bizim dışımızda oluşmuş bir ifade biçimidir. Bir çeşit kart açma… Yüzeysel (sathi) bir kolaycılıktır aslında.<br />
<br />
Özellikle 1970’li yıllarda Öz-Türkçe sözcükleri yeğlediğiniz zaman “solcu”, Osmanlıcadan gelen Arapça, Farsça kökenli sözcükleri kullandığınızda ise “milliyetçi, muhafazakâr” olduğunuzu ifade etmiş olurdunuz!<br />
<br />
Televizyonun tek kanallı olduğu o yıllarda açık oturumlarda bu konunun çarpışan isimleri arasında iki kişi vardı. Uğur Mumcu ve Nazlı ılıcak…<br />
<br />
“Örneğin” dediniz mi “solcu”, “mesela” dediniz mi “sağcı” olurdunuz. “Ulus ve ulusal” sözcükleri ile “milli ve milliyetçi” sözcükleri de aynı ayrışmanın ifadeleridir.<br />
<br />
1970- 1980 sürecinde milliyetçilik kavramı içi boşaltılıp anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı olmazsa olmazlarından ayrıştırılarak yapay, naylon bir milliyetçilik tedavüle sürülmüştür. “Milliyetçi” demek solun her türlüsüne düşman, “Vurun komünistlere…” diyen bir anlayış ve davranış haline getirilmiştir.<br />
<br />
Sol için ise “milliyetçi”, faşist demektir. Milliyetçilik dendi mi akla gelen Hitler faşizmidir. Öyleyse “Vurun faşistlere…”<br />
<br />
Özellikle 1974 Affından sonra gençlik kesiminin içine çekilen sağ ve sol sosyal muhalefet, hem birbiriyle, hem de sol fraksiyonlara (bölüntü) ayrılarak kendi içinde çatışır hale getirilmiştir.<br />
<br />
Bir başka boyut ise Türk solunun anti-milliyetçi olması ve Mustafa Kemal’in devrimci önderliğinden koparılmasıdır. Toplumdan ve kendi devrim tarihinden koparılan bir yapılar toplamının (çeşitli fraksiyonlar) ne derece başarılı olması beklenir ki… “Böl-parçala-yönet” taktiği başarıyla uygulanmıştır. “Devrimciyim” diyenler de “milliyetçiyim” diyenler de tarihi köklerinden koparılmıştır.<br />
<br />
Bu ayrışmanın 21. yüzyıl uzantısı ise milli ve ulusal kavramları üzerinden yapılmaktadır.<br />
<br />
1970’li yıllarda “örneğin” dememekte ısrarlı Nazlı Ilıcak artık rahatlıkla “örneğin” demekte ve yazmakta, kıyamet de kopmamaktadır.<br />
<br />
Ancak keramet ne mesela da, ne de örneğindedir. Örneğin, bugün Nazlı Ilıcak, ABD emperyalizminin ve onun uzantı dosyası AKP’nin kalemşoru ve hatibi olarak sahnededir. Hemen her akşam bir televizyon kanalında rolünü yapmaktadır. Demek ki ölçüt kelime seçimi değildir. Kelimeler üzerinden yelpazede yer seçmek ve kart açmak hiç değildir.<br />
<br />
Bugün emperyalizmin saldırısı altında tarihinin en büyük kuşatmasını yaşayan Türkiye Cumhuriyeti, sivil yaftalı bir anayasa dayatmasıyla bölünmeye çalışılmaktadır. Bu bölünme tertibine karşı durması, direnmesi gereken toplumsal yapıların arasına kama atılarak, yapay bir çatışma içine çekmek emperyalizmin tuzağıdır.<br />
<br />
“Ha Ali Hoca”, “Ha Hoca Ali”…<br />
<br />
Ulusal ve milli arasında saç kılı kadar bir ayrılık yoktur. Tıpkı mesela ile örneğin arasında olduğu gibi…<br />
<br />
İşte burada görev ve sorumluluk ulusalcı veya milliyetçi olduğunu söyleyenlere düşmektedir. İşte burada vazife ve mesuliyet 12’nin hem baharın (12 Mart), hem hazanın (12 Eylül) görmüş ak saçlılara düşmektedir.<br />
<br />
Ortak payda, Tam Bağımsız Türkiye ve Kemalist Devrim ise şiar “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” ise gerisi ayrıntı ve dahi teferruattır.<br />
<br />
Yeni bir kayıkçı kavgası dayatılan bölücü anayasaya karşı oluşacak milli cephenin bölünerek federasyona geçmektir.<br />
<br />
Zor oyunu bozar mı? Bozar…<br />
<br />
Öyleyse geliniz bu oyunu bozalım… Gün bir olmanın, iri olmanın, diri olmanın vaktidir. Diğer çelişmeler talidir… İkincil…<br />
<br />
İkincil dediğimiz zaman örnekleri çoğaltmamız elbette mümkündür. Esas olan vatan ve Kemalist Devrim’dir.<br />
<br />
Ancak o çok büyük demokratik kitle örgütünün genel başkanı eğer “Biz eylem topluluğu değiliz” diyorsa, o kişi için ve/veya aynı anlayışta olanlar için Mustafa Kemal ikincildir.<br />
<br />
Eğer muhterem hanımefendi Son Kulis’e verdiği röportajda Devrimci Atatürk’ün eylemci yönünü göremiyorsa, vay geldi o derneğin ve Atatürkçülerin başına… Vay…<br />
<br />
<br />
“Atatürkçü olmak, O’nun yöntemini eyleme geçirmektir.”<br />
<br />
Gazanfer ERYÜKSEL<br />
İLK KURŞUN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">Linkleri Görebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olabilmek İçin Lütfen <a href="member.php?action=register"><strong>Buraya</strong></a> Tıklayınız.</font><br />
28 Nisan 2012<br />
Dil bir imgeler dizisidir. Her imge ise bir çağrışım eşiğidir.<br />
<br />
Yıl 2000… O dönemde Gazi Üniversitesine bağlı Çorum Meslek Yüksek Okulu’nda İşletme dersi anlatırken konu Toplam Kalite Yönetimi’ne gelmişti. TKY’nin ilkelerinden biri de “üretimin her aşamasında israfın önlenmesi”dir.<br />
<br />
Sınıfa bir çağrışım oyunu oynayacağımızı söyledim. Size bir kelime söyleyeceğim, siz de bana o kelimenin çağrıştırdığı bir kelimeyi söyleyeceksiniz, dedim. Soluklar tutuldu…<br />
<br />
Dikkat, kelimeyi veriyorum… İsraf…<br />
<br />
Elini kaldıran öğrenci israfın tanımını yapıyor… Ben de arkadaşlar, tanım istemiyorum. İsraf kelimesinin sizdeki çağrışımını soruyorum, diye feryat ederken arka sıralardan bir kız öğrenci, yerinden kalkmakla kalkmamanın arası bir duruşla ve iki dişinin arasından fısıldadı…<br />
<br />
Haram…<br />
<br />
Sınıfın çoğu duymamıştı…<br />
<br />
Seslendim… Duymuyorum çocuk… Şunu kalk da yüksel sesle söyle…<br />
<br />
“Haram…” dedi arka sıralardaki öğrenci yüksek sesle…<br />
<br />
“Evet, arkadaşlar bizim geleneğimizde israf haramdır. Ama birileri bize o çağrışımı unutturdu ve “Al-Tüket-At” çağının köleleri haline geldik…” dedim ve ders aktı gitti. Umarım israf-haram ilişkisini hiçbiri unutmamıştır.<br />
<br />
Bazı sözcükleri kullandığımızda görüşler yelpazesinin neresinde durduğumuzu işaret etmiş oluruz. Bu belirleme bizim dışımızda oluşmuş bir ifade biçimidir. Bir çeşit kart açma… Yüzeysel (sathi) bir kolaycılıktır aslında.<br />
<br />
Özellikle 1970’li yıllarda Öz-Türkçe sözcükleri yeğlediğiniz zaman “solcu”, Osmanlıcadan gelen Arapça, Farsça kökenli sözcükleri kullandığınızda ise “milliyetçi, muhafazakâr” olduğunuzu ifade etmiş olurdunuz!<br />
<br />
Televizyonun tek kanallı olduğu o yıllarda açık oturumlarda bu konunun çarpışan isimleri arasında iki kişi vardı. Uğur Mumcu ve Nazlı ılıcak…<br />
<br />
“Örneğin” dediniz mi “solcu”, “mesela” dediniz mi “sağcı” olurdunuz. “Ulus ve ulusal” sözcükleri ile “milli ve milliyetçi” sözcükleri de aynı ayrışmanın ifadeleridir.<br />
<br />
1970- 1980 sürecinde milliyetçilik kavramı içi boşaltılıp anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı olmazsa olmazlarından ayrıştırılarak yapay, naylon bir milliyetçilik tedavüle sürülmüştür. “Milliyetçi” demek solun her türlüsüne düşman, “Vurun komünistlere…” diyen bir anlayış ve davranış haline getirilmiştir.<br />
<br />
Sol için ise “milliyetçi”, faşist demektir. Milliyetçilik dendi mi akla gelen Hitler faşizmidir. Öyleyse “Vurun faşistlere…”<br />
<br />
Özellikle 1974 Affından sonra gençlik kesiminin içine çekilen sağ ve sol sosyal muhalefet, hem birbiriyle, hem de sol fraksiyonlara (bölüntü) ayrılarak kendi içinde çatışır hale getirilmiştir.<br />
<br />
Bir başka boyut ise Türk solunun anti-milliyetçi olması ve Mustafa Kemal’in devrimci önderliğinden koparılmasıdır. Toplumdan ve kendi devrim tarihinden koparılan bir yapılar toplamının (çeşitli fraksiyonlar) ne derece başarılı olması beklenir ki… “Böl-parçala-yönet” taktiği başarıyla uygulanmıştır. “Devrimciyim” diyenler de “milliyetçiyim” diyenler de tarihi köklerinden koparılmıştır.<br />
<br />
Bu ayrışmanın 21. yüzyıl uzantısı ise milli ve ulusal kavramları üzerinden yapılmaktadır.<br />
<br />
1970’li yıllarda “örneğin” dememekte ısrarlı Nazlı Ilıcak artık rahatlıkla “örneğin” demekte ve yazmakta, kıyamet de kopmamaktadır.<br />
<br />
Ancak keramet ne mesela da, ne de örneğindedir. Örneğin, bugün Nazlı Ilıcak, ABD emperyalizminin ve onun uzantı dosyası AKP’nin kalemşoru ve hatibi olarak sahnededir. Hemen her akşam bir televizyon kanalında rolünü yapmaktadır. Demek ki ölçüt kelime seçimi değildir. Kelimeler üzerinden yelpazede yer seçmek ve kart açmak hiç değildir.<br />
<br />
Bugün emperyalizmin saldırısı altında tarihinin en büyük kuşatmasını yaşayan Türkiye Cumhuriyeti, sivil yaftalı bir anayasa dayatmasıyla bölünmeye çalışılmaktadır. Bu bölünme tertibine karşı durması, direnmesi gereken toplumsal yapıların arasına kama atılarak, yapay bir çatışma içine çekmek emperyalizmin tuzağıdır.<br />
<br />
“Ha Ali Hoca”, “Ha Hoca Ali”…<br />
<br />
Ulusal ve milli arasında saç kılı kadar bir ayrılık yoktur. Tıpkı mesela ile örneğin arasında olduğu gibi…<br />
<br />
İşte burada görev ve sorumluluk ulusalcı veya milliyetçi olduğunu söyleyenlere düşmektedir. İşte burada vazife ve mesuliyet 12’nin hem baharın (12 Mart), hem hazanın (12 Eylül) görmüş ak saçlılara düşmektedir.<br />
<br />
Ortak payda, Tam Bağımsız Türkiye ve Kemalist Devrim ise şiar “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” ise gerisi ayrıntı ve dahi teferruattır.<br />
<br />
Yeni bir kayıkçı kavgası dayatılan bölücü anayasaya karşı oluşacak milli cephenin bölünerek federasyona geçmektir.<br />
<br />
Zor oyunu bozar mı? Bozar…<br />
<br />
Öyleyse geliniz bu oyunu bozalım… Gün bir olmanın, iri olmanın, diri olmanın vaktidir. Diğer çelişmeler talidir… İkincil…<br />
<br />
İkincil dediğimiz zaman örnekleri çoğaltmamız elbette mümkündür. Esas olan vatan ve Kemalist Devrim’dir.<br />
<br />
Ancak o çok büyük demokratik kitle örgütünün genel başkanı eğer “Biz eylem topluluğu değiliz” diyorsa, o kişi için ve/veya aynı anlayışta olanlar için Mustafa Kemal ikincildir.<br />
<br />
Eğer muhterem hanımefendi Son Kulis’e verdiği röportajda Devrimci Atatürk’ün eylemci yönünü göremiyorsa, vay geldi o derneğin ve Atatürkçülerin başına… Vay…<br />
<br />
<br />
“Atatürkçü olmak, O’nun yöntemini eyleme geçirmektir.”<br />
<br />
Gazanfer ERYÜKSEL<br />
İLK KURŞUN]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>
